KAMİL KANİ AYGÖRDÜ
Sevgili günlükçüğüm,
Komşunun çocuğunu gördüm kapıda. Ne kadar da büyümüş eşoğleşşek, dün gibi hatırlıyorum çocuk beklediklerini. Deniyorlarmış da olmuyormuş, tedavi görüyorlarmış. Annemin ağzında bakla ıslanmaz, kadın anlatmış. Bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket nedir? Çocuk bekleyenlere cinsiyet tercihlerini sorarsak şöyle diyeceklerdir: “Sağlıklı olsun da.” Öyle demişler anneme. Sağlık olsun başka ne ister insan. Sağlık olur. Bazen. Bazen olmaz.
Anneme soracak olsan onun en büyük çilesi çocuklarının bir baltaya sap olamaması. Annem böyle düşüncelerle hem kendisini hem de benim gibi sapları çileden çıkartır. Sapsız balta üretimden el çektirilmiş çok pahalı bir makineye benzer. Emek katılmayan meta değer üretemez. Değeri yaratan emek, bu yaratım sürecine ev sahipliği yapan ise maddi üretim faktörleridir. Sap emek, balta ise makinedir. Fakat baltayı ortaya çıkarmak için de evvelinden bir dizi emek gücünün işe koşulmuş olması da icap eder. Bu itibarla baltanın donuklaşmış sap olduğu iddia edilebilir. Ancak annem benim bir sap olarak değerimi hiçe sayar nidalar savururken baltaya hiç hak etmediği kadar saygı duymakta, bu durumsa benim gibi sapların sinirlerini ziyadesiyle hoplatmaktadır.
Baltanın hiçbir değerinin olmadığını söylemek isterdim. Bir bildiri yazacak olsam böyle söylerdim. Yıllar beynimin içinde gürleyen annemin sesini haklı çıkartacak diye korkar oldum. Anneme kalsa sap olacak bir baltan olmadıkça mide bulantısı bile satın alamazsın. Bir televizyon programında büyük burjuvaya mensup birinin ağzından, “problemi çözmenin birinci yolunun onu satın almaktan geçtiğini” duymuştum. Kronik mide bulantımı satın alabilmeyi isterdim. Baltasız bir sap olarak acilde bile para ödüyorum. Kırık dökük bir baltam olsaydı…
***
Ulan günlük,
Uykusuz geçen dert dolu geceleri özledim desem inanır mısın? Dertsizlikten değil de hani ne bileyim… Güneş batar batmaz uykum geliyor, gecelerse kafi gelmiyor uykusuzluğuma. Efkarlı ve uykusuz geçen geceler kadar canımın çektiği bir şey yok. Bir defa tadını alan herkes sever. Keyifli bir kederle sigara dumanı yürüyen duvarları izler, yeterince efkarlıysan badana ustası olur çıkarsın. Çoğu insan dertsiz uykuyu seçer. Dertli uykusuzluğun zıddı dertsiz tasasız şöyle derin bir uyku olabilir mi? Bu görünürdeki tersliğin iki yüzü arasında tuhaf bir birliktelik var bana sorarsan. Bir diğeri olmadan kendi varlığını devam ettiremeyen karşı kutuplar, bir tür kuantum süperpozisyon durumu aslında… Benim üstün insanım dertsizken uyur, dertliyken uyanık geçirir geceleri. Bense canım sıkkınken kış uykusuna yatmış ayılar gibi uyuyor, keyfimin yerinde olduğu nadir anlarsa ise gözlerimi dahi kırpamıyorum. Neden?
Bugün tarihsel bir dönüm noktası sayılır eğitim hayatımda. Bu sabah mezun olduğum üniversitenin kampüsüne alınmadım hacım. Kapıdaki süslü turnikelerden geçemeyince, kampüsün gizli girişlerini birer birer dolaştım. Hepsini dikenli tellerle çevirmiş şerefsizler. Biz o kaçak yolları, ana kapıya kadar yürümeye üşendiğimizden açmıştık oysa. Arada siyasetimize de yaradığı oluyordu. Gece vakti duvarlara “Rabbe Teslim, Zulme İsyan” yazardık. Bir defasında kütüphanenin duvarına “Berxwedan Jiyane, Jiyan İslame!” yazmaya niyetlenmiştik can dostumla. İlk kelimeyi bitirir bitirmez güvenlik damlamıştı yanımıza. Her senenin ilk bahar eyleminde damlayan o ilk güvenlik tanesiydi bu nerede görsek tanırdık. O yıllarda güvenlikçiler tevazu ve korkuyla zorbalık yaparlardı. İş üstünde yakalansan bile önce bir kimlik sorulurdu usulen. Masum değillerdi ama ar damarları da tastamam çalışır vaziyetteydi. Ya da korkuyorlardı ne bileyim. Yaka paça yapmaya kalkamazlardı, eğer yaka paça öğrenciler tarafından zapt edilmek istemiyorlarsa. Biz de ayıp etmiyorduk kendilerine, karşılaşınca tatlı bir hüzünle erteliyorduk işlerimizi. Bu ilk güvenlik tanesini görünce başladığımız işi yarım bırakmanın burukluğuyla olay yerinden uzaklaşmak zorunda kalmıştık. Ertesi gün sadece “Berxwedan” yazıyordu duvarda, yarım kalmış bir işten hiç bu kadar memnun olmamıştım.
Hâlâ arada gelir aklıma, bacak kadar veletken köy camisinde gizlice müezzin odasına sızıp okuduğum ezanlar… Hasat mevsimiydi. Cami boş. Müezzin odasının kapısı kilitli değil. Amcaoğlu fişteklemişti. Bir hafta boyunca fark edilmedim. Sadece öğlen ve ikindi vakitlerinde boş buluyorum camiyi. Ben mikrofonu açınca, merkezi sistem devre dışı. Önce ezanı okuyorum, ardından benden birkaç yaş küçük akranlarıma imamlık yapıyorum kendimce. Köyün tamamı tarlada. Herkesin duyduğu ama kimsenin fark etmediği bir ses oluyorum gök kubbede. Nihayet bir haftanın sonunda Cuma vaazında bozulduğu söyleniyor mikrofonun. Teyzenin biri namaz sonrası ispiyonluyor beni ihtiyarlara. Görmüş nerden gördüyse. O ciyaklayan sen miydin kaç gündür diyor en yaşlısı. İşte ben o gün orada kaybettiğim özgüvenimi yıllar sonra kampüs duvarlarını boyayarak kazandım hacım. Sekiz kat boyalı duvarların üstüne dokuzuncu katı da biz attırsak rektör beylerin bir yerleri şişmez ya.
Kampüsteki hikayenin devamı da öncesi kadar saçma. Aramızdaki mesafe açıldıkça sesini yükseltti güvenlik. Biz önde o arkada gizli girişimize doğru yaptığımız yürüyüş boyunca kampüste gördüğü her türlü politik boyamayı bize mal etti. İki kişilik bir halk hareketi gibiydik.
– “Ne demek, falan-filan devlet istemiyorsanız defolun gidin bu ülkeden.”
Arkamıza bile bakmadan hızla uzaklaşıyorduk. Bazı yazılara katılmamak çok zordu. Keşke biz yazsaydık. Nihayet dayanamadım ve geri bağırdım:
– “Onu biz yazmadık ama biz de istemiyoruz!!”
Yahu neydi o falan-filan, neden hatırlayamıyorum? Hatırlamak kaç yıldan başlıyor?
Hatıralarıma hükmediyor zalimler. Zalim hükümdar karşısında hakkı hatırlamak dahi bir cihat, değil mi? Dikenli tellerle çevirmiş şerefsizler hem gelmişimi hem geçmişimi. Umduğum güzel günlerin gizli girişleri yok. Keşke daha uzun uyusam da daha az yarın olsa. Kafaya taktığımdan değil de hani ne bileyim… Bugün o kampüse girememiş olabilirim. Ama elbet bir gün geri geleceğim. Önce hatıralarımı, sonra özgüvenimi, ardından koli bandımı alıp geleceğim.
* Devamı gelecek.
Önceki yazılar:





Bir Cevap Yazın