M. FUAT KINA
Siyasal alanın çokça daraldığı, itirazın gündelik kanallarının birer birer tıkandığı dönemlerde, sanat, edebiyat veya mizah gibi dolaylı biçimlerin, başkaldırının doğrudan mekanizmalarına dönüşmesi oldukça beklendik bir durum. Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz isimli gösterisi bunun son dönemdeki en görünür örneklerinden biri oldu. Türkiye’nin gerilimli siyasi başlıklarının neredeyse her birine ince ve keskin bir zeka ile dokunan, Erdoğan’a dolaysız bir biçimde “diktatör” diyen, en radikal politik konumları en mutedil biçimlere tahvil eden ve “kelle koltukta” metaforunu hem içerik hem de görsel bir imge olarak önümüze koyan bu performans, yayınlanmasından kısa bir süre sonra milyonlarca izlenmeye ulaştı. Sanatsal üretim yoluyla konuşulamayanın konuşulabilmesi, söylenemeyenin söylenebilmesi gibi durumlar James Jasper’ın toplumsal hareketler üzerine çalışmalarında not ettiği üzere, itirazın ve protestonun daima sanatsal bir boyutu olduğunu, ancak içinde bulunduğumuz dönemlerde bu ilişkinin belli ölçüde ters yönde de seyredebildiğini gösteriyor. Siyasetin içi boşaldıkça Deniz’inki gibi performanslara dönük açlığımız, kümülatif bir biçimde büyüyor. Deniz’in muhteşem şovundan bağımsız olarak…
Esasında bu yazı gösterinin içeriğinden ziyade, devletin ona vereceği karşılığa dair bir tartışma niyeti taşıyor. Çok daha “ölçülü” politik itirazları “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” yahut “cumhurbaşkanına hakaret” başlığıyla soruşturabilen bir aygıt için Deniz’in cüreti tuhaf bir biçimde çelişkili bir durum yaratıyor. Çelişki basitçe şurada: Cüretin sarsıcı bir sahicilik ve mizahla birlikte kazandığı meşruiyet ve görünürlük, ona dokunmanın maliyetini olağanın hayli üstüne çıkartıyor. Deniz’in de bu maliyetin fevkalade farkında olarak, hatta belli ölçüde yetkili makamları bizzat kendi eliyle “sahneye” davet ederek hareket ettiği seziliyor.
Bilindiği üzere son yıllarda Türkiye dahil çok sayıda devlet, yoğunlaşan teknolojik gözetim araçları sayesinde toplumsal muhalefet karşısında oldukça asimetrik bir güç biriktirdi. Bu asimetrinin bir tarafında çok uluslu devlerle uzlaşan ulus devletlerin, sosyal platformların verilerine hiç olmadığı kadar rahat erişebilmesi, diğer bir tarafında ise bizzat bu teknolojik yönetişim hizmetlerini satan (yani müşterisi devletler olan) yeni çok uluslu devlerin peyda olması var. Burada, büyük toplumsal dalgalanmaların kamuyla kuracağı ilişkiyi önden kestirebilen ve bunlara göre aksiyon alabilen oldukça stratejik, dinamik, yüksek çözünürlüklü, koşullara göre bir hayli esneyebilen, oynar başlıklı bir yönetişim kapasitesinden bahsediyoruz. Yani, yetkililerin yerine göre WhatsApp mesajlaşmalarının içeriğini dahi anlık bir şekilde takip edebildiği, en alt düzeydeki polis memurlarının dahi kişisel GPS verileri üzerinden kişilerin lokasyonlarına erişebildiği ve ikametlerinde olmasalar dahi istedikleri kişilere istedikleri yerlerde gözaltı yapabildiği bir hareket ve hız patlamasından söz ediyoruz. O halde bu, teknolojik denetim kapasitesinin genişlemesiyle hayli yoğunlaşmış, kamuoyunu neredeyse gerçek zamanlı izleyen, sosyal medyadaki kanaat dağılımını biteviye ölçen, Palantir benzeri bir veri-istihbarat mantığıyla çalışan, dinamik ve stratejik bir akıl demek. Bu akıl muhtemel müdahalelerin yaratacağı dalgayı önceden hesaplıyor, baskıyı kör bir şiddet olarak değil, dozu incelikle ayarlanmış bir teknik olarak kuruyor. Deniz’in cüretine veya özel öğretmenler sendikasının günlerdir devam eden direnişine, ne çeşit bir tepkinin, ne ölçüde, hangi aşamada veya hangi araçlarla verileceğini belirleyen kararlar, bir süredir çoğunlukla bu mekanizmadan damıtılıyor.
Ancak tüm bir karar süreçleri yekpare bir akıldan süzülmüyor. Doğrusu Türkiye’de bugün iki farklı devlet aklının eşzamanlı işlediğini gözlemlemek mümkün. Birinci akıl, bu stratejik dinamik akılken, ikincisi en az onun kadar güçlü, ama biraz farklı bir yapıya sahip. Statik, kendini savunmaya odaklı, toplumsal hakaretlerin varlığını doğrudan bir egemenlik ihlali sayan ve yaratacağı tepkiyi öngörmekte zorlanan, refleksif, durağan ve görece ilkel bir akıl. Bu iki akıl, ikisi de devlet-i ali’nin kibrinin tezahürü olan, ikisi de mevcut üretim ve yönetim ilişkilerinin devamlılığını hedefleyen, yani ikisi de statükoyu merkeze alan farklı düşünme biçimlerine işaret ediyor.
Deniz bu denklemde tam olarak toplumsal muhalefetin yapması gerekeni yapıyor ve mevcut kazanımlarla açılan, her açılışta yeniden icat edilen yarığı daha da genişletecek şekilde, çıtayı biraz daha ileri taşıyor. Ancak şu an hamle sırası iktidarda. Deniz’in cüretinin yukarıda tarif ettiğimiz iki akıl arasında bir gerilim oluşturmasını beklemek yerinde gözüküyor. Tıpkı İsrail ile ticareti ifşa eden Filistin eylemlerine nasıl müdahale edileceği konusunda daha önce deneyimlediğimiz ve gördüğümüz gerilim gibi. Bu olay İslamcı elitleri dahi kendi içinde bölmüş, “baskının demobilize edici etkisine” dair literatürde de sıklıkla zikredilen tanıdık bir mekanizmayı geri çağırmıştı. Kendi elitlerini konsolide edemeyen baskı, niyetlenilenin tersi yönde bir etki yaratarak eylemleri mobilize eder. Deniz’in cüretinin de benzer bir gerilim yaratacağını söylemek mümkün gözüküyor.
Gerilimi biraz da hipotetik olarak okuyup şöylece tarif edebiliriz: Statik-ilkel devlet aklı, alışkın olduğu refleksle hareket etmek, yani gözaltı, tutuklama ve cezalandırma yoluna gitmek istiyor. Ne var ki Deniz’in yerleşik mahallelerin kalıplarını tam ortadan çatırdatan politik önermesi, bu refleksin önünü tıkıyor. Zira Deniz’e yönelecek bir baskıya iktidarın kendi İslamcı elitlerini ve elbette tabanını da razı etmesi gerekir ki, Deniz’in “başörtüsü” veya “Suriyeliler” konularındaki tutumunu düşününce bu pek kolay olmayabilir. Dinamik-stratejik aklın tam da bu noktada devreye girmesi beklenmeli. Yine de teslim edelim, statik-ilkel refleksin baskın çıkması çok daha muhtemel bir senaryo, zira Türkiye’de devletlilerin karar alma süreçlerinin topyekun matematiksel bir optimizasyon denkleminin sonucuna indirgenmesi de pek mümkün görünmüyor. Ayrıca hem devletlilerin hem de mücadelenin öncülerinin yaygın bir şekilde bildiği bir gerçeği hatırlamakta fayda var, cüret cezalandırılmadığında çoğalıyor. Kendini bir beka meselesi etrafında kuran bir iktidar için Deniz’in cüreti, tahammül eşiğinin ötesinde duruyor. Üstelik “diktatör” ifadesinin bedelsiz bir biçimde kullanılabildiği bir açıklığı onaylamak, yani baskıyı icradan geri durmak da bedelsiz değil. Bu nedenle en olası seyir, statik-ilkel aklın dinamik-stratejik akla galebe çalması ve bunun yüksek bir tepkiyi tetiklemesi, gibi gözüküyor. Elbette bu zorbanın zorbalığına dair sezgisel bir tahmin. O yüzden çok önemli değil. Aslolan mücadelenin yerleşik formlarıyla birlikte, kültürel veya sanatsal alanı da içerecek şekilde, sistemin iç çelişkilerini derinleştirmeye dönük süreğen bir siyaseti, tüm yönleriyle gündelik üretim ve tüketimin parçası kılmak. Hepimizin ihtiyacı olan bu siyaseti başarıyla kuşandığı için Deniz’i hususen tebrik etmek gerek.





Bir Cevap Yazın