Ele Geçirilecek Bir Kale Yok

MUHAMMED GAZALİ KILINÇ

Poulantzas’ın devlet tartışmalarındaki yeri Türkiye’de Marksist akademik çevrelerde takdir edilse de onun devlet analizi sosyalist hareketin geneline teşmil edilebilmiş değil. Bunu bilhassa güncel sosyalist parti ve örgütlerin cari stratejilerinde, sözcülük seviyesinde verilen demeçlerinde ve genel olarak sosyalist aydınların metinlerinde gizil biçimde bulunabilecek devlet ve egemen blok analizlerindeki çeşitli marazlardan çıkarsıyoruz. Bu marazların ne olduğunu kısaca özetleyip, daha derin keşfini ve tahlilini bir başka yazıya bırakalım.

Bu marazların özcesi şudur: Türkiye sosyalist hareketinde devlet çoğunlukla ya burjuvazinin doğrudan kullandığı yekpare bir aygıt ya da seçimle ele geçirilecek nötr bir yönetim mekanizması olarak düşünülüyor. İlk bakışta birbirinin zıddı gibi görünen bu iki tasavvur aynı madalyonun iki yüzünü oluşturuyor. Her ikisi de devleti toplumun ve ekonominin dışına yerleştiriyor. Ve bu da çoğu zaman devrimci stratejinin temellerinden birinin yanlış atılmasına neden oluyor.

İşlevselcilikten Çıkış

Poulantzas ömrünün önemli bir kısmında Althusserci bir yazardı. Fakat onun önemi daha çok Althusser’i aşmasıyla alakalıdır. Yapısalcı Marksizm’de devlet, çoğunlukla kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimindeki yapısal işlevi üzerinden kavranır, yani kapitalist düzenin devamı için gerekli işlevleri yerine getiren bir mekanizma olarak. Bu anlayışa göre bir yeniden-üretim mekanizması olan devlet, kapitalizmin muhafazasını sağlar.

Bu indirgemenin en sistemli hali, Althusser’in devletin ideolojik aygıtları tezinde görünür. Devlet, zor ve ideolojik koşullandırma marifetiyle eyleyen bir şey olarak kavranır. Devlet yasaklar, sürgün eder, engeller ya da halkı kandırır, gizler, inandırır. Elbette bu görüş hepten falsolu değil, kapitalist devletin mahiyetine dair önemli bir saptama yapıyor. Tabii ki devlet bir aygıttır da aynı zamanda ve baskı uygular. Ancak buradaki hata, devleti bundan ibaret görmek, buna indirgemektir.

Devlet, İktidar, Sosyalizm‘in girişinde Poulantzas bu indirgemeye iki ağır itiraz getirir. Birincisi: Devletin faaliyetini yalnızca baskı ve ideoloji işlevlerine bölerseniz, devletin ekonomik aygıtının özgül anlamı kaybolur, görünmez olur. Poulantzas’a göre devlet zor ve rıza aygıtından ibaret değildir, onlara indirgenemeyecek aygıtları da mevcuttur. İkincisi ve daha ilginci: Rızayı ideolojiye bağlarsanız, devletin halk kitleleri indinde durmadan yüklendiği olumlu maddi önlemleri açıklayamazsınız. Faşist iktidarlar dahi işsizliğin ortadan kaldırılması, halkın satın alma gücünün korunması gibi politikalar yaparak rıza üretmek zorunda kalmıştı. Rızanın her zaman maddi bir dayanağı vardır; bunu görmezseniz kitlelerin niye bugün AKP’ye “evet” dediğini ya aldatılmışlıkla ya da baskıyla açıklamak zorunda kalırsınız. İkisi de çıkmaz sokaklardır.

Devlet, İktidar, Sosyalizm‘de Poulantzas devleti sınıf mücadeleleriyle içeriden biçimlenen ve bu mücadeleleri maddileştiren bir ilişki olarak kavrayarak işlevselci anlayıştan tamamen sapıyor.

Devletin Üretim İlişkilerindeki Kurucu Rolü

En temelde Poulantzas devleti sermayeci güçlerin elindeki bir aygıta indirgememek gerektiğini söylüyor. Ve ekliyor: Aygıta indirgenmiş devlet, toplumun ve ekonominin dışında telakki ediliyor ve sermayeci nizamın devamlılığını sağlamak için topluma ve ekonomiye harici müdahalelerde bulunan bir şey olarak görülüyor.

Böyle bir devlet anlayışının bedeli devletin ekonomiye ve topluma olan etkisini sonradan ve ikincil bir şey gibi görmektir. Üretim ilişkileri devletin dışında ve öncesinde kurulmuş kabul edilir; devlet ise bunların işleyişini baskı ve ideoloji yoluyla güvence altına alan (ve burjuvazinin emrine amade olan) dışsal bir merci olarak düşünülür. Poulantzas devletin yeniden-üretimci etkisini yadsımaz. Ama devlet bundan ibaret değildir der. Devlet, üretim ilişkilerinde bizatihi kurucu bir role sahiptir. İşgücü piyasası denilen şey, “özgür” emekçilerin sermayedarlarla sözleşme hürriyetine sahip olması ve bunun belirli bir ulusal ölçekteki mekânsal ve hukuksal birliği, devletin temin ettiği bir şeydir.

Devlet İktidarı ile Aygıtı

O halde devlet, ekonomiye ve topluma dışsal, sermayedarların elindeki bir aygıttan ibaret değildir. Peki nedir?

Poulantzas devlet analizlerinde iki şeyi ayırt eder: Devlet iktidarı ve devlet aygıtları. Devlet iktidarı derken Poulantzas alıp cebine koyabileceğin türden bir iktidardan bahsetmez. Devlet iktidarı deyimi yalnızca bazı sınıfların öteki sınıflar karşısındaki gücüne gönderme yapar. Devlet, iktidarın icra edildiği yer ve merkezdir. Kendine özgü bir iktidara sahip değildir. Devlet, egemen sınıfın, ezilen sınıflarla münasebetinde stratejik örgütlenme yeridir.

Bu yüzden iktidar hakkında “sahiplik” diliyle konuşmak Poulantzas’ı baştan kaybetmektir. İktidar nicelenebilir bir büyüklük, paylaşılıp mübadele edilecek bir töz değildir. Devlet iktidarı, sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki bir güçler dengesinin devlette maddi ve özgül olarak yoğunlaşmasıdır. Hegemonik fraksiyon da devlete el koymuş fraksiyon değil, hegemonyası devlet aracılığıyla örgütlenen fraksiyondur. Devlet erkinin birliği, tekelci sermayenin sahiplerinin devlete fizik yönden el koymalarıyla ve uyumlu istençleriyle kurulmaz; çatlaklar üzerinde kurulan bir merkezileşmedir.

Devletin aygıtları ise bu güç ilişkilerinin maddileştiği yerlerdir. Poulantzas’ta her devlet kesimi, her aygıt, hatta her aygıtın her basamağı çoğu kez bir iktidar mekânı oluşturur. İktidardaki blokun şu ya da bu fraksiyonunun tikel bir çıkarının özgül yoğunlaşması-kristalleşmesi olur her devlet aygıtı.

Güncel bir örnek üzerinden ilerleyelim. Türkiye’de bütün öğretmenler ve eğitim kurumları temelde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır. MEB’in yasal düzenlemeleri öğretmenlerin çalışma koşullarından alacakları eğitime kadar birçok durumunu belirler. İşte bu Bakanlığın her düzeyindeki bu düzenlemeler çeşitli iktidar mekanlarındaki sonuçlardır. Farklı sermayeci fraksiyonların yerleştiği o mekanlarda, Poulantzas’ın sermayeci basınç dediği etkileri üretir.

Bu sermayeci mevcudiyet tek biçimli olmadığı gibi tek kaynaklı da olmayabilir. Aynı bakanlığın içinde çeşitli sermaye fraksiyonları farklı basamaklarda, şubelerde kümelenmiş olabilir. Fethullahçılar uzun süre devletin çeşitli aygıtlarında (mesela emniyette) böyle kümelenmiş, o kurumun kendi çıkarlarına uygun faaliyet göstermesini temin etmişlerdi. Ancak devlet iktidarına sahip değillerdi; zira devlette yoğunlaşan sınıfsal güç dengesi onların lehine değildi. Ve daha sonra malum, tasfiye edildiler.

Halkçı Basınçlar

Sermaye fraksiyonlarının devlette kümelenişiyle işçi sınıfının devlet içindeki etkisi aynı türden değildir. Daha önce dediğimiz gibi egemen sınıf ve fraksiyonlar devletin içinde kendi çıkarlarını koruyan aygıtlarda kristalleşmiş güç ilişkileri olarak mevcutken ezilen sınıflar, devlet aygıtlarında egemen sınıfların iktidarına muhalif odaklar halinde mevcuttur.

Örneğin Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası uzun süredir gerçekleştirdiği eylemlerle MEB’in gözünde muhatap alınabilir bir aktör oldu, ardından pazarlık masasına oturdu. Temsil aygıtı TBMM’de de partilerle benzer pazarlıklara oturdu. Bunları günden güne büyüttükleri eylemlilikleriyle başardılar.

2024 Büyük Öğretmen Nöbeti sürecinde mecliste AKP’li vekillerin önemli bir kısmı öğretmenlere haklarını vermek istedi; öneriler sunuldu, taslaklar çalışıldı, Eğitim Komisyonunun AKP’li Başkanı neredeyse oldu bu iş gibi bakıyordu. Sonra Bakanlıkta kümelenmiş, 2016’dan sonra eğitim sektöründe devleşmiş bir sermaye fraksiyonu, bizzat Bakan üzerinden bu işe mani oldu.

Bu vaka bize iki şeyi gösteriyor. Birincisi, iki ayrı devlet aygıtında (temsil aygıtı ve eğitim aygıtı) iki ayrı sermayeci grubun (ya da temsilcilerinin) çatıştığını görüyoruz; aynı çatışmanın sırf bakanlık ya da sırf meclis içindeki aktörler arasında da bir karşılığı vardı, ki bu da aynı aygıt içindeki bölünmeye işaret ediyor. İkincisi ve daha mühimi ise halkçı güçler ile sermayeci güçler arasındaki güç asimetrisini göstermesi. Öğretmenlerin mecliste neredeyse her parti ve vekili fiilen ikna ettiği bir konjonktürde, Bakanlıktaki fraksiyon işi son anda ve tek hamlede bitirebildi.

Bu arada AKP’li vekillerin duyarlılığını da hafife almamak gerekiyor. Popülist otoriter rejimler bu tür halkçı taleplere karşı bir duyarlılık geliştirerek oy davranışını yönetmek isterler. “Mağdur öğretmenlerimizin taleplerini duyduk, onlara yine biz yardımcı olduk, yaparsak biz yaparız” derler. Bu da Poulantzas’ın rıza ve ideoloji tartışmalarında işaret ettiği bir şeydir. Devlet, halk kitleleri indinde bir dizi olumlu maddi tavizi durmadan yüklenir ki rızanın maddi dayanağı burada üretilir. Bu basit bir ideoloji analizinden daha sağlam temelleri olan bir açıklamadır.

“Devlet Aklı” Dedikleri

Devlet aygıtları içinde kümelenmiş fraksiyonlar arasında çelişkisiz bir birlikten söz edilemiyor. Peki nasıl çözülüyor bu çelişkiler?

Bu soru yanlış bir soru. Devlet zaten bu çelişkili sürecin ta kendisiyle var olan bir yapı. Devletin örgütleyici rolünü mümkün kılan şey, ne kadar paradoksal görünürse görünsün, bu çelişkilerin devletin maddiliği içindeki işleyişidir. Bu yüzden devletin politikasını Erdoğan’ın tek başına aldığı bir kararın az çok başarılı bir uygulaması olarak görmemek gerekir. Her kademede, her alanda, farklı aktörlerin mikro politikalarının ve özgül, farklı taktiklerinin birbirleriyle çatışması aracılığıyla gelişir devlet politikası. Bu nedenle devletin işleri bazen hızla ilerler, bazen yavaşlar ve hatta geriye döner, sürekli yön değiştirir, ve saire. Bu bir yetersizlik ya da kafa karışıklığı değildir. Devlet zaten böyle çalışır.

Bu yüzden devleti yekpare bir bütün olarak okumamak gerekir. Hoş, Türkiye’de devletin yekpare olmadığı da çoğu kez söyleniyor. Çeşitli odaklardan, ittifak içi çatışmalardan, farklı çıkarlardan bahsediliyor. Ama bu grupların üstüne çoğu kez bir sır perdesi çekiliyor. Biraz da komplocu bir tavırla, sağcı devlet aklı ve derinliği ululaması bir biçimde tekrarlanmış oluyor. Oysa, devlet yekpare bir bütün değil diye onun insanın havsalasının almayacağı bir giriftlikle malul olduğunu söylemeye de gerek yok. Üzerine sır perdesi çekilen “devlet aklı” dedikleri şey, temelde bu fraksiyonlar arası çatışmanın bileşkesidir.

Bunca Lafın Ne Önemi Var?

Şimdi madem devlet dışsal bir aygıt değil, o halde böyle bir temelden hareket eden stratejiler de hata yapıyorlar. Önce kapitalist devletin ele geçirilip tasfiye edilmesini, bunu takiben işçi iktidarının kuruluşunu öngören “büyük gececi” stratejiler örneğin, Poulantzas’a göre sosyalizme geçişi sağlayamaz. Aynı şekilde, devleti seçimlerle ele geçirilebilecek nötr bir mekanizma sanıp aygıtlardaki sınıfsal kümelenmeleri es geçen strateji de sağlayamaz.

Poulantzas’ta iktidar, bir grubun elinde tuttuğu ve koparılıp alınması gereken nicelenebilir bir şey değildir demiştik. Devlet, el konulacak bir nesne-araç değildir. Zira Poulantzas’ın çifte iktidar stratejisinde bulduğu esas kusur bu kale tasavvurudur. Bir kale kuşatılabilir, surları dövülebilir, hendekleri geçilebilir, kazamatları teker teker temizlenebilir; kale bir mekândır, dışında durulur ve bir anda zapt edilir. Kapitalist devletin ise böyle surları yoktur. Ne dışında durulabilecek bir dışarısı vardır, ne zorla açılacak bir kapısı, ne tahta atlarla sızılacak bir avlusu. Sınıf düşmanı zaten devletin içindedir, üstelik onun maddi çerçevesine dokunmuş halde. Bu yüzden “kaleyi nasıl alacağız” sorusu da yanlış kurulmuş bir sorudur. Devleti seçimle devralmayı bekleyenler de aynı kaleyi görüyor. Onlar surlara tırmanmak yerine kapıdan anahtarla girmeyi planlıyorlar, o kadar.

Devlet iktidarını almak, kendileri de siyasi mücadelelerin stratejik alanı olan devlet aygıtlarının içindeki güçler dengesini değiştirecek bir kitle mücadelesinin verilmiş olması anlamına gelir. Bu yüzden aygıtların dönüşümü iktidar alındıktan sonraki bir aşama değildir. Bu aygıtların üzerinde ciddi bir halkçı basınç kurmak iktidarı almanın bizzat içeriğidir.

Sosyalizme giden yol hiç şüphesiz tamamen barışçıl olmayacaktır. Düşmanın hilesine karşı yegâne güvence, geniş halkçı ittifaklarda temellenen kitlesel bir harekettir. O hareket yoksa ve sosyalistler onu yaratamıyorsa, programlar istedikleri kadar radikal olsun, kar etmez. Bize lazım olan devlet aygıtlarındaki sermayeci fraksiyonlara diş geçirebilen, tıpkı Öğretmen Sendikası gibi, siyasal kitlesellikler inşa etmektir.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin