Devlet Hakikaten Anlaşılabilir Mi: Mahdi Amel ve Poulantzas’ın Kavramları ile Günümüzü Konuşmak

SÜHA TARIK KESKİN

Bugünün siyasi atmosferinde devlet kavramı herkesin dilinde. Sadece bu kavramı teorik bir yerden ele alanların değil, günlük hayatımızda dinlediğimiz yayınlardan, Dünya Kupası için hazırlanan milli takım tanıtım videosuna, oradan barış sürecine kadar devlet veya hükümet kavramları havada uçuşmakta. Ben ise bu yazımda yukarıda zikrettiğim iki yazarın kavram setlerini kullanarak günümüz Türkiye’sinde devlet ve hükümet kavramının ne şekilde konuşulabileceğini göstermeye ve bu kavramları test etmeye çalışacağım. Bu yazıda bu iki önemli teorisyeni seçmemin sebebi ise, yaşadığımız toprakların Poulantzas’ın inceleme sahası olan Portekiz, Fransa ve Yunanistan ile Amel’in inceleme sahası olan Lübnan ve Arap coğrafyasının tam ortasında yer almasıdır. Elbette göz önünde bulundurduğumuz nokta sadece zikrettiğimiz sahaların coğrafi konumu değil, ayrıca siyasal ve ekonomik olarak da Türkiye’nin zikredilen coğrafyalar arasında ekonomik ve siyasi açıdan bir köprü oluşudur. 

İlk olarak Poulantzas’a bir göz atalım. Poulantzas, devlet teorisi üzerine ömrünü vakfetmiş, Althusser’in bir nevi öğrencisi olarak Althusser’in devlet teorisini aşmaya çalışmış, Yunanistan, Portekiz ve Fransa üzerine sınıfsal analizler ortaya koymuştur. Ayrıca çağdaşları Foucault, Deleuze ve Miliband ile siyasi polemiklerde bulunmuştur. Temel olarak Poulantzas, devletin sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı bir strateji alanı olduğunu savunur. Devletin burjuva elinde safi bir aygıt olduğu fikrine karşı çıktığı gibi, devletin kendi mekaniğine sahip sınıf ilişkilerinden yalıtılmış bir olgu olduğu fikrine de şiddetli eleştiriler getirir. Poulantzas’a göre devlet, her türden ve şekilden sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı, ilişkisel, bir başka deyişle karşılıklı ilişkilenmeye dayanan bir stratejik alandır. Ne tek başına aygıt olarak görülebilir, ne de iktidarın cisimleştiği idealist bir açıklama ile tanımlanabilir. Devlet üretim ilişkilerinde de kurucu bir yere sahiptir. Bu açıklamalarını da “devletin kurumsal maddiliği” kavramı altında birleştirir. Her ne kadar bu çıkarımlara eserlerinde yer verse de Poulantzas, genel bir devlet teorisi ortaya koymanın imkânsız olduğunu vurgular.

Mahdi Amil ise Lübnanlı sosyalist teorisyenler arasında, Lübnan Komünist Partisi’nin önde gelen isimlerindendir. 1987 yılında gerçekleşen suikastine kadar mücadele etmiş, Koloni ve emperyalizm üzerine odaklanan yazılarında “kolonyal üretim tarzı” kuramını geliştirmiş, özellikle Arap coğrafyasında sınıf siyasetinin nasıl yerel hale getirileceğine dair çalışmıştır. “Devlet” konusunda ise Mahdi Amel, sömürge geçmişi olan, sömürge tipi kapitalist formasyona sahip devletlere bakınca sadece Kolonici sermaye ile, yerel burjuva arasındaki ilişkilerin “Devleti” oluşturduğu fikrine karşı çıkar. Amel’e göre de, Poulantzas’a paralel olarak, siyasi iktidar da bir eyleyici olarak “devlet” kavramının içindedir. 

Lübnan içindeki hegemon finansal burjuvazi “zümre” (taife) üzerine şekillendirilmiş siyasi iktidar sahası ile bir ittifak ilişkisi içerisindedir. Bu ittifakın sebebi ise Lübnan burjuvazisinin siyasette belirleyici olamayacak kadar zayıf oluşudur. Bunun yanında Lübnan devlet modeli, siyasi iktidar sahasını “zümrelere göre” şekillendirmiştir. Lübnan’da Cumhurbaşkanı daima Maruni Hristiyan, Başbakan daima Sünni Müslüman, Meclis Başkanı ise daima Şii Müslüman olmak zorundadır. Ancak bu bölüşüm Mahdi Amel’e göre propaganda edilen “herkesin temsili” şiarını gerçekleştirmekten ziyade zümrelerin sürekli bir şekilde siyasi iktidarla birlikte kendini yeniden üretilmesine sebep olur. Öyle ki Amel, bu “mezheplerin/zümrelerin” ancak devlet sahası içinde var olabileceğini ifade eder. 

Ulus ve Zümrecilik 

Poulantzas’a göre kapitalist devlette ulusal birlik veya ulus bir öz değil, sınıflar arası bir güç ilişkisinin sonucudur. Nitekim ulus kategorisi burjuvanın egemen olabileceği bir formasyondur. Kapitalist ulus-devlet önce bireyi devlet karşısında yalnız bırakır, bireyi toplumsal bağlarından koparır, ardından ise ulus kimliği altında yeniden örgütler. Bu örgütleme faaliyetini kendi coğrafi sınırlarının tümünde hegemon kılarak yapmaya çalışır. Böylelikle de kendi içinde çelişkili özel çıkarlara sahip burjuva iktidar bloğu içinde yer alabilir, kendi sınıfsal devamlılığını hegemonik fraksiyon (örn. tekelci sermaye) ile sağlayabilir. Çünkü kapitalist formasyonda halk önce bireyler halinde yapayalnız bırakılıp ardından ulus ismi altında yeniden birleştirerek devlette burjuvanın hegemon olabileceği bir pozisyon yaratır. 

Mahdi Amel’e göre ise Lübnan sadece bir kapitalist devlet değil kolonizasyon sürecinin etkisiyle sömürge tipi bir kapitalist devlettir. Çünkü yerel burjuvazi bu kolonizasyon süreci sebebiyle emperyalist koloni burjuvasına da bağımlıdır. Yerel Lübnan burjuvazisinin emperyalist koloni burjuvasına olan bağımlılığı sebebiyle yerel burjuvazi kendi başına var olamaz. Bu durum yerel burjuvazinin siyasi etkinliğini kırarak Lübnan iç siyasetinde belirleyici olmasının önüne geçer. Bu sebeple de Lübnan yerel burjuvazisi devlet yapısında “ulus” karakteri gösterecek bir devlet formasyonunda hegemon olamaz. Bunun yerine Lübnan devleti koloniciliğin devletin ilişkisel bütünlüğünü bir yanıyla şekillendirmesinden ötürü Lübnan devletinin yapısı, kapitalist devlet formasyonunun aksine, ulusallığı değil zümre aidiyetlerini öne çıkarır. Çünkü yerel  burjuva için ulusal birlik, yerel burjuvanın güçsüzlüğünden ötürü, hegemon olabileceği bir alan olmaktan çıkar. Bu sebeple yerel burjuvazi için zümreciliğin siyasi alanı oluşturduğu bir alan çok daha uygundur. 

Ulus bireyi önce yalnızlaştırıp sonra kendinde eritirken, zümrecilik kişinin hayatının her yanını yeniden oluşturur. Zümrecilik, siyasi iktidarın maskesini ve gerçek yüzünü oluşturur. Maske her zümrenin temsiliyetinin devlet içinde var olduğunu iddia ederek demokrasinin Lübnan’da var olduğunu sergilerken gerçek yüz zümreciliğin diktatörce karakteridir. Bunun yanında Mahdi Amel için zümrelerin kökenleri sınıfsal açıdan feodalizme dayanır. Nitekim Lübnan devleti kurulurken emperyalistlerin de müdahalesi ile, Lübnan devletinde bir yanıyla feodalizmden kalma bu zümreler siyasi iktidarda ve “devlette” yer alırken, sömürgecilerin dahiliyeti ile varlığını sürdüren kapitalist devletin egemenliği altında da bu zümreler sürekli bir şekilde yeniden üretilirler. Önemli bir nokta olarak bu zümreler, feodalizmden kalma olsa da yeniden üretilerek kapitalist devlet formasyonu içinde yer alırlar. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki Mahdi Amel için devlet ne zümrelerin safi bir siyaseti, ne sadece yerel veyahut koloni burjuvasının bir aygıtıdır. Devlet, Poulantzas’a paralel olarak, sınıflar arası bir güç ilişkisinin sonucudur. 

Bürokrasi ve Siyasi Tımar

Poulantzas’a göre bürokrasi kapitalist iş bölümünün devlet içinde kurumlar aracılığıyla maddi olarak yoğunlaşmasıdır. Aynı şekilde kapitalist devlet ve bürokrasi, zihinsel emeğin kol emeğinden ayrılması üzerine kuruludur. Bu iki temel üzerinde Poulantzas’a göre bürokrasi, bir sınıf değil yapısal bir alandır. Bürokrasiyi oluşturan çalışanların sınıfsal kökeni bürokrasiyi yaratan yukarıda zikrettiğimiz iki temeli aşamayacağı için çalışanların sınıfsal kökeni bürokrasiyi açıklamak için yetersizdir. Bununla birlikte, Poulantzas’a göre genellikle üst kademe bürokratların burjuva bağlantılı, alt kademe bürokratların alt ve orta sınıf bağlantılı olması sebebiyle bürokrasi içinde çatlaklara yol açılabilir. Ancak bürokrasi tamamıyla dönüştürülmez. 

Ayrıca Poulantzas’a göre bürokrasinin kendi dışında bulunanlara karşı elinde tuttuğu en önemli araçlardan birisi de bilgi tekelidir. Zihinsel emeğin bürokraside cisimleşen karmaşık dili yönetenler ve yönetilenler arasındaki mesafeyi yeniden bürokrasi içinde kurumsal hale getirir. Aynı şekilde “bürokratik sır” kavramı da halkı bürokrasiden ve yönetimden uzak kılar, yalıtır. Bu aygıtlara sahip bürokrasi, siyasi iktidar veyahut hükümet, devletin ilişkisel bütünlüğü içinde yetkinliğini arttırdıkça kendi önemini arttırır. Çünkü siyasi iktidar veya hükümet devletin ilişkisel bütünlüğü içinde yetkinliğini arttırdıkça meclisin bu bütünlük içindeki yetkinliği doğal olarak azalır, meclisin yetkinliği azaldıkça siyasi iktidarın nüfuz sahibi olduğu bürokrasinin “teknokratik” egemenliği artar. Teknokratik bürokrasi kendi meşruiyetini de verimlilik, teknik ilerleme ve modernleşme kavramları ile sağlamaya çalışarak, devletin “kurumsal maddiliğini” pekiştirir.

Mahdi Amel’e göre ise bürokrasi yukarıda zikrettiğimiz zümrelere verilen bir siyasi tımardan ibarettir. Çünkü Lübnan’da yerel burjuvazi için ulus altındaki bir “birlik” siyaseti karlı değildir. Karlı olan devletin zümreler etrafında siyasi tımarlarla bölünmesidir. Bunun yanında Lübnan yerel burjuvazisi kolonici burjuva olmadan ayakta kalamaz bu sebeple de kendini siyasette etkin kılamaz durumdadır. Lübnan devletinin zümreler yoluyla var olan parçalı yapısı ve yerel burjuva ile “zümresel” yapının ittifakı aracılığıyla Lübnan yerel burjuvazisi kendini idame ettirebilir. 

Zümresel yapının maddiliğinin oluştuğu yerlerden birisi de bürokrasidir. Bürokrasi kadroları Lübnan’daki üretim tarzında teknokrat özelliğinin yanında zümrelerin kendilerini yeniden ürettikleri birer siyasi tımara dönüşür. Öyle ki hem bürokratik kurumlar bir yanıyla koloniciler, yerel burjuvazi ve zümrelerin arasındaki ilişkisellik ile şekillendirilmiş olduğundan dolayı hem de yerel burjuvazinin devletin ilişkiselliğine tek başına müdahale etmeye kudretinin olmamasından dolayı yerel burjuvazi ve kolonici sermaye bu formasyonda öne çıkan zihin ve kol emeğinin ayrışmasının yanında bürokrasinin zümrelere tımar şeklinde dağıtımıdır. Amel’e göre Lübnan yerel burjuvazisinin hegemon kanadı finans sermayesidir. Bu durumda Lübnan’daki bürokrasi bir yanıyla da zümrelerin üzerinde mücadele ettiği siyasi tımarlardan oluşur.

Türkiye üzerine bu kavramlarla konuşabilir miyiz? 

Öncelikle Mahdi Amel’in “zümresel yapı” kavramının, kendisinin de açıkladığı şekilde, Lübnan’a has olduğunu vurgulamak gerekir. Aynı şekilde Poulantzas’ın da genel bir devlet teorisinin imkânsızlığını belirttiğini ortaya koyalım. Ancak Lübnan’daki veya Fransa’daki özgül durum, tamamen özgül koşulların ürünü değildir. Özgül olan yerel burjuvazinin, kolonici sermayenin ve feodal kökenli zümreciliğin ilişkilenme biçimidir. Yoksa bu kategorilere benzer ve yakınsayan yapılar dünyanın diğer yerlerinde de bulunabilir. Eğer ki bir bölgedeki durumu tamamen özgül kabul edersek hiçbir yerdeki siyasi ekonomik gelişmeleri konuşamaz, bir bölgedeki her yapıyı özgül kabul etmek zorunda kalırız. Bu noktada önemli olan burada zikrettiğimiz kavramların Türkiye’ye birebir uygulanması değil, Türkiye’nin kendi koşulları ile kaynaştırılarak dönüştürülerek yeniden üretilmesi ve düşünülmesidir. 

İlk bakışta ulus, zümre ve Türkiye 

İlk olarak Türkiye’nin ulus-devlet kavramıyla ilişkisine bir bakalım. Türkiye’deki kapitalist devlet, Poulantzas’ın da zikrettiği üzere, sınıflar arası bir güç ilişkisi olarak ortaya çıkar. Böylelikle de kendi içinde çelişkili özel çıkarlara sahip burjuva iktidar bloğu içinde yer alabilir, kendi sınıfsal devamlılığını hegemonik fraksiyon (tekelci sermaye) ile sağlayabilir. Ancak burada Türkiye’yi sadece bu tanım ile inceleyemeyeceğimiz husus Türkiye’deki kapitalist ulus-devlet formasyonunun bir miktar farklı şekilde kurulmak zorunda kalmış olmasıdır. Çünkü Poulantzas’ın zikrettiği “ulus” kapitalist devlet tarafından devletin üzerine kurulu olduğu coğrafya üzerinde aynı hedefe, aynı ulus tahayyülüne doğru propaganda edilir. Ancak Türkiye’de durum farklıdır.  

Türkiye’de coğrafya bağlamında ulus tahayyülünü yerleştirmek mümkün olmamıştır. Çünkü Türkiye devleti Kürdistan coğrafyasında Poulantzas’ın kapitalist devletinin ulus anlayışını yerleştirmek yerine – her ne kadar bu ulus anlayışına yakınsayan kimi taktikler olsa da – Kürdistan’ı olduğu gibi bırakarak, Kürdistan’da özel baskı/entegrasyon aygıtlarıyla yapısal olarak tam da devletin stratejik alanın ortasına yerleştirir. Bir başka deyişle devlet Kürdistan’daki  mücadeleyi de kendi kurumsal maddiliğiyle sürekli biçimlendirmeye çalışan bir politika geliştirmiştir. Her ne kadar Poulantzas kapitalist devletin ulus anlayışının azınlıkların katliama ve ezilmeye sebebiyet verdiğinden bahsetse de, Türkiye’de bu durumu aşan olgu Kürdistan coğrafyasının bu politikanın bir kurbanı haline gelmekten ziyade, kurban olmayı aşması ve kapitalist devletin ulus formasyonunu dönüştürmesidir. Bu sebeple Türkiye’de ulus, batıdaki bireyleri yalnızlaştırıp sonrasında kendine angaje ederken, Kürdistan’da bu politika orada yaşayanların görülmemesi vasıtasıyla ulus devlet içinde aktör olamamasına, ancak aynı zamanda Kürdistan’da kendine dair bir ulus düşüncesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 

Türkiye’nin zümre kavramı ile ilişkisine baktığımız vakit karşımıza çıkan tablo Lübnan’dan oldukça farklıdır. Türkiye fiziken koloni yönetimi tecrübesini hiç yaşamamıştır. Bunun yanında Türkiye burjuvazisi siyasete etki edebilecek bir konuma da sahiptir. Bu durumu anlamak için şirketlerin milyarlarca dolarlarının bir gecede silinebilmesine, işçi grevlerinin nasıl şekillerde patronlar lehine bastırıldığına ve devletin Suriyeli göçmenleri nasıl grev kırıcı nitelikte kullandığına bakmak yeterli olacaktır. Ancak Türkiye burjuvazisinin emperyalizm ve kolonicilik ile kurduğu bağ burada unutulmamalıdır. Buradan hareketle Türkiye burjuvazisinin devletin ilişkisel bütünlüğü içinde siyasete etki edebilecek kadar yetkinliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bunun yanında Amel’in belirttiği zümrelerin feodal kökenlerini de Türkiye’de bulmak oldukça zordur. 

Tüm bunların yanı sıra, Türkiye’de burjuva fraksiyonları, örneğin sanayi burjuvazisi, emperyal sermaye ile ilişki kurmadan büyüyememektedir. Örnek vermek gerekirse büyüyebilmek, oyun sahasında kalabilmek ve birikim yapabilmek için Ford, Leonardo veya Siemens gibi “emperyal” sermaye olarak nitelendirilebilecek şirketlerle işbirliği içinde olmak, onların yanında yükselmek durumunda kalmaktadır. Bu firmaların yanında Türkiye’nin coğrafi konumu sebebiyle Türkiye’de nakliyat ve enerji sektörü de büyük üreticilerden alıcılara mal ulaştırmak konusunda da büyük üreticilerle ve dahi emperyalist sermaye ile ilişki içinde kalmak durumundadır.

İşte bu durum Türkiye’deki sermaye klikleri arasında rekabete yol açmaktadır. Çünkü Türkiye’de sermaye, sermaye elemanlarının birbiri ile rekabetini belli ortak zeminlerde sürdürebilecekleri bir tarzda değil, rekabetin eşitsiz bir biçimde devam edegeldiği şekilde örgütlenmiştir. Taşra’dan gelerek küçük burjuva mesabesinden üst sınıf burjuvaya yükselen bu taşra kökenli sermayedarlar, büyük sermaye oyuncuları ile  – bir başka deyişle emperyal sermaye ile – ilişki kurarak yükselmenin fırsatlarını kollamaktadır. Aynı zamanda mevzu bahis Taşra sermayesi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yukarıda zikrettiğimiz emperyal sermaye ile ilişki kurma imtiyazına sahip olan yerleşik sermaye, rekabet halindedir. Bu rekabetin gerçekleştiği ilişkisel zemin devlet iken, rekabetin düzenleyicisi olarak ortaya çıkan hükümet veya siyasi iktidar bu tabloda bir aktör olarak yer alır. Aynı zamanda hükümet aktörü Türkiye burjuvazisinin emperyal sermaye ile ilişki kurmasında da etkindir. 

Ancak zümre kavramı aslında devletin içinde oluşan bu bütünlüğün aldığı şekille de alakalıdır. Milli burjuvazinin Emperyal sermaye ile ilişki kurmasını sağlayan hükümet, Türkiye Devleti’nin son formasyonundan itibaren aslında bir kültürü de taşımaktadır. Nitekim bu ilişkisel bütünlükte var olan hükümet, aynı zamanda aynı kültürü propaganda eden, aynı kültür içerisinde zihnini inşa etmiş bir gruptan oluşmuştur. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına baktığımız zaman, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar şekillenmiş bir zihin dünyası ile karşı karşıya kalırız. Bu zihin dünyasından etkilenenler Cumhuriyet’in kurucu kadrolarını oluşturmuşlardır. Buradan hareketle işaret ettiğimiz zihin dünyasının bir çıktısı olarak Kemalizm, sadece kurucu devlet ideolojisi değil, aynı zamanda hükümetlerin bir kültürle organize olmasını sağlamıştır. Çünkü Kemalizm, ne safi bir ideoloji olarak düşünülebilir, ne de sadece yerleşik bir kültür olarak görülebilir. Cumhuriyet kadrolarının hem kökenine hem de hareket tarzına baktığımız vakit, köy enstitülerinden şapka inkılabına bu zihnin kültürleşmesini görmekteyiz. Bu kültürleşme yeni cumhuriyetin formasyonu sırasında gerçekleştiği için kendi karşıt kültürünü de yaratmış, Cumhuriyet ile kültür iç içe geçmiştir. 

Amel’in zümre kavramı ile burada işaret ettiğimiz kültür kavramı arasındaki fark, zümrenin yerleşik feodal bir kültür kökeninden gelerek, kolonici güçlerin şekillendirdiği Lübnan Devleti’nde maddi olarak yer sahibi olmalarıdır. Zümreler bürokraside bloklar halinde hegemonya mücadelesi verir. Kültürün ise feodal kökenlerden ziyade bir zihin dünyasından çıkmış olması, feodal bir zemine sahip olmaması ve aynı zamanda Türkiye Devleti’nin emperyalistlerce bu kültür zemininde şekillendirilmemiş olması sebebiyle zümre kavramı kadar katı değildir. Bir kültüre sahip siyasi ve bürokratik aktörler diğer siyasi ve bürokratik aktörler ile anlaşabilir hatta bir siyasi veya bürokratik aktör başka bir kültüre katılabilir. Ancak Devlet’in kuruluşundaki bu kültürleşme alışkanlığı hem tüm siyasete hem de tüm topluma sinerek siyaset sahasını aynı zamanda kültür kavramı üzerinden şekillendirir. Nitekim burjuva ittifakları veya birlikleri bile en azından siyasi sahada bir kültür eki alır. (MÜSİAD veya TÜSİAD gibi) Siyasi iktidarın “kültürü” – zümre kavramına benzer şekilde- yine bürokrasinin üst makamlarını bu kültürle ilişki kuranlar arasında bölüştürmeye çalışır. 

Poulantzas nasıl ki ulusun içerisinde gerçekleşen halkçı mücadelelerinin ulus kavramı içerisinde polarize olacağını vurguluyorsa, Amel nasıl ki sınıf mücadelelerinin zümreler içerisinde sıkışıp kaldığının altını çiziyorsa, Türkiye’de de toplumsal mücadele hem ulus hem de kültür ile bölünür. Türkiye’deki şekliyle ulus toplumsal mücadeleyi bölerken, aynı ulus politikasının uygulanabildiği yerlerde ise kültür, öne çıkarak her toplumsal mücadeleye bir kültürel kimlik atamaya çalışır. Bu anlamda kültür, kendisini temsil eden büstlerden, bayraklardan, yasalardan veyahut televizyon kanallarından ziyade siyasi partilerde cisimleşen bir maddilik olarak devletin ilişkisel bütünlüğünün bir parçasıdır. Kültür kavramı devletin ilişkisel bütünlüğünün de bir parçası olarak, hem siyasi iktidarın devletin ilişkisel bütünlüğü içerisindeki siyaset tarzını hem de mücadelelerin bölünmesini sağlar. Bu yolla da Türkiye’nin bir şekilde Kapitalist devlet formasyonuna dahiliyetini sağlar. 

Türkiye’de devletin ilişkisel bütünlüğü 

Türkiye’de kapitalizmin şekillenme süreci aslında devletin ilişkisel bütünlüğü kavramının güzel bir örneğidir. Öyle ki Türkiye coğrafyasında kapitalistleşme süreci hem siyasetle hem de emperyalizmle, hem ulusla hem de kültürle ile iç içe bir süreç içinde gelişmiştir. Bu bağlamda önümüzdeki paragraflarda devletin ilişkisel bütünlüğü kavramına atıflar yaparak birkaç örnek olayı zikredeceğim. 

İttihat ve Terakki’nin 1912 yılından itibaren uygulamaya başladığı Milli Burjuvazi yaratma projesi bir Türk burjuvazi sınıfı yaratma amacını taşıyordu. Buradaki kavramları 1912 bağlamında okursak, Türk burjuvazisi veyahut Milli burjuvazi kavramı hem sermaye içerisindeki kuvvetsiz bir grupçuğu, hem siyasi bağlamda İttihat ve Terakki’nin ilişki kurarak dayandığı bir fraksiyonu, hem o dönemde emperyalist sermaye ile ilişki kurma imtiyazından mahrum bırakılmış bir topluluğu imlemektedir. Aynı şekilde İttihat ve Terakki içindeki bölünmenin de bir parçasıdır. Çünkü bu proje özellikle 1912 yılından sonra bürokrasi yoluyla İttihat ve Terakki içindeki hegemon kanadın eliyle yürütülmüştür. Aynı zamanda o dönemin etkin ideolojisi olan Sosyal Darwinizm’in etkisiyle buradaki “Milli Burjuvazi” kavramı feodal düzende kalan diğer halklardan (Araplar ve Kürtler) bir ayrışma çabasına da işaret etmektedir. Bunun yanında İttihat ve Terakki aynı zihin dünyasından çıkmış ve kadrolaşmış bir kültüre de sahip olması, burjuvazi ile geliştirilen bu ilişkide “kültürün” yerini göstermektedir. 

Bu kapitalistleşme süreci, 1. Dünya Savaşı ile bölünmüş olsa da aynı zamanda 1. Dünya Savaşı “kapitalist devlet” formasyonunun sağlanabilmesi için de bir alan açmıştır. Mustafa Kemal hükümetinin organize ettiği Milli İktisat Kongresi de aslında bu siyasetin bir çıktısıdır. Nitekim bu kongre ve Kara Kemal ve Kara Vasıf’ın öncülüğü ile düzenlenen bu kongrenin katılımcıları, sınıfsal olarak İttihat ve Terakki’nin hedeflediği Milli Burjuvazi kategorisine oldukça uygundur. Kongrenin çıktıları sonucunda hem Türkiye’nin tercih ettiği yol  nüanslarıyla beraber kapitalist bir ekonomi iken, kongre yeni cumhuriyetin öncü kadrosu eliyle düzenlenmiştir. Aynı zamanda kongrenin kararlarına baktığımızda Türk kavramının ekonomik bir amil, Türkiye halkı  kavramının ise vatandaş olarak konumlandırılması aslında tesadüf değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz ayrışma çabasının da bir göstergesidir. Aynı şekilde kongre o dönemlerde Cumhuriyet kadrosu içinde askerlik, benzer siyasi görüşleri paylaşma gibi ortak özellikleri olan, aynı zamanda ortak kültürden yetişen ve bir manada gruplaşan birtakım elitlerin güdümünde organize edilmiştir. 

Son bir örnek olarak, şu anda cari olan tartışmalara bakalım. “Yerli ve milli” kavramı bugünkü hükümetin bir sloganı olarak ortaya çıkmıştır. Bir açıdan bu iktidarın da uzun sureli hükümet tecrübesi devletin ilişkisel bütünlüğüne yeni bir kavram olarak “Yerli” kavramını eklemeye çalışmıştır. Bu noktadaki “Milli” kavramı aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yukarıda işaret ettiğimiz kapitalist devlet formasyonunu işaret etmekle birlikte “Yerli” kavramı siyasi iktidarın devletin ilişkisel bütünlüğüne dahil etmeye çalıştığı bir politikayı imler. Yerli kavramı AKP iktidarının ülkede sağlayabildiği en büyük kültür havzasını işaret ederken, aynı zamanda taşra sermayesinin de yerli oluşunu vurgulayarak halk gözünde siyaseti tamamıyla kültür sahasına sokmaya çalışır. Ancak bu durum bir yanıyla sadece bir “ideoloji ve baskı” politikasına sıkıştırılamaz. Bu durum yukarıda işaret ettiğimiz kültür olgusu sebebiyle gerçekleşir ve sürekli yeniden üretilir. Yani devletin içinde veya arkasında ellerini ovuşturarak her şeyi kültürel hale getireceğiz diyen bir gruptan ziyade kültür, devletin ilişkisel oluşuna sinmiş bir durumdur. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yukarıda işaret ettiğimiz ilişkisel bütünlük zaman içerisinde oturmuş, yeni cumhuriyetin dünya çapında tanınması ile birlikte Türk burjuvazisi/ Milli Burjuvazi emperyal sermaye ile iş yapabilme imkânına kavuşmuş, her ne kadar hükümetin ani müdahaleleri olsa da Türkiye’de burjuvazi gelişmiştir. Burada da “devletin” ilişkisel bütünlüğünü görmemiz mümkündür. Öyle ki burjuva düzeninin, kapitalist düzenin kurulması ve devamlılığı için devlet, hükümetin ve burjuvaların etki ederek geliştirdiği stratejik ilişkisel bir alan halindedir. Başka bir deyişle Türkiye devleti de üretim ilişkilerinde kurucu bir role sahiptir. 

Mücadele biçimleri 

Tüm bu çıkarımların sonucunda, Poulantzas devlet denen olgunun içinde de var olarak bürokrasinin halklaştırılmasını ve doğrudan demokrasiyi savunur. Bir başka deyişle, kapitalist devletin maddiliği halkçı güçler tarafından çözündürülmedikçe kapitalist devlet formasyonundan çıkılamayacağını, bu formasyon çözünmedikçe sosyalist bir devrimin getirdiklerinin, devlet ilişkilerinin devrim öncesi kapitalist yapılanmasından dolayı sosyalist devrimin sonrasında yozlaşacağını savunur. Ancak ulus meselesinin halkçı mücadeleleri ulus kategorisine sıkıştıran bir yanının da olduğunu vurgulayarak bu meselenin de çözümünün de devletin halk elinde çözündürülmesi ile ortaya çıkabileceğini ifade eder. 

Mahdi Amel ise, zümrecilikten arındırılmış bir alan olarak mücadeleyi örmeyi teklif etmektedir. Ona göre zümrecilik devletle birlikte var olduğu için devlet iktidarının bu işaret ettiği mücadele zemininde hem devlet hem de zümrecilik çözünebilir. Bir başka açıdan işçi bilinci üzerinden inşa edilen yeni bir zümrenin zümrecilik sistemini parçalayabileceğini iddia eder. Bu bilinci ise yerellik ve yerelleşme siyaseti ile kurmayı hedefler. Böylelikle zümreciliğin sığındığı alan kapsanarak işçilik bilinci etrafında halk örgütlenebilecektir. 

Buradan yola çıkarak bu topraklarda uygulanabilecek mücadele biçiminin fiili, halk ve halk kuvvetleri nazarında meşru bir güç siyaseti olduğunu iddia etmekteyim. Yukarıda işaret edildiği üzere ulusun ve kültürün – aynı zamanda devletin – dışında bir mücadele düşünmek imkânsızdır. Bu sebeple de devletin bu formasyonunda manevra mücadelesi vermek zorlaşır. Bence bu noktada uygulanabilecek mücadele biçimi ulus ve kültürler arasında ayrıksı imiş gibi gözüken alanları mücadele edenlerin fiili karşı çıkışlar ile (protestolar, eylemler veya konferanslar gibi) bedenleriyle bulanıklaştırması, bunu yaparken de siyasi iktidarın hegemonyası altındaki devlet aygıtları ile güç ilişkisi geliştirmesidir. Burada önemli olan adım, güç ilişkilerinde bir mevzi elde etmek, devlet aygıtlarının ve bürokrasinin halk muhalefeti ile halk elinde çözündürülmesini sağlamaktır. Bir başka deyişle devletin stratejik alanında var olan bürokrasinin ve siyasetin karanlık koridorlarına ve anlaşılmazlığına karşı, işçileştirilenlerin ortak adı olan halkın elinde bürokrasinin ve siyasetin dağıtılmasına yönelik mücadeleler örmek elzemdir. Çünkü devlet üretim ilişkilerinde kurucu bir role sahiptir. 

Sonuç yerine 

Bu yazımda göstermeye çalıştığım temel nokta, bu iki teorisyenin kavramlarını Türkiye düzleminde kullanabilmenin yolları idi. Görüldüğü üzere bu kavramlar ile bu toprakların özgül koşulları ile harmanlanarak bir analiz oluşturabilmemizi mümkün kılıyor. Nitekim bu yazıyla Poulantzas’ın ulus kavramından ve Amel’in zümre kavramından hareketle bu toprakların koşullarını konuşmamıza imkân veren ulus ve kültür olmak üzere iki kategori geliştirmiş olduk. Serimizin ikinci yazısında bu kavramları güncel siyasete uygulamaya çalışacağım. 

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin