Sendikal Mücadelenin Küresel Dinamikleri ve Siyaset Üzerine

M. FUAT KINA

Sendikalar, bütün zaaflarına ve sınırlılıklarına rağmen, emekçilerin ortak çıkarlar etrafında bir araya gelebildiği en önemli araçlardan biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle sendikal mücadeleyi değerlendirirken yalnızca mevcut sendikaların performansına değil, örgütlülüğün hangi koşullarda güçlendiğine ve hangi koşullarda zayıfladığına da bakmak gerekiyor. Nitekim son on yıllar boyunca ortaya çıkan tablo, küresel kapitalizmin genişlemesinin emek hareketini kendiliğinden büyüteceği yönündeki kimi beklentilerle tam olarak örtüşmedi. Üretim ağları genişledi, emekçi sınıflar dönüştü, çalışma ilişkileri sertleşti. Ancak küresel veya bölgesel çapta daha güçlü ve kapsayıcı bir sendikal örgütlülük neşvünema bulamadı.

Bir hayli yüksek bir gözlem noktasından bakmaya çalışarak sendikal mücadelenin politik mahiyetine dair bir tartışma yürütmeyi hedefleyen yazıya, şu soruyla başlamak en doğrusu olacak: neden kimi emekçi bir şekilde öyle veya böyle sendikaya girerken, diğeri giremiyor, girmiyor? Sınıf bilinci mi, korku mu, patronun baskısı mı? İşçinin sendikalaşma kararı yalnızca onun bireysel özelliklerine bakarak açıklanabilir mi? Elbette bu karar, tekil bir işçinin cüzi iradesini, hatta tüm emekçilerin cüzi iradeleri toplamını aşan bir siyasi iklim ve ekonomik yapıyla da belirleniyor. İşçi bir tür hak arayışı içerisinde olabilir, ama içinde bulunduğumuz sistemik kodlar buna alan açmıyorsa bu isteklilik realize olamaz ve örgütlenmeye dönüşemez.

Yakın zamanda yaptığımız bir çalışmada tam bu soruyu sorduk. İki İbrahim’le birlikte (İbrahim Öker, İbrahim Kuran) yürüttüğümüz çalışmada 75 ülkeden 46 bini aşkın işçinin verisini inceledik. Amacımız bireysel özellikler ile ülkenin siyasi ve ekonomik bağlamının birbirini nasıl koşullandırdığını ortaya koymaktı. Sınıf konumu ve ideoloji, işin sırasıyla ekonomik ve politik belirleyenleri olarak bir hayli önemli, evet. Ama bunların sendikalaşmayı ne kadar ve ne yolla etkileyebildiği ülkeden ülkeye dramatik bir biçimde değişken gözüküyor. Bunu anlamak için ülke seviyesinde farklılaşan iki büyük fenomene baktık: siyasi özgürlükler ve küresel ekonomik entegrasyon. Müstakil bir biçimde ele alındıklarında bu iki yapısal değişkenin etkileri beklediğimiz yöndeydi. Siyasi özgürlükler sendikalılığı artırırken ekonomik entegrasyonun azalttığını gözlemledik. Demokratik kanallar genişledikçe tam tersi bir resim ortaya çıkıyor. Sol eğilimli işçilerle sağ eğilimli işçiler arasında belirgin bir ayrışma gözlemleniyor, bu yapısal etkilerin, işçiler tarafından oldukça farklı seviyelerde deneyimlendiğini de keşfettik. Bu sebeple hem birey düzeyinde hem yapısal seviyedeki belirleyenleri, hem siyasi, hem ekonomik boyutlarıyla masaya yatırdık.

Siyasi özgürlüklerle başlayalım. Otoriter rejimlerde bireysel sendika üyeliği önemli ölçüde sınıfsal asimetriler tarafından belirleniyor. Görece eğitimli, güvenceli işçi sendikada; alt sınıf, güvencesiz, taşeron çalışan işçi ise sendikanın dışında. Bu fark rastlantı değil. Kabalaştırarak söylersek, örgütlenme hakkının fiilen kısıtlandığı koşullarda sendika, görece güvende olanın lüksüne dönüşüyor. Ülkeler arası farklılıklardan istifadeyle, siyasi özgürlüklerin genişlediği coğrafyalara doğru yelken açtıkça bu tablonun değişmeye başladığını görüyoruz. Dezavantajlı durumda olan emekçilerin örgütlülüğü, siyasi özgürlükler yoluyla daha olası hale gelirken, otoriter koşullarda yoğun şekilde kendisini hissettiren sınıfsal konumlar arasındaki makas kapanıyor. Görece özgür siyasi bağlamlara baktığımızda çeşitli sınıf konumlarından işçilerin neredeyse aynı oranlarda sendikalarda örgütlenebildiğini görüyoruz. Diğer bir deyişle siyasi özgürlükler, örgütlenme kapılarının kilidini gevşetiyor.

Yine geniş çaplı siyasi özgürlüklerin kolaylaştırıcılığında, ideolojik farklar da giderek daha belirleyici hale geliyor. Baskıcı rejimlerde solda ya da sağda olmanın sendikalaşmaya pek bir etkisi yok. Demokratik kanallar genişledikçe tam tersi bir resim ortaya çıkıyor. Sol eğilimli işçilerle sağ eğilimli işçiler arasında solcular lehine belirgin bir ayrışma gözlemleniyor. Yani siyasi özgürlükler arttıkça iki ideolojik eğilimden işçilerin de sendikalılığı ayrı ayrı yükselirken, bu artış solcularda belirgin bir biçimde çok daha yüksek seviyelerde gerçekleşiyor. Solda ve sağda konumlanan işçiler arasındaki fark artıyor. Sözün özü, hangi siyasi tutuma sahip olduğumuz, ancak bu değerleri eyleme dönüştürebileceğimiz bir alan bulduğumuzda anlam kazanıyor. Tepedeki politik baskı gevşediğinde, sınıfsal asimetriler etkisi kaybederken, ideolojik farklar önem kazanmaya başlıyor.

Küresel ekonomik entegrasyon, siyasi özgürlüklere göre tam ters yönde ama oldukça simetrik bir etkiye sahip. Küresel ticarete ve yabancı sermayeye kapılarını açan ülkelerde taşeron zincirleri genişliyor, güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor. Piyasanın yarattığı rekabetçi basınç, emekçi sınıfları kendi içinde ayırabilmeye, sınıf konumlarının etkisini derinleştirmeye başlıyor. Böyle bir iklimde, sendikal mücadeleye dahiliyetin görece korunaklı, nitelikli kesimlerle sınırlı kaldığını görüyoruz. En çok düşenler ise en kırılgan olan kesimler; yani geçici, güvencesiz, daha niteliksiz işlerde çalışan emekçiler. İktisadi küreselleşmenin yüksek olduğu, ya da diğer bir ifadeyle küresel tedarik zincirine daha bağımlı ülkelerde, bu iki grup arasındaki sendika üyeliği farkı belirgin bir biçimde büyüyor.

Aynı ekonomik baskı, ideolojik farklılıkları da törpülüyor. Yüksek entegrasyon ortamında solcu ya da sağcı olmanın sendikalaşma üzerindeki etkisi zayıflıyor. Zira bilineceği üzere küresel rekabet koşulları, sağcı solcu ayırmaksızın topyekun emekçi kesimleri hayatta kalma hesaplarına hapsetmekle meşhur. Sol eğilimli işçi de sağ eğilimli işçi de aynı güvencesizlik sarmalı içerisinde, düşük sendika üyeliğinde buluşuyor. Siyasi özgürlüğün tam tersi yönde, ekonomik liberalizm ideolojiyi işlevsizleştirirken sınıf konumlarına dayalı eşitsizliği keskinleştiriyor.

Peki bu bulgu neden önemli? Akademik solun bilhassa 20.yy’ın son çeyreğinde alevlenen tarihsel bir beklentisi vardı. Ya da bir tür hipotez: Çatışma, sermayeyi takip eder. Sermaye Güney’e taştıkça mücadele de oraya taşınır, fabrikalar büyüdükçe sınıf bilinci derinleşir, sendikalar güçlenir. Brezilya, Hindistan, Çin, Türkiye, esasında tam da bu hikâyenin örnekleriydiler. Ancak şu son kırk yıl bu beklentiyi büyük ölçüde boşa çıkardı. Sermaye Güney’e kaydı, üretim yer değiştirdi, ancak örgütlülükteki genişleme bir hayli sınırlı ve tekil kaldı. Çatışma yoğunlaştı. İtizal duygusu tetiklendi. Örgütsüz büyük sosyal patlamalar yaşandı. Ancak güçlü ve derinlikli bir örgütlenme dalgası (yer yer kendisini gösterse dahi) kalıcılaşamadı. İşte yukarıda özetlediğimiz bulgular temelde bunun neden böyle olduğunu açıklayabilmeye yarıyor. Çatışma sermayeyi takip edebilir. Ancak çatışmanın süreğen bir örgütlülüğe dönüşmesi artık belli ön koşullara bağlı gözüküyor. Tüm toplumsal kesimler için tek bir merkezden icra edilen baskıyı geriletecek bir siyasi çerçeve olmadan, yüksek düzeyde mahrumiyetler veya mücadele enerjisi, istikrarlı bir emek mücadelesi için yeterli gözükmüyor.

Son on yılında siyasi özgürlüklerin gerilemesiyle derin bir ekonomik entegrasyonu eş zamanlı yaşayan bir ülke olarak Türkiye, bulguların işaret ettiği iki yapısal etkenin aynı anda ve aynı coğrafyada cari olduğu çok sayıda vakadan biri. Epey bir süredir hem küresel sermaye hareketlilikleri bağlamında biteviye yabancı yatırımcı çekmeyi hedefleyen, hem de demokratik kanalların kapalı olduğu bir bağlamda siyaset yapıyoruz. Sonuç sürpriz değil. Bu süre boyunca örgütlülük güvenceli işçinin ayrıcalığına dönüşürken, eğitimsiz emekçi kesimler baskı altında hem piyasanın prekarizasyon etkisi, hem de siyasi alanın daralması neticesinde örgütlülüğün dışına itiliyor. Sınıf uçurumu derinleşirken siyasi konumların sendikalaşmayla ilişkisi zayıflıyor. Özet bir biçimde ifade edersek, solculuğun örgütlenmeye dönüşeceği kanallar daralıyor. Bu koşullarda bir iş cinayetinin ardından parlayan öfke, makalede de tarif etmeye çalıştığımız şekilde “epizodik, düzensiz çekişme” biçimini alıyor. Şiddetli ve geçici, yaygın ve örgütsüz.

Burada elbette sendikaların kendilerine biçtiği rol de belirleyici. Vaziyet, sendikaların sadece üyelerinin ekonomik çıkarlarını optimize eden, seçici teşvikler dağıtan dar odaklı yapılar olarak kalamayacağını gösteriyor. Küresel kapitalist ticaret döngüsünün güvencesizliği derinleştirmesine ve toplumsallaştırmasına paralel bir biçimde, firma merkezli örgütlenme modellerinin yanına sektörel, tedarik zinciri bazlı ve topluluk temelli örgütlenme biçimlerini de gözetmek gerek. Ancak bu örgütsel yenilenme hamleleri dahi, arkasında genişletilmiş bir siyasi ajanda olmaksızın sınırlı bir ekonomist çerçevenin çizgileriyle çevrili. Bu sebeple sendikalar, yalnızca işyerindeki dağılımı değil, işyerini mümkün kılan siyasi yerleşimi de şekillendirmeye talip olmalı. 

İşçi mücadelesi tarih boyunca hiçbir zaman yalnızca işçi mücadelesi olmadı. Olamazdı da. 7 Ekim sonrası süreçte İtalya ve İspanya’da sendikalar Filistin direnişiyle dayanışma grevleri örgütlerken, Türkiye’de (ve çoğu Kuzey Avrupa ülkesinde) DİSK dahil büyük sendikal yapılar bu eşiği aşamadılar. Liman işçileri örneğinde olduğu gibi buralarda da elbette ziyadesiyle epik işçi eylemleri gördük ve hayranlıkla izledik. Ancak bu tekil eylemler söz gelimi ülke çapında bir grev dalgasına dönüşmedi. Oysa dönüşebilir, bu yolla sendikaların siyasi alandaki varlığı derinleştirilebilirdi. Geniş ölçekli siyasi özgürlüklerle, ya da deyimi yerindeyse diğer büyük eşitsizlik karşıtı sosyo-politik mücadelelerle (sömürge karşıtı mücadeleler, kadın mücadelesi, seçme ve seçilme hakkı vb.) organik bir biçimde ilişkilenmek, belki de emek mücadelesinin en büyük ödevi ve aynı zamanda tarihsel niteliği sayılabilir. Emek hareketinin bu tarihsel niteliği, çıkar odaklı bir kazanımcılığa kurban edilmemeli.

Kaynak: Öker, İ., Kına, M. F. ve Kuran, İ. (2026). Belonging to Unions Across the World: Macro and Micro Dynamics. European Journal of Industrial Relations. DOI: 10.1177/09596801261429819

Makaldeki bulguların özetine ve kurulan istatiksel modellerin çıktılarına şu web sitesinden üzerinden de ulaşabilirsiniz: https://fuatkina.github.io/union-analysis/

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin