Bonapart’ın Hayaletleri

BEDRİ SOYLU

Kahire’de El-Rifai Camisinin yanında Sultan Hasan Camisi var. Bu iki görkemli yapı Selahattin Kalesi’ne bakıyor. Her açıdan etkileyici görünen yapılar. Caminin yanında durup yol haritamı düşünürken duvarında top güllesi izlerini fark ettim. Kaleden fırlatılmış gibi duruyorlardı.  Caminin önünde beklediğim sırada oradan geçen bir Mısırlı top güllelerinin Napolyon işgali zamanında camiye zarar vermek için fırlatıldığını söyledi. Topu fırlatanlar camideki ihtişamı kıskanmışlar, öyle demişti. Napolyon Bonapart dünya tarihi açısından etkisi pek tartışılamayacak birisi ancak açıkçası o sıralar odağımda ve gündemimde değildi. Herkes gibi, çoğu yerde kendisiyle karşılaşmış olmama rağmen…

Geçenlerde Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmış olan David A. Bell’in yazdığı Napoléon: Kısa, Büyüleyici Bir Hayat adlı biyografiyi okuduktan sonra kişisel karşılaşmalarımı ve anlamlı gördüğüm değinileri fragmanlar halinde yazmayı istedim. Bu yazıda Napolyon’un hayaletlerinin bazı görüntülerinden bahsedeceğim.

Trafalgar ve kısa bir giriş

Emsallerine göre görece küçük olsa da Londra’nın merkezi Trafalgar Meydanı’dır. İlk gittiğimde neden bu şekilde adlandırıldığını bilmiyordum. İsmin kökenini öğrenince hak verdim. Bir deniz imparatorluğunun teşekkül momentlerinden birine değen önemli bir zaferin adıymış.

İngilizler Napolyon’u pek sevmez. Yükselen Fransa’nın karşısında en etkili güç olarak Britanya Krallığı belirmiştir. Tarih, Saint-Domingue’deki yenilgi sonrasında Kuzey Amerika tasarısı çöken ve Britanya ile savaşa hazırlanan Napolyon’un Louisiana Bölgesi’ni (mevcut ABD’nin orta bölgelerinin neredeyse tamamı) biraz da yaklaşan savaşı finanse etmek için ABD’ye sattığını yazar. İngilizler karada neredeyse asla yenilmeyen bir kumandan olarak yarattığı tehdit nedeniyle, bu savaş makinesinden oldukça korkarlar. Trafalgar deniz zaferinin hâlâ görkemli bir anma konusu olması bundandır. Kıta Avrupası’nda ayak basılmadık yer bırakmayan Napolyon’un denizden gelmesinin önüne geçilmiştir. Trafalgar Zaferi, deniz ve ticaret imparatorluklarının küresel egemenliğinin önemli bir nişanı sayılır. İngilizler ayrıca Napolyon’un cezalandırılması sürecinde doğrudan yer almışlardır. Dünyanın en izole adasına, Saint Helena’ya sürgünü bir İngiliz gemisiyle olmuştur. Haliyle İngiliz tarih anlatısında Napolyon çoğu zaman tahfif ve karikatürleştirmeyle ele alınır. Kendisini Fransız Devrimi’nin temsilcisi gören Napolyon da Fransız Devrimi de bu tahfiften nasibini alır. Dönemi için ortalama bir boya sahip olmasına rağmen kısa boyluluğunun bir mizah konusu olması biraz da bu propagandanın neticesidir diyebiliriz. Kendisini bir şekilde Fransız soyluları sistemine katabilmiş olan İtalyan asıllı ve taşralı bir avukatın oğlu olmasına rağmen bütün Avrupa’nın savaş ve siyaset dehasından ürktüğü, bir düzeyde saygı beslediği ve izole etmek zorunda kaldığı biri olarak ölmüştür.

Napolyon, Fransa solu için de devrimin mirasına ihanet ettiği için bir düzeyde haklı olarak hak ettiği kadar öne çıkarılmak istenmeyen bir figürdür. Fransa devrimler tarihi anlatılırken Napolyon ile başlayan İmparatorluk dönemi devrimden bir sapma olduğundan etkisi pek büyütülmez. Biyografiyi okuduktan sonra bu iki gürültünün etkisinden rahatsız oldum. Çünkü hem siyasetin hem düşünce tarihinin hem de edebiyatın hemen her yerinde hâlâ Napolyon etkileri sürüyor ve bunu büyük puntolarla konuşabiliriz.  

Kendisi tartışmasız şekilde kara savaşlarında bir dâhidir, ekibi sürekli değişse de kara savaşında neredeyse yenilmez. Kimi görüşlere göre ordusunun zayıflığına rağmen bazı talihsizlikler yaşanmasaydı Waterloo’da bile yenilmeyebilirdi. 1812’de Moskova’nın yandığı uzun seferinden sonra yaklaşık 650 bin kişilik olan ordudan 85 bini kadarının dönebildiği söylenir. Günün sonunda muharebelerde üstün gelmesine rağmen, stratejik hataları nedeniyle büyük bir kayıpla döner. Ruslar tam anlamıyla kazanamasa da General Kutuzov’un dehası ve serflik statüsü ile yaşayan Rus köylüsünün fedakârlığı bu seferden sonra yüceltilir.

Savaş durumunu siyasi yükselişleri için çok iyi kullanabilen bir siyasetçi olmasının yanında, devrimin etkisiyle siyasal alanda kendine yer bulan Fransız köylüsünü kazanmayı kolaylıkla becerebilmiştir. Birçok olumsuz koşulda yaptığı kritik müdahalelerle rüzgârı kendi lehine döndürmeyi neredeyse hep başarabilmiştir.

Ayrıca edebî yeteneğinin de güçlü olduğu söylenir. Topçu okulunda okurken, Fransızlar için Korsika’dan gelen bir taşralı olarak görülmesi ve aksanlı Fransızcası, kitaplarla güçlü bir bağ kurmasına neden olur. Valéry onun savaşa ve siyasete bulaşarak sahip olduğu edebi kabiliyetlerden insanlığın mahrum kaldığını yazar.

Burada kişisel meraklarımın peşinde koşarken önemsediğim ve karşılaştığım bazı Napolyon etkilerini anlatacağım. Bu etkilerin modern siyasetten ulus teşekküllerine, tarihten savaş mekaniğinin evrimine kadar çokça yerde konuştuğumuz birçok başlıkla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu yazının bağlamı bu şekilde dar.

Mısır’a ve Arap modernleşmesine dair

Mısır tarihine baktığımda Napolyon Bonapart’ın yaptıklarına değen bazı heyecan verici şeyler de öğrendim. Kahire’deyken askeri tarihini anlatan müzeyi gezmiştim. Ayrıca geziden sonra birkaç Mısır tarihi kitabı okumuştum.

Seferin en kalıcı sonuçlarından biri, Fransız askerinin bir kale inşaatı için çalışırken tesadüfen Rosetta Taşı’nı bulması sonrasında oluyor. Bu meşhur taş Fransızların Rosetta dediği Reşid kasabasında bulunuyor. Grek hanedanlıkları döneminde, o dönemde Mısır’da cari olan iki farklı dilde ve üç farklı yazı sisteminde yazılmış bir kutlama metni, bir geçiş dönemi yazıtı… Bu yazıt ile birlikte, hiyerogliflerin okunabilmesi sağlanıyor ve Eski Mısır’ın binlerce yıllık tarihi ancak 1822’den sonra yeniden okunmaya başlanıyor. Bilinen bütün Mısır tarihi sonrasında baştan yazıldı. Mısır tarihi üzerine yapılan kazılar ve çalışmalar sürüyor ve ilgilisini heyecanlandırabilen farklı keşifler sürüyor.

Elbette başka birçok etkiden söz edilebilir ancak beni heyecanlandıran diğer bir etki şöyle: Napolyon sonrasında, İngiltere etkisi hâkimken 1805’te Mısır’a vali olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Napolyon döneminde Mısır’a gelmiş olan Fransızlarla birlikte bir modernleşme hamlesine girişir. Ordunun modernleşmesi için Müslüman olduktan sonra Napolyon ordusunda savaşmış eski bir subay olan Süleyman Paşa el-Faransavi (Joseph Seve – Fransız Süleyman Paşa) ile çalışır. Bu ordu İbrahim Paşa komutasıyla Kütahya’ya kadar gelir. Mısır’daki Napolyon etkisi sadece ordu düzeyinde değil birçok anlamda modernleşmeyi beraberinde getirir. Hâlâ Arap dünyasının en önemli kültür merkezi sayılan Kahire’de ilk Arapça matbaa da Kavalalı döneminde kurulmuştur. Az bir şeyden bahsetmiyoruz, neredeyse bütün Arap modernleşmesini etkileyen bir şey bu.

Kahire dinî kültürün çok diri olduğu şehirlerden birisi. Hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar gündelik hayatta dindarlıklarını görünür kılmaktan yana oldukça rahatlar. Şehir kesinlikle İstanbul kadar seküler bir yer değil. Böyleyken, kazara ve nadiren denk geldiğim İngilizce bilen ve muhtemelen hiç İstanbul görmemiş olan bir Kahireli kadınla yaptığım konuşmayı aktarmalıyım. Ezher civarında ancak bilet alınarak girilebilen bir park alanındaydık. -Yeşil alan sınırlı olduğundan Kahire’de parklara giriş paralı.- Konuştuğum kişi “İstanbul’da İngilizce konuşulan ortamlar var mı?” gibi gayet oryantalistçe tınıları olan bir soru sormuştu. Yani “İstanbul, Kahire kadar modern mi?” gibi bir soruydu bu aslında. Kafamda böyle oryantalist şemalar asla yok ancak Kahire’de yaşayan ve kendini modern olarak gören birisinin şehirleri içten içe kıyaslaması ve şehirleri bir modernleşme yarışına katması benim için önemli bir bilgi. Açık konuşayım, dinî olan ile seküler olan arasında bir hiyerarşi görmediğimden ya da pek Avrupa hayranı olmadığım için bu gibi şemalar bana günün sonunda komik geliyor. Neyse. Ancak muhtemelen Bonapart’ın Mısır seferi olmasaydı Kahire bugün belki de bu kadar özgüvenli ve güçlü bir kültür dünyası sunamazdı. Ya da bir Kahireli şehrinin kültürel derinliğini İstanbul ile kıyaslayamayabilirdi mesela.

Mısır seferi Britanya’nın Hindistan’la olan deniz ticaretini tehdit etmek için anlamlı bir girişimdi, Napolyon’un imparatorluk yolunda kullandığı bir siyasal aparat olarak da işlevsel oldu. Sefer başarısız olsa da Napolyon’un eli Paris’te güçlendi. Ayrıca seferin bizzat kendisi Napolyon’un Jül Sezar’a hayranlığının açık bir görüntüsünü bize vermişti.

Rusya’ya ve devrim tarihine dair

Sankt Peterburg’da (St. Petersburg) Kazan Katedrali’nde Kazan Meryem Ana ikonası var. Görkemli kilisenin içinde turistlerin önünde kuyruk oluşturdukları bir ikona. Napolyon ordusuna karşı Rus ordusunu komuta eden General Kutuzov’un, 1812 yılında eski kilise yıkıldıktan sonra yeniden yapılan ve bu son haline gelen katedralde yer alan bu ikonanın önünde dua ettiği söylenir. Rusya’nın en önemli koruyucu dinî objelerinden biri kabul edilir. Çariçe II. Yekaterina, sevgilisi Grigory Orlov’la birlikte III. Petro’yu tahttan indirip hükümdarlığını 1762 yılında eski kilisede ilan eder. II. Yekaterina yüzü batıya dönük hükümdarlardandır ve güler yüzlü portreleriyle bilinir. Hermitage’da bol miktarda güler yüzlü portresi var. Britanya kraliçesi Victoria gibi asık suratlı değil. Hermitage Müzesi’nin temelleri onun Avrupa’dan parasını vererek topladığı eserlerden oluşur. Bastırdığı Pugaçev isyanını ve muhtelif kalkışmaları biraz kenarda tutarsak, ılımlı yönetimiyle bilinse de Rusya’nın yönetimine dair dikkate değer fikirleri vardı. Modern imparatorluk ve devlet fikrine dair içinde yaşadığımız çağa ışık tutan şu ifadeler II. Yekaterina’ya aittir: “Rusya İmparatorluğu’nun toprakları dünya üzerinde muazzam bir genişliğe yayılmıştır. Egemen hükümdar mutlak olmak zorundadır; çünkü bu kadar geniş bir ülkeye ihtiyaç duyduğu hızda ve güçte müdahale edebilecek başka hiçbir yönetim biçimi yoktur. Başka herhangi bir yönetim şekli Rusya için sadece zararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun tamamen mahvolmasına yol açar.”

Bu uzun alıntı Rusya’yı anlamanın önemli kodlarını veriyor. Hâlâ cari tespitler… Bahsi geçmişken alıntılamam bundan. General Kutuzov ve ikonaya yine döneyim.

Kazan Katedrali’nde General Kutuzov’un önünde dua ettiği ikonayı görmek için kuyruğa girmedim. Dinsel bir tecrübe için oraya gelenlerin arasında bir turist gözlemci olmak istemedim belki, emin değilim. Mumlukları temizleyen kilise görevlilerine daha çok dikkat kesilmiştim. Her gittiğim kilisede dikkatimi ilk onlar çeker. Kilise çalışanlarında çoğunlukla mütevekkil, sahiplenen, telaşsız ve kendi ritmi olan hareketler gözlemlerim. Her gördüğümde şiirsel bulduğum anlar. Neyse. İkonanın önemini öğrendikten sonra kendime keşke gitmişken uğrasaymışım demiştim.

Rusya ve Napolyon denilince mesele gayet kompleks bir bağlamda işlenebilir. Bunu biraz deneyeyim.

Moskova’da bir zafer takı gibi tasarlanmış olan Smolenskaya metro istasyonu girişindeki yapıya dört tarih işlenmiştir. Tarihi olmasa da gayet eski zamanlardan kalma bir yapı gibidir. Metro durağının üstünde 1612, 1812, 1917 ve 1945 yılları yazar. Bu tarihler Rusya’nın büyük kırılma ve bağımsızlaşma anlarını imler.

1612, “sahte” Dimitri’nin 1610’daki ölümünden sonra Polonyalıların Moskova’da kontrol ettiği garnizonun teslim alındığı yıldır. 1812 Napolyon ve ordusunun, geldikten sonra Moskova’da çıkarılan yangın sonrasında gerisingeri büyük zayiatlar vererek Paris’e dönmek zorunda kaldıkları yıldır. 1917 Bolşevik Devrimi ve 1945 Nazi ordularının büyük kayıplarla yenildiği savaşı imler. Bu tarihler büyük kayıpların da yaşandığı zamanlardır. Ancak ülkeleri bu tarihlerden sonra güçlenerek ayağa kalkabilmiştir. Ruslar bu tarihleriyle birlikte yaşamayı sürdürüyorlar.

Burada 1812’den uzunca bahsedelim. General Kutuzov’un, yaşlansa da savaş konusundaki dehası tartışma götürmeyen Napolyon’un devasa ordusunu coğrafyanın ve soğuğun önünde desteksiz bırakarak yıldırması ve tabir yerindeyse tüketmesi, savaş tarihçiliği açısından kendisinin önemli bir konuma yerleştirilmesine neden olur. Fransız ordusu birçok baskınla, açlıkla, hastalıkla ve tedarik sorunlarıyla birlikte tükenmiştir. Anlatılana göre gelen ordu için Moskova boşaltılır. Napolyon boşaltılmış bir şehre girer. Sonra ahşap yapılarla bezeli şehir Ruslar tarafından büyük oranda yakılır. Napolyon girdiği dipsiz kuyudan çıkamayacağını anlamıştır. Gerisingeri döner. Bu “yenilgisi” onun Paris’teki iktidarını kaybetmesine ve daha sonrasında 1814’te Elba adasına sürülmesine neden olur. Mesela sadece bundan ibaret değil tabii. 1812 yılı Rusya özelinde farklı siyasal görüntülerin de teşekkülüne zemin hazırlar. Napolyon’un Rusya’daki en büyük etkisi o gittikten sonra başlar.

1812’den sonra genç Rus subaylar Batı’ya daha çok gitmeye başlarlar. Napolyon işgali sonrasında üretimi ve etkisi artan Alman romantizminden ve Fransız Devrimi’nin yaydığı fikirlerden etkilenirler. 1812 savaşında büyük fedakârlıklar yapmalarına rağmen serflik statüsü devam eden Rus köylüsünün eşitlik arzusunu daha fazla duyumsarlar. Rus köylüsünün kişilerden çok toprağa bağımlı olan köleliği devam eder. Bu siyasal ortamda büyük oranda asilzade subayların etkisinde olan Dekabrist ayaklanması çar I. Aleksandr’ın ani ölümünden sonra oluşan iktidar zafiyetini fırsat bilerek 26 Aralık 1825’te gerçekleşir. Kalkışma bastırılır. Ayaklananlar büyük oranda asilzade kökenli olduklarından öldürülmeyip sadece sürgünle cezalandırılırlar. Sadece ayaklanmanın beş önderi idam edilir. Sibirya ve Kafkasya seferlerinde bu subaylar daha çok görevlendirilmiştir. Ayaklanmaya katılmasa da Dekabristlerle yakın ilişkisi olan Puşkin de Erzurum’a kadar gelir. Napolyon yenilirken bir şekilde devrimcilik “virüsünü” de bulaştırıp Rusya’dan dönmüştür.

Söz Puşkin’e gelmişken Puşkin’in, Gogol’ün deyişiyle, neden olağanüstü bir hadise olduğundan da bahsedeyim. Modern Rus edebiyatının kurucusu sayılması aslında Rus kültür ve yazın dünyasının birbiriyle neredeyse konuşmayan katmanlı karakterini tek bir edebiyatta mezcedebilmesinden kaynaklanır. Yazılı dil geleneği, yani Kiril alfabesinin taşıyıcısı, gündelik hayatta kullanılan Rusçadan oldukça farklı olan Kilise Slavcası üzerindendir. Rus edebiyat çevreleri de masalsı bir geleneğe yaslanan halk Rusçasından uzakta bir dünyada yaşar, bu çevrelerde daha çok Almanca ve Fransızca konuşulmaktadır. Rusya’daki kültür dünyasındaki bu eklektik karakter -Tatar kökenli bir asilzade olan- Karamzin gibilerinin mesele ettiği konulardan biridir. Ancak Puşkin bu birbiriyle pek de konuşmayan olguları edebiyatında birleştirebilmiştir. Rus romanının altın çağı ise 1855-1881 arasında yaşanır. Dostoyevski’nin yoksul ve fedakâr Rus halkına dair övgüleri yaşanan dönüşümün en önemli izlerini bir düzeyde sunar. “Neden tembel bir tüccarı anlatan Gonçarov’un Oblomov’u değil de Dostoyevski’nin İnsancıklar’ı daha meşhurdur?” sorusunun cevabı önemli bir tartışma konusu… Bu bahis uzun ama Puşkin ve Rus edebiyatındaki dönüşümün Fransız Devrimi ile ilgisi üzerine daha çok konuşulmalı kanaatindeyim.

Dekabristlerden sonra Narodnik hareket de ilhamını bir düzeyde 1812’den alır. Rus tipi komünal görüntüler bu dönemde konuşulmaya başlar. Rus aydın eliti yüzünü Rus halkına döner. Lenin Kazan’da on yedi yaşında bir öğrenciyken, Çar’a suikast girişimi gerekçesiyle infaz edilen abisi Aleksandr Ulyanov’un idamını ve Lenin’in Çernişevski hayranlığını, Bolşeviklerle Narodnik hareketi arasındaki izlek ve dönüşüm için delil olarak sunabiliriz.

Özetle vatanları için canlarını ortaya koyan serflerin savaştan sonra bile özgürleşememeleri bir kopuşun ve dönüşümün tetikleyicisi olur. 1812’den 1917’ye kadarki toplumsal dönüşümde Napolyon etkisini rahatlıkla söyleyebiliriz. Napolyon sadece bir ülkeyi işgale çalışmamıştır. Belki uyuyan bir devin uyanmasını da tetiklemiştir.

***

Aklıma gelen diğer kısa fragmanlardan da bahsetmek istiyorum.

Ulusun yükselişi

Değinmiştim, Alman romantizmi sadece Almanları değil Rus subaylarını ve aydınlarını da etkilemişti. Alman milli bilincinin gelişmesi, doğrudan Napolyon işgali ile ilgiliydi.  Bir tepkisellikten beslenen modernleşme görüntüsü olarak çok fazla etkisi oldu. Hegel bu yeni durumu bir düzeyde hayranlıkla karşıladı. Şehrine gelen ve turlayan Napolyon için “At sırtındaki dünya ruhu” ifadesini kullanmıştı. Modern devletin ve dönüşen dünyanın karakterini Napolyon’un şahsında görmüş ve heyecanlanmıştı. İfadeleri şöyleydi: “İmparatoru -dünyanın ruhunu- saltanatını gözlemlemek için şehirden çıkarken gördüm; at üzerinde otururken tek bir noktaya odaklanan, dünyaya uzanan ve onu domine eden böyle bir bireyi görmek gerçekten harika bir duygu.” Goethe ve Napolyon’un karşılıklı hayranlıkları ve karşılaşmaları tarihin en bilinen entelektüel buluşmalarından biri sayılır.

Oldukça parçalı olan Alman halklarının tek bir bayrak altında birleşmesi süreci Napolyon işgaliyle başlar. İtalyanların birleşmesi fikri de Napolyon’la çok ilgilidir. Bir sığınak ve modernleşme görüntüsü olarak ulusun teşekkülü ve Fransız Devrimi’nin ideallerinin hızlıca dolaşıma girmesi Napolyon savaşlarından bağımsız düşünülemez. Avrupa’da gettoların dağılması ve eşit yurttaşlık fikrinin hızlıca yayılması da Napolyon savaşlarının bir neticesidir.

Bolívar’a bulaşan Bonapart

Napolyon etkilerini aktaran bir yazıda Simón Bolívar’dan ve Latin Amerika’dan kısa olsa da bahsetmek gerekir. Rivayete göre Simón Bolívar, Napolyon’un Paris’teki taç giyme törenini izlemiştir. Bazı tarihçiler bunun ispata muhtaç olduğunu söylüyor. Ancak Bolívar’ın imparatorluk ilanı yıllarında Fransa’da olduğunu biliyoruz. Bolívar’ın Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesinden en büyük esin kaynaklarından birisi Napolyon’dur. Ayrıca İspanya Krallığı üzerindeki etkisi de bölge halkları için doğrudan belirleyicidir. Bir düzeyde güdümünde olan ve Bourbonların elinde olan tahta 1808 yılında kardeşi Joseph Bonapart’ı yerleştirir. Bunun yarattığı otorite boşluğu Latin Amerika’daki özgürlük hareketlerinin güçlenmesine etki etmiştir. Bolívar oluşan siyasi boşlukta hareket alanı kazanmıştır. Portekiz kralı Napolyon korkusundan Brezilya’ya kaçmıştır. Bunlar tarihin günümüze değen yadsınamaz bazı etkileri… Kısaca, Latin Amerika’nın damarlarında hâlâ Bonapart’ın hayaleti gezinmektedir.

Kraliçe Bonapart ve kol saati

Aklıma gelen bir diğer fragman ise kol saatleriyle ilgili. Son zamanlarda saatlere ilgim artmaya başladı. Kol saatlerinin tarihine de bakındım. Bilinen ilk kol saati, Napolyon’un Napoli kraliçesi yaptığı kız kardeşi Caroline Murat tarafından 1810 yılında Abraham-Louis Breguet’ye ısmarlanmıştı. Kolda taşınan ve zamanı gösteren bir alet olması fikri sonrasında saate ve zamanın yönetimine ihtiyaç duyan ordulara ve daha birçok alana taşınmış.

Saat olgusu modernleşme görüntüsünün en önemli parçalarından birisi. Kuvars devrimine kadar taşınabilir bir saat sahibi olmak büyük bir lüks idi. 1970’lere kadar saatler neredeyse tamamen mekanikti. Japonların demokratikleştirdiği bir şey de zamanın ölçülebilmesi lüksünü kolda taşınabilir kılmak oldu. 1920’lerde ABD’de geliştirilen, otomatik saatten çok daha doğru ve üretimi kolay bir teknoloji olan kuvars ile yapılan kol saatlerin ilk ticari üretimi Seiko’ya nasip oldu. Üretimin gelişmesiyle birlikte Japonlar hem otomatik saatleri hem de kuvars saatleri zamanla bütün dünya sathında erişilebilir kıldılar.

Haitililerin forması ve anti-emperyalizm

Yakın zamanda gerçekleşen 2026 Dünya Kupası skandallarla doluydu. En çok konuşulanlardan birisi de Haiti Millî Takımının forması tartışmaları oldu. Sermaye sınıfının elinde daha çok oyuncak edilmeye çalışılan futbolun en büyük patronu FIFA’nın Başkanı Infantino’nun bitmek bilmeyen skandallarını sürdürdü. Kitleleri etkileme gücü nedeniyle politikleşmesinden deli gibi korkulan futbolda formalar için siyasi mesaj yasağı önemli bir noktaya işaret ediyor.

Futbolcuların formalarıyla mesaj vermesinin bu denli önemsenmesi tesadüf değil. Olayın evveli forma çıkarmanın sarı kartla cezalandırılması kuralına kadar götürülebilir. Liverpool oyuncusu Robbie Fowler 1997 yılında liman işçilerinin grevine destek olmak için gol attıktan sonra formasını çıkarmıştı. Formanın altında giydiği tişörtün mesajının ciddi etkileri oldu. 2004 yılında devreye giren sarı kart cezası doğrudan bu olayla ilgilidir. Haitililerin anti sömürgeci tutuma selam gönderen forma mesajının “siyasi” kabul edilmesi gayet de anlaşılır.

Haiti bağımsızlığını aynı zamanda Napolyon’un eniştesi olan kölelik destekçisi generalinin mirasını, 1802’de sarıhummadan ölen Charles Leclerc komutasında gelen orduyu 1803’te yenerek taçlandırır. Bu savaş sırasında ordudaki bazı Polonyalılar Haitililerle aynı safa geçerler. Haitililer katıldıkları bu Dünya Kupası finallerinde, formalarında Polonyalılara selam gönderen kendi tarihlerinden bir temsili işlediler. Haliyle FIFA bu formayı siyasi bularak yasakladı. Haiti forma tasarımını değiştirmek zorunda kaldı. Napolyon’un imparatorluk ruhu Infantino’nun temsil ettiği sermaye sınıfının içinde dolanmayı sürdürüyor.

Bonapartizme dair

Belki Bonapartizm üzerine de bir şeyler söylemek gerekir. Marx’ın Paris Komünü’ne kadarki dönüşümleri analiz ettiği Fransız Üçlemesi’nde ortaya attığı bir kavramsallaştırma Bonapartizm. Kavram, birincisine nazaran alelade biri olan III. Napolyon’un 1848 devriminin yarattığı demokratik koşulları bir diktatörlük için kendi lehine dönüştürmesi sürecine Marx’ın verdiği bir isim. Marx birinci Napolyon olgusunu devrimin çelişkilerinden doğan bir diktatörlük olarak gördü, yani bir trajedi. İkincisini ise onun bir düzeyde taklidine dayanan karşı devrimci bir komedi olarak. Bugünkü siyasal dünyada Bonapartizm tarifine uygun iktidar görüntüleri için de bir Bonapart hayaleti var.

Modernleşen ordu

Modern ordu sistemi de hem Napolyon’un yenilikleriyle hem de ona karşı savaşan orduların geliştirdikleri tekniklerle şekillendi. Kolordu sistemi ve bir hanedandan çok ulusal devlete bağlı kitlesel ordular Napolyon sonrasında etkisini artırdı. Fransız Devrimi’nin etkisiyle mümkün hâle gelen birçok yeniliği orduya entegre ederek kendi çağı için neredeyse yenilmez bir savaş makinesini yönetti.

Bu mesele, hakkı verilerek çok daha kapsamlı biçimde tartışılabilir. Ben sınırlarım dâhilinde bazı fragmanlarla yetindim.

Sonuç yerine

Sıradan insanın imparatorluğu, kutsalın ve kutsalların meşruiyet sağladığı, kadim kahramanlık hikâyelerinden beslenen monarşiler döneminde neredeyse imkânsızdı. İmparator ya da kral olmak için güçlü aile köklerine ve bir hikâyeye de ihtiyaç vardı. 1612’de “sahte” Dimitri’ ile gelen yönetimi, halktan bir tüccar olan Kuzma Minin ile birlikte hareket ederek bitiren Prens Pojarski biraz da Rurik Hanedanı ile olan zayıf bağları nedeniyle yeni Çar olamadı. -Kızıl Meydan’da Aziz Basilius Katedralinin önünde bu ikisinin heykeli durur.- Romanov ailesi hanedanlığı bazı anlamlı politik nedenlerin de neticesiyle Çarlığı devralabilmişti.

Napolyon böylesi bir çağda sıradan bir insanın imparator olma ihtimalini gerçeğe taşıyan belki de ilk kişiydi. Teklifini biraz da Fransız Devrimi’nin ilkelerine sadakati nedeniyle reddeden bir kardeşi hariç birçok akrabasını çeşitli ülkelerde kral ve kraliçe yaptı. Bazılarına soyluluk unvanları ve statüler verdi. Bugün diktatörleşen her sıradan insan, bir düzeyde Napolyon mirasının devam ettiricisidir diyebiliriz.

Napolyon belki eski düzeni sarsan bir Prometeus, belki Odysseus gibi stratejik düşünebilen bir deha, belki arzuyla gökyüzüne fazla yükseldiği için kanatlarını kaybedip düşen bir İkarus, belki titanları deviren ve kendi panteonunu kuran bir Zeus, belki de Zeus’a güç yetiremeyen Bellerophon. Ancak hikâyesi ve yaptıkları kesinlikle birçok açıdan ilham verici olmaya devam eden etkileyici bir karakter…

Bir yanıt yazın