Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 5

KAMİL KANİ AYGÖRDÜ

Sevgili günlük,

Ahmet Malik’le çay içelim dedik bugün.

Evden çıkarken yine Fatih puştunu gördüm. Dün gece bağırtısıyla apartmanı inleten adam şimdi bu karşımda gördüğüm kişi olamaz. Kırmızı gözleri de olmasa kim inanır o erkeksi haykırışların bu evden geldiğine.

Tek eliyle ayakkabısını giyerken ötekini havaya doğru kaldırıp oldukça kısık bir sesle “Günaydın” dedi. Böyle anları hiç sevmem. Nefret ettiğin bir insanın yüzüne gülmesi kadar zorlayıcı çok az şey var dünyada. Fatih de benden nefret etse her şey ne kolay olurdu. Ama şimdi karşımda yüzüme gülen, kavga bile edemediğim, beni gideceğim yere kadar bırakmayı teklif eden biri var. İçimden yüzüne tükürmek… Gelmiyor. Hayır. O kadar güçlü değilim, hiç olmadım galiba. Fakat en azından başımı öne eğip selamını almadan yoluma devam edebilirdim. Yapamadım. Fatih’e onun kısık sesinden on kat daha kısık bir sesle mukabele ettim: “hıyırlı sıbıhlır…”

İnşallah duymamıştır.

Neyse. Malikçim Selçuk’a da haber vermiş. Selçuk yoğundu bir süredir, görüşemiyorduk. İyi oldu. Vefasızlığıma kılıf bulmak zorunda kalmadığım arkadaşlıklarım da var benim. Sınıf konumlarımızın denkliğinden midir bilmem, anlaşıyoruz bu ikiliyle. Selçuk özel bir üniversitede araştırma görevlisi, Malik özel bir okulda sözleşmeli öğretmen. Bense ilgili sınıfın yedek ordusuna mensup özel mi özel bir nefer.

Onlar çocukluk arkadaşı. Silivrikapı civarında geçen bir çocukluğu paylaşıyorlar. Hiç çocukluk hatırası dinlemedim bu ikiliden ama eşine az rastlanır bir yol arkadaşlığını paylaştıkları herkesin malumu. Kıskanmıyorum tabi ki. Yakın dostuz biz. Yine de bir erkek kardeşim olsun isterdim.

Beni okuma grubu ayağına bunlarla tanıştıran Veysel. “Nerede lan bu Veysel?”

Böyle spontan buluşmalarda çay içeriz. Çaya davet edilir insanlar. Çay içelim mi? Diye sorulur ki kastedilen görüşmek, hasret gidermek, dertdaşlık etmektir. Hiç “dertleşelim mi?” diye bir davet almadım ömrü hayatımda. Hadi gel seninle biraz dertlerimizden bahsedelim karşılıklı. Önce sen anlat, ben dinleyim. Sonra ben anlatayım sen dinle. Nöbetin devredeceği anı karşılıklı sezelim. Benim artık daha kısa cümleler kurmaya başladığım noktada sen sıranın sana geldiğini hisset, hazırla cümlelerini.

Ben iyi bir dertdaş olamadım. Hiçbir zaman da olamayacağım. Fakat bunun suçlusu ben değilim. Yapısal koşullar. En az ataerkil düzen kadar suçlu olan tabureler örneğin. Kaldırımı boylu boyunca kaplayan oynak tabureler. Tabureler yüzünden, dekan hocasının kendisini Cumartesi sabah 9’daki etkinliğe çağırdığından dert yanan Selçuk’a odaklanamam. Çünkü kaba yerlerim acımaktadır. Sırtım ağrır, yaslanmak isterim. Yaslanamam. Bazı politik şahıslar taburelerde çay içmenin romantizmine aldanırlar.

Saçmalık. Bazı akşamlar arkadaşların geç saatlere kadar taburelerde oturası gelir.

Kalksan kalkamazsın ayıp olur. Kalsan götün razı değil. Neyse ki sağ ve sol loblarım arasında gerçekleşen mutat nöbet değişimi sayesinde bir nebze odaklanabilirim muhabbete.

Selçuk evleniyormuş. Sosyoloji bölümü araştırma görevlisine vurgundu ne zamandır. Görüşüyorlarmış işte. Söylememiş hıyar. Taburelerde görüşmedikleri için denk de gelemedik haliyle. Malik bilmez olur mu, biliyor tabi. En geç bana söyleniyor böyle şeyler. Sanki ayıplayacakmışım gibi hacım…

Banane sizin gönül işlerinizden. El ele tutuşun isterseniz. Hatta beraber eve çıkın. Evlenmeden evvel birbirinizi tanıyın. Yargılıyor muyum ben? Kimin kiminle nerede, kime ne? Kimse kimseye zarar vermeyecekse. Kimin kiminle ne yaptığı umrumda olmaz. Böyle şeyler için yadsımam, yargılamam, yadırgamam. Yargılarımı tasarruflu tüketiyorum artık. Yine de ayıplanacakmış gibi hissediyor arkadaşlarım. Bu hissin kendisini ayıplamak geliyor içimden. Gel gör ki gücüm yok.

Dertleşme seremonisi devam ediyor. Selçuk’un cümleleri kısalmaya başlayacak. Söz sırası bana gelse ve desem ki: Arkadaşlarım! Ben artık eski ben değilim. Üniversite yıllarında hayvan cesedi kokan apartmanların salonsuz öğrenci evlerinde yaptığımız okumalardaki ben değilim. O zaman da anlaşamazdık gerçi. Salı günü eylem var kim geliyor desem. Eylemin konusunu yeterince İslami bulmayan bir andaval muhakkak çıkardı. Biz anlaşırdık genelde. Belki şimdi de anlaşırız, konuşsak.

Arkadaşlarım! Zaman geçti. Devir değişti. Biz iyi işler yaptık. Ancak hayat devam ediyor. Ben değiştim. Bence siz de değiştiniz. Bence hepimiz değiştik biraz. Her şey değişti. Ama biz iyi yönde değiştik korkmayın. Bende şekilcilikten eser kalmadı mesela. Zaten yoktu da ne bileyim. Allah bilir doğrusunu. Ama Allah var mı yok mu o da tam bilinemeyebilir. Şöyle diyelim. Biri biliyorsa Allah bilir. Biz bilemeyiz. Ama dünyanın tüm ezilen halkları için mücadele edebiliriz. Seküler bir iyi mümkündür yani. Seküler ahlak olur. Allah varsa da yoksa da insanın insana zarar vermemesi gerekir. Kul kula kul edilemez. Ancak insanın insana zarar vermediği noktada kim ne hakla diğerine müdahale edebilir. Çünkü bu müdahale yine türlü türlü zararlar doğurur. Elbette bir kul diğerine zarar verirse ona müdahale edilir. Çünkü biz kul kula kul olmasın diye mücadele etmeliyiz. Kulun kula zarar verdiği noktada biz devreye gireriz. Ama yargılayarak değil, hesap sorarak. Hesap sormaktır bizim harcımız. Allah varsa kulluğumuz bunu gerektirir. Allah yoksa, insanın insana müsavi olduğu bir hayat çok daha yaşanır değil midir?

Arkadaşlarım! Ne ben sizi yargılarım ne de siz beni yargılayın. En devrimci duygularla azat ediyorum sizleri yargılarımdan. Bunun tek bir istisnası vardır. O istisna da manitacılık yapmanız değildir. Hesap sormayı bırakırsanız yargılarım sizi. Eskisi kadar ıslah edici değilim belki. Yine de reformlara inanıyorum artık. Hesap sormayı bırakıp yargılamaya başlayan ve haliyle yargılanmayı hak eden eski arkadaşların ciğerlerimde bıraktığı boşluğu bu duygularla kapattım. O boşlukta reform reform büyüyen bir devrimcilik evrildi.

Arkadaşlarım! “Reformla olmaz sorun sistem sorunu” diyorduk ya. Haksızmışız. Ama bize vaaz eden yeşil sarıklı ulu hocalar bizden daha haksızmış. Eleştirdiğimiz her şey en az eleştirilerimiz kadar haksızmış. Hatta ancak ve ancak reformla olurmuş. Komünist Manifesto’da bile 10 maddelik talepler sayılmış art arda. Başını okuyup geçmişiz ne bileyim. Ne yeşil sarıklı hocalar ne de kızıl kasketli amcalar bize bunu öğretmemişler.

Arkadaşlarım! Bunlar size karmaşık geliyorsa hepsini boş verin. Yargılarımdan çekinmeyin yeter. Umarım manitalarınızla mutlu olursunuz. Tebrik ederim! Canı gönülden kutlarım. İnşallah mendebur zorbalara dönüşmezsiniz. Aksi takdirde hesap sorarım. Ama yargılamam. Nasıl rahat ediyorlarsa öyle yargılansın tüm mahkumlar. Hesap sormayan yoldaşın rahatı kaçsın!

Demek yerine… Allah tamamına erdirsin dedim Selçuk’a. Umarım hiç üzülmezler. Keşke daha iyi bir dertdaş olabilseydim. Sıra bana geçince Fatih puştundan bahsettim. Ev sahibinin zam istediğini anlattım. Şehirdeki bütün ev sahiplerine sövdük birlikte. Yalçın’ı da anlatmak isterdim. Anlatamadım. Bunun yerine konut piyasasındaki eşitsizliklerin insanlık haysiyetine uygunsuzluğunu işaret eden öfkeli analizler yaptık. Cümlelerimi kısaltıp savdım sıramı.

Veysel gelmedi hâlâ. Gelmeyecek belli ki. Gelseydi bunların hiçbirini söyleyemezdim zaten. Ulan zaten söyleyemedim ki… Lakin söylemiş kadar oldum. İyi geldi. Veysel olsa söylemeyi düşünemezdim bile. Belki Selçuk da açılamazdı hatta. İyi oldu gelmediği…

Son seferlere yetişmek üzere ayaklandık. Hesabı ödedik paylaşarak. Bu sefer ben de ödedim. Onlar tramvaya bindiler. Yollarımız ayrıldı. Yalnız kalınca yine erkek kardeşim olmadığına isyan ettim. Duvarları kirleten faşist boyamaları gördüm. Bir daha isyan ettim. Reklam panolarında ufka bakarak gülümseyen takım elbiseli siyasetçileri gördüm, isyan ettim. Suçu neydi diye sorulan kız çocuğu için de isyan ettim…

Yolların ayrılış noktasında isyan!

Annem evde yok. Dayımlardaymış. Dayı bey arabasıyla getirecekmiş birazdan. İki ay önce aldığı cici arabasıyla…

***

Bugün bir direniş hareketi lideri öldürüldü evinde.

Bugün bir direniş hareketi lideri katledildi.

Çocuklarını öldürmüşlerdi geçen ay.

Çocuklarını da katletmişlerdi.

Topraklarını da çalmışlardı.

Ama en çok hıçkırışlarını çalmışlardı.

Direniş hareketi lideri hep tevekkül ve sebat içerisindeydi.

Direniş hareketi lideri de olsam, bombalar üç çocuğumu birden öldürse, ben de hiç geciktirmeden derhal ölmek isterdim.

Acımadım direniş hareketi liderine.

Ancak uzun zaman sonra ilk defa hıçkırarak ağladım. Direniş hareketi liderinin yerine…

***

Sevgili günlük,

Odamda nefessiz kalmalarım gün geçtikçe artıyor. Anlam veremiyorum. Çok daha zor dönemlerden geçmiştim oysa. Hatta düşününce son zamanlarda iyi bile sayılabilirim. Ama annem evde yoksa… Yalnızken ve cam kapalıyken, nefes alamıyorum. Havalardan değil. Kalbim. Güp Güp!

Okuduğum kitap bitse… Allah’ın bir günü uyanıp kahvemi içtikten sonra masanın başına oturmak istemesem… Nereden bulaştım kahveye, her sabah kahve içmeye başladım. Kahvemi içip gerisin geri yatağa dönmek istesem… Yapacak bir şey bulamadığımda… Evet, evet, can sıkıntısı boğuyor beni. Dışarı mı çıksam, çocuklara mı yazsam, kütüphaneye mi gitsem, dükkana mı takılsam, yoksa evde anneme yardım edip evi mi süpürsem, anneme sormadan alışveriş mi yapsam, adını ilk defa duyduğum bir yemek tarifi bulup mutfağa mı sokulsam… Diye düşünedururken, düşüne düşüne dururken, düşünmekten çok durarak geçen saatlerim nihayet akşamı buluyor. Durmak bizim işimiz. Yaşasın İslami duruş!

Karar verememek, ikna olamamak elimi kolumu bağlıyor. Hepsini birden yapmak geliyor içimden, ya da hiçbiri yapılmaya değer gelmiyor. İyisi mi bugünü pas geçelim. Bu ayı da pas geçelim. Hatta şu son birkaç yılı pas geçelim…

Eskisi kadar inançlı hissetmiyorum. Daha inançlı olduğum zamanlarda böyle tuhaf yüklerim yoktu. Aşkın bir varlığa dönük inanç en büyük anti-depresandır. Bu cümleyi bir gavur kursa küfrünü tasdik etmiş olur. Çok kızdırır yobaz takımını. Ama aynı cümleyi kişisel gelişimci muhafazakar tipler kurunca hiçbir şey olmuyor. Evet doğru ne güzel dedi adam…

Oysa anti-depresan özünde kitlelerin afyonudur. Ağrı kesicidir. Kahır çekmeyi kolaylaştırır. Araçtır. Amaç değil. Amaçsızlık kalbi çürütür. Kalpsiz dünyanın kalbidir anti-depresan. Ancak yine de amaç değildir. İnsanı iyiye ve güzele götüren bir araçtır. Kötülükten ve fenalıktan alıkoyan bir araç. Elbette tüm iyi araçlar her zaman iyi amaçlar için kullanılmaz. Kötü niyetliler tüm araçları kötülük yolunda işe koşabilirler. Burjuvazi sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak için paralı kimyagerlerini kullanabilir pekala. Kapitalizm hakikatin üstünü örtmek için anti-depresanlara müracaat ediyorsa, bu anti-depresanların kötülüğünden kaynaklanmaz. Toprağın üstünü örtmekte kullanılan küreği suçlamakla hakikat bulunmaz.

Anti-depresana bile inanmayan nice insan evladı var. Tanrı’ya inanmasam çok mu? Tanrı’sızlığın kahrını çekebilecek gücüm var mı?

Kendimi “hakiki imanı elde etmiş bir birey” gibi gördüğüm günlerde hep yapacak bir işim olurdu. Bir kitap bitse diğerine geçerdim. O da bitse kitabın köşesine aldığım notları deftere geçerdim. Kesin akşam birisine çay sözüm olurdu. Evi yine de süpürmezdim gerçi.

Mutfağa gidip bulaşıkları yıkadım. Az da olsa huzur buldum. Suya değmek iyi geldi. Sana yazmak suya değmek gibi. Ya da suya yazmak gibi…

Pinekleyerek geçen bir günün gecesinden notlar…


Önceki yazılar:

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin