Ölümdür Yürünülmeyen

BEDRİ SOYLU

Gezmek, yürümek, yolda olmak üzerine bazı şeyler öğrendim. İnsanın konfor alanlarından çıkarak daha önce gitmediği yerlere doğru yola koyulmasının bence iki çok makul sebebi var. Birincisi, insanın yola çıktığında keşfetmeye veya ulaşmaya çalıştığı şey, bilinmeyen dünyalardan, hayatlardan ve coğrafyalardan çok kendisidir. Kişi yola çıkarak, aslında kendisine doğru ilerlemeye çalışır.

Öğrendiğim diğer şey ise ilkiyle biraz ilişkili. Kişi yolculukları sırasında gerçekte neye ihtiyacı olduğunu öğrenir. Eve döndüğünde ise bu keşfettiği eksikliği gidermeye çalışır. Şu aralar aklıma düşen üçüncü bir sebepten de bahsedeceğim.

Bu arada bir parantez: Evsizlik insanın tabiatına aykırı bir şey. Birileri “insanın tabiatı yoktur” diyebilir ancak bence bütün canlı türlerinin buluştuğu ortak bir refleks var. Her canlı kendisini güvende ve konforlu hissedeceği bir yere ihtiyaç duyar. Ev mefhumu böyle bir şey. Yani eve mutlaka geri döneriz ya da dönmek isteriz. Tercih nedeniyle ortaya çıkan evsizlik halleri, esasında birer patolojik görüntüdür.

Son zamanlarda yola çıkmaya dair aklıma takılan diğer çıkarım da şu: Gezme veya yürüme edimi bir kaçış biçimi olabilir. Hareket halinde olmanın sağladığı dinamizm kişiye durağanlık nedeniyle yapılabilecek eleştirilerden ve tespitlerden uzaklaşma imkânı sağlar. Ya da insanın durağanlıkla baş edemeyecek hale gelmesinin önüne geçmenin en kolay yolu hareket etmektir.

Belki de bunların üçü de yolda olma ediminin içinde bir şekilde yer alıyordur. Herkes için farklı oranlarda bir karşılığı olabilir. Yukarıda saydıklarım üzerine kafamda henüz net bir şema çıkarabilmiş değilim. Günün sonunda oldukça içe dönük bir yorumsama alanı. Merakım sürüyor. Bunların dışında, yolda olmaya dair bazı dışa dönük görüntülerden bahsedeceğim.

***

Yürümenin kendisi büyülü bir faaliyet. Yürümenin büyüsü, hem onu izleyenler üzerinde yarattığı etkide hem de yürüyüşçünün yola çıkma maksadında saklıdır. Gerçekten somut etkileri olan bir büyüden bahsediyorum.

Maksat demişken aktarmam gereken bir hadis var. Rivayet zincirinin ilk halkasında yalnızca Halife Ömer bulunmasına rağmen sahih kabul edilen bir hadis bu. Hadis şöyle:

“Ameller niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”

Burada kastedilen amel, hicret. Hicret bir yürüme ve yola çıkış edimi. Tahammül edilemez hale gelen bir şehirden kitlesel bir kopuş yolculuğu. Niyet, burada yalnızca istek değil, arzunun belirli bir amaca yönelmiş biçimidir. Buradan yola çıkarak şunu diyebiliriz: Yürüyüş, kendisine yön veren niyete göre anlam kazanır. Ve bu hadise göre arzunuzla ilişkili bir yürüyüş sizi bir şekilde varmak istediğiniz şeye ulaştırır. Ben buna iman ediyorum.

Werner Herzog’un Buzda Yürüyüş adlı bir kitabı var. Büyülü bir yürüyüş anlatısı. Herzog Alman sinemasının en önemli eleştirmenlerinden, hocası ve arkadaşı Lotte Eisner’in Paris’te felç geçirdiğini öğrenir. Bunun üzerine 1974’ün sonbaharında yanına sadece sırt çantasını alarak Münih’ten Paris’e yaklaşık üç haftalık bir yürüyüş gerçekleştirir. Arkadaşının ölmemesini arzulayarak. Herzog, eğer Münih’ten Paris’e yürürse Eisner’in iyileşeceğine inanmıştır. Eisner Nazi iktidarı nedeniyle Paris’e taşınmak zorunda kalmış bir sinema eleştirmenidir. 1936’da kurulan Cinémathèque française’in önemli isimlerinden biridir. Eisner 1983 yılında ölür. Bu tecrübeden ilhamla benzer hikâyelerin anlatıldığı bazı Hollywood filmleri de yapıldı. Belki kitaplar da yazılmıştır.

Bireysel yürüyüşte kişinin kendisini dönüştüren niyet, kitlesel yürüyüşte ortak bir iradeye dönüşür. İnsan tek başına yürüdüğünde kendi hayatına müdahale eder; başkalarıyla birlikte yürüdüğünde ise dünyaya. Şimdi toplumsal etkisi olan yürüyüşlerden de bahsedebilirim.

Anlamlı bir örnek olarak Tuz Yürüyüşü’nü (Dandi Yürüyüşü,1930) verebiliriz. Hint alt kıtasının mutfağında tuz az kullanılır. Sömürge dönemlerinden kalma bir görüntü. Hâlâ sürüyor bu. Tuzun kıtlığı nedeniyle mutfaklarında bol baharatlı köri sosları gelişir. Tuz üretimi sömürge yönetiminin en önemli gelir kaynaklarından biridir ve ciddi şekilde denetlenir. Tuz sömürge koşullarında yaşayan halka pek yakıştırılmaz. Tuz üretimi için yüksek vergiler uygulanır. Hindistan’ın bağımsızlık yolculuğunun en önemli momentlerinden biri, sömürge yönteminin izin vermediği bu kitlesel yürüyüştür. 24 gün sürer ve yaklaşık 385 km yürünür. Dandi’ye vardıklarında sömürge yasasını ihlal ederek tuz üretirler. Sonrasında Gandi’nin Kongre Partisi, Dharasana Tuzlası’nda satyagraha (şiddetsiz eylem) planlar. Yürüyüşçüler hiçbir şiddet eylemine başvurmazlar. Binlerce kişi tutuklanır. Yoldayken sopalarla dövülürler. Düşenler kalır, kalanlar yine yürür. Gandi eylemi tamamlayamadan tutuklanır. Olay bütün dünyada büyük tepkilere neden olur. Hindistan halkı bağımsızlık yolunu yürüyerek açar.

Siyasi anlamı olan bazı başka yürüyüşler de geliyor aklıma, konuyu uzatacağı için sadece sıralayayım: Çin Komünist Partisinin hayatta kalmasını sağlayan ve Mao’nun parti içindeki yükselişinde belirleyici olan Uzun Yürüyüş (1934 -1935), Özal iktidarının devrilmesi gibi sonuçlara da hizmet eden Zonguldak’tan başlayan Büyük Madenci Yürüyüşü (1991), bazılarınca bir anti-emperyalist karşı duruş anlamları yüklenen, her yıl 20 milyona yakın insanın Necef’ten Kerbela’ya yaptığı (yaklaşık 80 km) Erbain Yürüyüşü, Hz. Muhammed’in Hicreti (622), Gazze’deki katliamı dünyanın gündemine taşıyan Küresel Sumud Filosu’nun yürüyüşü, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü… Liste pekâlâ uzatılabilir.

***

Yürümenin, yürüyüşün, gezmenin, yolda olmanın benzer kimyaları var. Kitlesel bir edimle bireysel bir edim elbette farklılıklar taşıyor ancak bu iki görüntünün buluştukları bir yer var: Yola çıkan her kişi yolda mutlaka dönüşür ve yolda olmanın mutlaka dışsal etkileri olur. Çünkü karşılaşılan şeyler üstesinden gelinmesi gereken şeylerdir. Ve yürüyüşe ivme katan olaylardan faillerin etkilenmesi kaçınılmazdır. Öyle ya da böyle dönüşmek ve bir içsel keşif hali yaşamak kaçınılmazdır.

Her yolculuk bir arzunun izharıdır. Oruç Aruoba Yürüme kitabında şöyle söyler: “Yol kendine bir yer bulamamış kişinin özlemidir.” (s. 69) Aynı kitaptan bir alıntı daha yapayım:

“Belirli bir yol arayan kişi için en büyük tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’ arayabileceğini (hatta, bulabileceğini) sanmasıdır – çünkü yollar bulunmaz: yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur – onlar, bulunur; artık, yürünmez..”  (s.76)

Yazı uzadı. Anlatmak istediklerimi biraz aktarabildim. İsmet Özel ile bitireyim:

“Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
kökten dallara yürüyen sular gibi
yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne
yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir
dağların esmer ve yaban telaşından kurtula diye
torna tezgahlarında demir.
Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen
yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri
kanla dolar pazuları tarladakinin
hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki
gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm
yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri.”

Aynı Adam, İsmet Özel

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin