HALKA DERGİ
Kendimizi idrak ettiğimiz andan itibaren kendini pazarlamak zorunda kalan bizler, yani bu çağın insanları, bizi piyasa kuralları ile ezip yontarak makineler gibi “verimlileştirmeye” çalışan bir hayatı yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Kendimizi türlü çarkların altında harcatmadan yaşamak neredeyse imkânsız hale geldi artık. Kafamızı her kaldırdığımızda aklımıza düşen “ne olacak?” sorusu eşliğinde her sabah işe gidiyor, insan haysiyetine saldıran şartlar altında emeğimizi harcıyor ve sorunlarla baş başa kalacağımız evimize dönüyoruz. Sosyal medyada karşımıza çıkan haberlere sinirleniyor, “orijinal” içerikler peşinde koşuyoruz ve her günümüz birbirine benziyor.
Her anımızda bizi tedirgin ve borçlu kılan bu çağ, bizi kimliklerimizle bölüp kendi yararına minnet altında bırakıyor. “Gerçek” Türk olabilmek için her türlü şartta “iktidara” minnet duymalı, ateşli nutuklarla tanımadığımız ve görmediğimiz insanlar adına yine tanımadığımız ve görmediğimiz insanlara kin tutmak zorundayız. Çerkezlerle aynı ekmeği bölüşsek de Kürtler ile aynı dertten muzdarip olsak da vazifemiz değişmiyor. ‘Kendini tanımlama hakkına sahip değilsin, düşmanını ve senden olmayan diğer kimlikleri bilsen yeter’ diyor ateşli ve gürültücü hatipler. Müslüman kalmak içinse işten ve anksiyetelerden kalan boş vakitte baştakileri hürmetle anmak zorundayız! En ufak itiraz “onlardan olmak” ve dışarıda kalmak demek oluyor. Müslümanlığından kaynaklı gürültücülerin vaazlarından müstakil bir ahlak ortaya koyamazsın! Biriktirip yığanları görsen de, biriktirmeyi hak ettiklerini söylemekten başka çaren yok. Bize sunulanların hiçbirisi bize bu kötü şartlara neden tahammül ve tamah ettiğimizi anlatmıyor.

Yaşadığımız çağ ve içinde debelendiğimiz politik atmosfer bir çıkışsızlıkla ve karamsarlıkla malul. Toplum olmak ve beraberce yaşamak fikri onlarca kavram ve yapı ile işgal edilmiş durumda. Olan bitenden rahatsız olan birçok insan, mevcutlar içinde anlamlı bir teklifin eksikliğini hissediyor. Eşitlik hayallerini çıkışsız bir noktada görenler günden güne artıyor. Nitekim bu teklif eksikliğinden sebep; her seçim kritik, her kimlik madun ve her siyasal pozisyon “kültürel” kalıyor. Zamanımızın malul olduğu makul kalmak ve haklı çıkmak hastalığı adına ardı arkası kesilmeyen nutuklara ve sayısız laf taklalarına maruz kalan, deyim yerinde ise buharlaştırılan “demokrasi”, “kimlik” ve “emek” gibi manası ve kıymeti iğdiş edilmiş kavramlar üzerinden kendi sahasını günbegün genişleten egemenler bulunuyor iken, yine aynı kavram setine tıkılı kalmış, egemenin ona tanıdığı zemin içerisinde konuşmaya çalışan ve “beyaz”lığını yenememiş bir muhalefet bulunuyor. Öyle ki eskimiş ve “neoliberal” rüzgarlara göre tasarlanmamış değişim taraftarı hareketler bile egemenin onların hareket sahasını belirlemesinden kaçınamıyor ve kendi halkıyla dahi iletişim kurmaktan aciz kalıyor. Nedir ki, bugün dünyada ve ülkede yükselen “ırkçılık” dahi kendine alan bulmakta güçlük çekmiyor.
Ümitsizlik had safhaya ulaşmış durumda. Kendini tek çıkış kapısı olarak gören hakikat tüccarları, beraber saf tutmaya çalıştığımız, toplumu ve halkaya ait kılmaya çalıştığımız, kavramları bir takım “ilerlemeci” parantezlere sıkıştırmayı iş zannediyor. Çoğu kere çeşitli laf cambazlıkları ile bize ait değerleri, laik veyahut seküler, dindar veyahut dinci soyutlamalarına hapsediyorlar. Böylece, zaten halka ait olan kavramları tekrar pazarlamaya çalışıyorlar, temcit pilavı gibi tekrar tekrar ısıtarak. Günün sonunda bu soyutlamalar, ve kavram kargaşası, hayatın içinde akıp giden ve sıyrılarak bir çıkış kapısı arayan benliğimizi oyalamaktan başka bir işe yaramıyor. Emeğimizi de haysiyetimizi de hakkıyla savunamıyor, sürekli olarak muktedirlerin hayattan kopuk tekerlemelerini dinleyip duruyoruz. Bu yolda, göğe hapsedilmiş adaleti yere indirmek için halka olmak gerekir!
Acılarımızdan ve sömürüden beslenen bu sistemin nihayeti gelmeli artık. Dünya değiştirilmeyi bekliyor ve her gün, yeni bir umudu, imkânı ve potansiyeli barındırarak doğmaya devam ediyor. Pazarın belirlediği dünyasız bir dünyadır bu. Eski, son nefesini vermeye direnirken yeni yükselemiyor. İnsan aklına, haysiyetine, kimilerine göre varoluşuna tamamen aykırı olan kapitalist sistemin içinde, eşitlik ve özgürlük hayaliyle, yaşadığımız toplumda var kalarak konuşmaya çalışıyoruz.
Umutsuzluk çevremizi bu denli kaplamışken, bıkkınlık dolu bakışlarla çevremizi süzerek yaşamaya mecbur edilmişken, umuda dair yeniden konuşabilmek için birleşmek durumundayız. Her günümüzün bin bir türlü hezeyan ile çepeçevre sarıldığı, sistemin bizi yatağımızda bir hamamböceğine dönüştürmeye çalıştığı şu günlerde, kaybolan ve körelen “toplumca yaşama” pratiğini yeniden tatbik etmek amacıyla halkalanmak zorundayız. Hiç kendi kendine kaynar mı kazan, çevre yanın ateş eylemeyince?
Eskiler, birlik olmayı en iyi halkalanmakta tecrübe ettiler. Sohbet ederken halkalandılar, zikir çekerken halkalandılar. Halklar ancak halkalandığı zaman, halka halinde kol kola girebildiği zaman dertlerine çözüm bulabildi. Bir orman gibi özgürce yaşayabildi. Ne pazarlanan hakikatte ne de içine doğru çekildiğimiz zulmette ferah bulamayacağımızı biliyoruz. Ve bir halkanın ancak aramakla, merakı kuşanmakla anlamlı bir varlığı olabileceğine inanıyoruz. Hakikatin ticaretini yapmaktansa arayışta olmak ve merakımızı diri tutmak bizi bir yapacak yegâne tutum…
Hedefimiz, birlikte konuşmak, birlikte eylemek ve işgal edilen insanlığımızı bu tasalluttan kurtarmaktır. İnançlarımızdan kimliklerimize, evlerimizden ormanlarımıza kadar insanlığa dair ne varsa ezen ve sömüren bu düzene karşı halkalanmaya geldik.




