MÜNİR YUSUF
Fransa’da eğitim masrafları kısıldığı için başlayan ve büyüyerek süren eylemler için bazı videolar izledim. Videoların birinde eylem alanına giden ikisi kadın üç kişi hazırladıkları giyotin maketini taşıyordu. İnsan boyunda tekerlekli tahtadan bir maket. Bir infaz aracının bir eylemde sembolik anlamı nedeniyle kullanılması Türkiye’de pek mümkün değil lakin Fransa’da gayet de sıradan bir görüntü olabiliyor. Giyotin Fransız İhtilali’nden sonra infazların daha hızlı ve daha az acı çektirerek gerçekleşmesi için icat edilmiş bir araç. Teklifi yapan doktor Joseph-Ignace Guillotin’in adını almış. Fransız ihtilaline ve cumhuriyet fikrine selam göndermek için eylemlerde kullanılan bir motif. Peki neden Fransa’da bu olabiliyor? Bunu biraz konuşmalıyız.

Şiddetin ve dehşet görüntülerinin bir siyasal enstrüman olarak tedavülden çıkışı çok eski değil ancak özellikle günümüzde konuşulması bile birçok insanın ürkmesine neden olabiliyor. Fransızlar bizlerin pek kolay sahiplenemediğimiz dehşet görüntülerinin genel adlandırması için “terör” kelimesini kullanıyor. Şiddet enstrümanları kullanarak dehşet ortamı yaratan durumlar dışındaki haller için de kullanılıyor. “Terör” kelimesi sahip olduğu genel anlamdan uzaklaşarak, 20. yüzyılda ciddi şekilde bir erozyona uğramış. İstenmeyen bir olgu olarak hukuki zeminde sorun teşkil eden eylemleri tarif eden bir şeye dönüşmüş. 2. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası metinlerde ve hukuk literatüründe yer etmiş. Günümüzde toplumsal huzuru bozan ve genellikle güçlüler tarafından tanımlanmış “marjinal” kesimler tarafından ortaya konulan ve hayatın doğal akışına aykırı görülen edimlere “terör” adı veriliyor. Polisin ya da şiddet tekeline sahip kurumların eylemleri için toplum ve halk için dehşet yaratan eylemler içinde bulunulmuş olsa bile buna hukuki olarak “terör” denmiyor. Bir suçu tarif için kullanılan “terörist” ifadesinin salt halka doğru işletilen bir kavram olmaktan çıkması gerekiyor. Fransa’da ise kavramın tarihine hâkim olunduğundan eski anlamlarının yükü de taşınabiliyor. Bu durumda tarihini okumak zorunda kaldıkları, Cumhuriyeti korumak adına dehşet verici yöntemlere başvurabilen Robespierre’in ve kendini Fransız İhtilali’nin vücut bulmuş hali olarak gören Napolyon terörünü bilmeleri etkili olabilir.* Terör kelimesini her durumda köken itibarı ile şiddeti içeren dehşet görüntüleri yerine kullanmak daha kapsayıcı ve güçlü duruyor. Fransız değilim, Türkiye’de yazıyoruz lakin bence kullanmakta beis yok.
Terörü bir siyaset biçimi olarak benimseyerek eyleyenlere de bazılarınca terörist deniyor. Bu ötekileştirici tariflemenin modern devletin ve siyaset kültürünün halk ve toplum aleyhine şekillene gelmesiyle ilgisi olmalı. Günün sonunda tamamen siyasete dair bir kavramsallaştırma maalesef hukuki dünyanın belirleyici kavramlarından biri haline de dönüşmüş durumda. Hukukun temel değerlerine inananlar bu kavramı asla özensiz kullanmazlar. Güçlünün haklı sayıldığı düzenlerde maalesef bu gibi duyarlılıklar faili meçhullere bile neden olabiliyor. Bahsi diğer ama burada Tahir Elçi’yi hatırlayabiliriz.
Fransız yazar İrene yakın zamanda Feminist Dehşet, Aşırılık Yanlısı Feminizme Kısa Bir Övgü adlı bir kitap yayınladı. Türkçe baskısı 2025 yılında Otonom Yayınları tarafından çıktı. Fransızca olarak 2021’de yayınlanan bu kitabın orijinal adı ise şu: La Terreur féministe : Petit éloge du féminisme extrémiste. Başlık kavram setinin anlaşıldığı bağlamların yükü nedeniyle Türkçeleştirilirken anlam dünyasından ve temel mesajdan uzaklaşmadan bir düzeyde estetize edilmiş. Kitap kadınların mücadelesindeki ve tarihindeki şiddet görüntülerini büyük puntolarla önümüze koymaya çalışmış. Feminist mücadelenin yer yer pek de şiddetsiz görüntüler vermediğini söylemiş. Ve bitirirken Fransızcasıyla terörü yani şiddet kaynaklı dehşet mefhumunu siyaset sahnesine tekrar çağırıp konuşmayı teklif etmiş. Kitabın aktardığı açık bir terör eylemi çağrısı değil ancak dehşet yaratıcı eylemlerin de siyasal alan için yok sayılamayacak kadar anlamlı bir yeri olduğunu önümüze koymuş. Günümüzde böyle bir tartışmanın genişleyerek sürmesine ihtiyaç var.
Hukukilik kılıfıyla edindiği şiddet tekeline yaslanıp, halkın haklı taleplerine karşı dehşet ortamı yaratarak eylem yapan modern devlet ve otorite görüntülerine karşı aklıma gelen bir hadis var. Hadisin sahih olduğu söylenemiyor lakin halkın icat ettiği bir deyiş olsa bile anlamlı tarihsel bağlamların bir çıktısı diyebileceğimiz bir söz. Şöyle: “Kibre karşı kibir, sadakadır.”
Bu deyişi siyaset diline ve halka karşı sergilenen terör eylemleri için de çağırabiliriz. Halka ve topluma karşı terör estiren ve insanlar haklarını savunurken zorbalık eden, şiddet tekeline karşı, ortalığı birbirine katmak pekâlâ güzel bir “sadaka” olabilir. Haklının hakkını gasp etmeyi matah bir eylem zanneden güruhun aklını başına getirmek, bunlara durması gereken yeri hatırlatmak pekâlâ bir anlamda sadaka sayılmalıdır. Ahmağı uyandırmak az olay değil. Eylemcilerin alana taşıdığı “terör” motifi olarak giyotin, sadakanın meydanlara intikal etmesidir. Elbette sınırları insan haklarıyla belirlenmiş bir dehşet tanımıyla birlikte konuşuyorum. Cinayet ve insana saldırı gibi etik ve hukuk dışı dehşet görüntülerine taraf olmak mümkün olmamalı.
Fransızlar şiddet/terör meselesini konuşurken cüretkâr olabiliyorlar. Bunu eyleme dökerken de gayet rahatlar. Vandalizm klişelerine aldırmamayı kanıksamışlar. Üç-beş dükkan yağmalanacak ya da bazı tarihi eserler yakılacak diye ellerini korkak alıştırmıyorlar. Bunun bazı sebepleri var. Sürekli korumaya ve diri tutmaya çalıştıkları Cumhuriyet fikrinin, kendilerini tarihleriyle konuşur kılması en ciddi avantajları. Şu anda 5. Cumhuriyet dönemindeler. Fransız İhtilali’yle ilan edilen 1. Cumhuriyetten sonra, gelen monarşiler ve imparatorluklarla mücadeleleri genelde kanlı oldu. Tarihleri ciddi fedakarlıkların da tarihi. Giyotini kullanırken bazen yargısız infazlara giriştiler. Cumhuriyetlerin ilanından sonra Cumhuriyet adına sergilenen terör dönemlerine ve Napolyon işgallerine şahit oldular. Ve bütün bunlar tarih kayıtlarında okutulmaya devam ediyor. Monarşilerden ve imparatorluklardan cumhuriyetlere geçişleri hep olaylı oldu. Bu gibi dönüşümlerin kolay olmadığını gayet de biliyorlar.
Turistler için “aşk şehri” diyerek pazarlaması yapılan Paris, eylem yapan öğrenciler için de Fransızlar için de bir barikatlar, mücadele ve devrim şehri olmaya devam ediyor. Eylemler sırasında bunun farkında olmayan bazı aylak ve asalak turistlerin ise Louvre Müzesi’ne giremedikleri için eylemcileri yuhalama cüretini sergilediklerini gördük. Bu gibi cahilliklerden tiksinebiliriz.
Şairin dizeleriyle bitireyim:
“Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın / ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir / haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın / yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.” Esenlik Bildirisi, İsmet Özel
*Bu iki figürün siyasal anlamda temsil ettiği taraflar bence gayet de zıt konumlar, meseleyi burada kavram düzeyinde değerlendirdiğimi söylemeliyim. Robespierre Cumhuriyet fikrini korumak isterken Napolyon açık şekilde bu fikre ihanet etti.





Bir yanıt yazın