AZAT WELAT
Dünya Dekolonizasyon Forumu, Türkiye’deki muhafazakar camianın “kültürel iktidar” kurma çabalarının entelektüel sefaletini, ahlaki çöküşünü ve derin münafıklığını ifşa eden muazzam bir laboratuvardı. Sömürgecilik sonrası teorisyenlerin sıklıkla vurguladığı gibi, sömürgecilik yalnızca fiziksel toprak işgali değildir (hatta siyonist entite hariç tutulursa neredeyse yoktur) ve daha ziyade bilgi üretiminin, temsil biçimlerinin ve hafıza mekanizmalarının kontrolüdür. Bu forum da AKP çevrelerinin, Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sloganını entelektüel bir zemine oturtma ve rejimin yerel baskı mekanizmalarını, Kürt ve Ermeni halklarına yönelik tarihsel ve güncel asimilasyon merkezli politikalarını küresel bir “anti-emperyalizm” makyajıyla gizleme projesiydi. NÛN Vakfı gibi doğrudan Erdoğan ailesine ve Berat Albayrak’a bağlı kurumların öncülük ettiği bu etkinlik, devasa bütçeler ve süslü dekolonyal sloganlarla hazırlanmıştı; ancak işin omurgasını oluşturması gereken ahlaki ve entelektüel bütünlükten eser yoktu.
Esra Erdoğan’ın Kürsüsü: “Özür Dileyen” Anti-Sömürgecilik ve Banal Güzellemeler
Sahne perdesini açan isim, beklendiği üzere Esra Erdoğan Albayrak oldu. Kürsüye çıktığında, Batı sömürgeciliğinin güncel tezahürlerine dair iyi çalışılmış, bol sloganlı ve anti-kolonyal literatürden aparılmış bir konuşma yaptı. Konuşmanın can alıcı noktası, dekolonyal teorinin doğasını tamamen tersyüz eden, sömürgeciliğini adeta bir “iletişim kazası” ve “psikolojik sorun” seviyesine çeken şu sözleriyken:
“Burada Batı’ya karşı bir başka merkez kurmak veya Batısız bir dünya için de toplanmadık. Bilakis, dekolonizasyon Batı’ya da kendisini ele geçirmiş olan ‘efendilik kompleksi’nden arınması için açık bir davettir. Zira tıkanan uluslararası sistemin, Paris’te, Londra’da, New York’ta, Amsterdam’da üretilen bilginin sınırlarına dayandığı anlaşılıyor.”
Albayrak konuşması boyunca adeta Batı’dan özür dilercesine, defaatle ve ezile büzüle “Batı karşıtı değiliz” vurgusu yaptı. Oysa dekolonizasyon, en radikal kökleriyle tam olarak Batı hegemonyasına, sömürgeci epistemolojiye ve en önemlisi kapitalizme karşı olmak demektir. Albayrak’ın konuşmasında “kapitalizm” kelimesinin tek bir kez bile geçmemesi tesadüf değildi bence. Sömürgeciliği Batı için sadece bir “efendilik kompleksi” ve “arınma daveti” olarak formüle etmek, meselenin arkasındaki can yakıcı mülksüzleştirme, asimilasyon ve askeri imha mekanizmalarını tamamen görünmez kılıyordu. Albayrak konuşmasının devamında bu teorik absürtlüğü daha da ileri taşıyarak sömürgeciyi “şifalandırma” fantezisine sığınıyor ve suçu örtbas ediyordu:
“Irksal ve medeniyetçi bir bakış yerine ortak sorumluluktan bakan bir vizyon öneriyoruz. İnsanlık onuruna yakışır, daha adil bir dünya için çalışmalıyız. Bu yükü ortadan kaldırmak sömürgeciler de dahil herkesi iyileştirecektir.”
Albert Memmi’nin Sömürgecinin Portresi‘nde açıkça ortaya koyduğu üzere, sömürgeci sistemi kuran ve ondan beslenen fail, asla o sistemin mağduru veya “şifalanması gereken” bir kurbanı değildir. Bu “ortak sorumluluk” söylemi, açık bir muhafazakar münafıklıktır. Dahası, Albayrak’ın konuşmasına serpiştirdiği şu satırlar, rejimin entelektüel sığlığının ve banal milliyetçiliğinin zirvesiydi:
“İşte bu yüzden forumun İstanbul’da olması bir tesadüf değil. Yüzyıllardır kültürlerin buluştuğu, farklılıkların bir arada yaşayabildiği bu şehir, forumun ideallerinin tarihsel olarak vücut bulduğu somut bir örnektir.”
Bu liberal-muhafazakar anlatı o kadar banal, o kadar içi boş ve klişeydi ki, sömürgecilik çalışan birinin bu masallara inanmasını beklemek saflıktan öte bir hakaretti. “Farklılıkların bir arada yaşadığı İstanbul” güzellemesi yapılırken, bu devletin Ermenileri, Kürtleri ve diğer azınlıkları nasıl tek tipleştirdiği, sürdüğü gerçeği sansürleniyordu. Sömürgeciliği gerçek anlamda yapısal, kapitalist mülkiyet ilişkileri ve ulus-devlet sömürüsü üzerinden tanımlasalardı, ucu kaçınılmaz olarak kendi sınırları içindeki Kürt coğrafyasına, kayyum politikalarına ve asimilasyon pratiklerine dokunacaktı. Tam da bu yüzden, dekolonizasyon gibi radikal bir kavram, kürsüde Batı’ya yöneltilmiş steril ve özür dileyen bir “ahlak dersine” indirgenerek hadım ediliyordu.
Mireille Fanon ve Düşen Maske
Ancak forumun asıl turnusol kağıdı, Mireille Fanon Mendès-France’ın sunumuyla yaşandı. Frantz Fanon’un kızı olmasının ötesinde; saygın bir dekolonizasyon akademisyeni olan Mireille Fanon’un varlığı foruma meşruiyet katması için özellikle istenmişti. Fanon konuşmasına başladığında salondaki muhafazakar elitler ve bürokratlar adeta büyülenmiş gibi kafa sallıyorlardı. Çünkü Fanon, ırkçı ABD yönetimini ve onun Ortadoğu’daki uzantısı olan İsrail’i yerle bir ediyor, İran ve Lübnan’a yönelik hukuksuz savaşlara karşı küresel bir anti-kolonyal dayanışma çağrısı yapıyordu. Buraya kadar her şey organizatörlerin tam da istediği gibi, yazılan senaryoya kusursuz biçimde uygun ilerliyordu.
Ta ki o cümleyi kurana kadar.
Mireille Fanon, gerçek bir dekolonizasyon sürecinin sadece dışarıdaki düşmana taş atmakla olamayacağını, samimi bir içsel özeleştiri gerektirdiğini söyledi. Sömürgecilik sonrası teorinin temel ilkelerinden biri, sömürgeciliğin yalnızca dışarıda değil, sömürgecilikten kurtulmuş ülkelerin kendi iç yapılarında da devam ettiğidir. Ve net bir vurguyla şunu dedi: Türkiye küresel dekolonizasyon hareketine liderlik etmek istiyorsa, kendi içindeki Kürt meselesini sömürgecilik karşıtı bir çerçevede ele almalı, bu meseleyle yüzleşmeli ve özeleştiri vermelidir.
O saniyede salondaki havanın nasıl buz kestiğini, o fiziksel donakalışı kelimelerle anlatmak imkansız. Salona mutlak bir gerginlik hakim oldu. Fanon, bu şok dalgasına aldırmadan istifini bozmadı ve konuşmasını tamamladı ama salondaki o konforlu “biz çok adiliz” havası geri dönülmez biçimde zehirlenmişti. Türkiye’nin o her mahalleye sinmiş hiper-milliyetçi refleksini bildiğim için, soru-cevap kısmında neyle karşılaşacağımı çok iyi biliyordum. Nitekim salondaki bir dostum arkaya eğilip kulağıma aynen şunu fısıldadı: “Bu topraklarda Fanon’un kızı değil, peygamberin kızı dirilip gelse ve devlete laf etse, o saniyede biletini keserler.” Çok haklıydı.
Eline Metin Tutuşturulan Genç ve “Mevzular Açık Mikrofon” Ergenliği
Beklenen o milliyetçi savunma mekanizması soru-cevap kısmında hemen devreye sokuldu. Fransızca konuşan genç bir üniversite öğrencisi ayağa kalktı. Ancak bu genç adeta özel bir protokolle sahneye yakın bir noktaya davet edilmişti. Çocuk konuşmaya başladığında, elinde önceden çok iyi hazırlanmış bir metin olduğunu gördüm. Belli ki organizatörler veya salondaki abileri, Fanon’un çıkışına karşılık çocuğun eline bir senaryo tutuşturmuşlardı. En traji-komik ve sefil an ise, çocuğun bir “Mevzular Açık Mikrofon” ergeni edasıyla, Fanon’a dönüp adeta “Yasin Börü’yü biliyor musunuz?” ayarı vermeye çalışması oldu. Rezillik gerçekten diz boyuydu. Entelektüel bir tartışmadan uzak, tamamen suçlayıcı, hırçın ve içi boş bir devlet müdafaaydı bu.
Fakat asıl ibretlik sahne çocuk okumasını bitirdiği an yaşandı. Çocuk son cümlesini kurar kurmaz, salondaki o muhafazakar kalabalık çılgınca bir alkış tufanı kopardı. Salonda yankılanan o alkış sesleri, zekice bir argümana ya da entelektüel bir derinliğe verilmiyordu. O alkış, devletin kutsal ve dokunulmaz sınırlarına uzanan o tehlikeli, o rahatsız edici Kürt gerçeğini anında orada boğmanın, halının altına süpürmenin getirdiği kolektif bir rahatlamanın çığlığıydı. Kendi evindeki adaletsizlikle yüzleşmekten kaçan bir kabilenin, kendi sığınağını koruma coşkusuydu.
Salman Sayyid: Yasin Aktay’ın Kankası ve Muhafazakar AKP’li Bir Memurun İtirafı
Forumun kulislerinde ve lobisinde de durum farklı değildi. Muhafazakar entelektüel çevrelerin adeta etrafında pervane olduğu, dekolonyal çalışmaların dünyadaki önemli isimlerinden Salman Sayyid de oradaydı. Bana göre zayıf bir dekonstrüksiyon ve İslamcılık birleşiminden başka bir şey üretememiş olan, camiada “Yasin Aktay’ın kankası” olarak bilinen Sayyid ile lobide özel olarak gözlem yapma fırsatım oldu. Türkiye’deki muhafazakar camiayı yakından izleyen ama dışarıdan bakan biri olarak Sayyid, kendisiyle önceden bir röportaj vesilesiyle tanışmış olan bir kadına, Türkiye’deki camilerde asılı olan Türk bayraklarını anlamlandırmakta ne kadar zorlandığını, İslam’ın evrenselliği ile bu yoğun ulus-devlet milliyetçiliğinin nasıl yan yana gelebildiğine şaşırdığını anlattı. Buraya kadar tespiti haklıydı.
Ancak iş lobideki sohbette Kürt meselesine ve Mireille Fanon’un az önce salonda yaptığı o cesur çıkışa geldiğinde, Sayyid’in o çok satan teorik kitaplarındaki dekolonyal vizyon birdenbire buharlaştı. Sayyid, resmen muhafazakar bir AKP’li akademisyen gibi, hatta bir devlet memuru ağzıyla konuşmaya başladı. Şaşırtıcı bir biçimde Fanon’un eleştirilerine katılmadığını, Türkiye’nin durumunun çok farklı olduğunu ve devletin bekasını savunarak geveledi. O sırada yanımızda bulunan ve tartışmayı dinleyen biri, bir yerden sonra dayanamayarak Sayyid’in yüzüne karşı aynen şu tespiti yaptı:
“Sayın Sayyid, sizin dekolonyal perspektifiniz de tıpkı Batı’da konfor içinde yaşayan birçok diğer Müslüman entelektüel gibi, Ankara’nın resmi söylemi ve lüks ağırlamaları tarafından şartlandırılmış; sahada eziyet çeken, devletsiz bırakılmış Kürtlerin gerçekliği tarafından değil.”
Bu tokat gibi sözler karşısında Salman Sayyid ne yaptı dersiniz? Teorik bir yanıt vermedi, veremezdi. Sadece kibirli bir şekilde burnunu bükmekle, konuyu geçiştirmekle yetindi. Batı sömürgeciliğini hegemonya analiziyle yerden yere vurup küresel ödüller alanların, fonlanan lüks salonlarda devletlerin konuğu olduklarında, yanı başlarındaki ezilenlerin canlı çığlığına karşı nasıl birer bürokrata dönüştüklerinin en net etnografik kanıtı o burun büküşüydü. Bu durum, sömürgecilik sonrası teoride sıkça tartışılan o yapısal felci gösteriyordu: Merkezde konumlanmış konforlu entelektüelin, çevrenin gerçekliğiyle karşılaştığında yaşadığı ahlaki ve zihinsel felç.
İkiyüzlülüğün Zirvesi: Şişli’deki Barikatlar ve “Asılsız” İnkarcılık
Olaylı panelin ardından salon hızla boşaldı. Koskoca dekolonizasyon forumunun baş konuğu Mireille Fanon, salondaki koltukların arasında tek başına, yapayalnız bırakılmıştı. Yanına gittim. Elini sıktım ve bu topraklarda bu gerçeği bu kadar yalın bir şekilde dile getirdiği için kendisine içtenlikle teşekkür ettim. Yüzünde en ufak bir pişmanlık ya da şaşkınlık yoktu. Sakince gülümsedi ve “Bu tepkilere hiç şaşırmadım, buraya gelirken neyle karşılaşacağımı biliyordum” dedi. Güler misin, ağlar mısın!
Onunla orada konuşurken, içimden yükselen o korkunç ironiyi ve psikolojik yarılmayı ona kelimelerle anlatmaya gücüm yetmedi. Ona sadece 20 gün önce, 24 Nisan’da Şişli’de yaşananlardan kısaca bahsettim. Ermeni toplumunun atalarını anmak için toplandığı yerdeki o boğucu atmosferi… O gün orada, anma yapacak masum ve hüzünlü insanların sayısının en az 3-4 katı kadar boylu poslu, kimi sivil kimi üniformalı, ellerinde devasa otomatik silahlar olan polislerin nasıl bir duvar ördüğünü, sokağın başını tutup insanları nasıl düşmanca geri çevirdiğini, o militarist devlet şiddetini tam aktaramadım. Bu devletin “derin” dehlizlerinde katledilen gazeteci Hrant Dink’in kanının hâlâ o kaldırımlarda sızladığını, onun katiliyle karakolda Türk bayrağı önünde sanki bir pop starla fotoğraf çekiliyormuş gibi poz veren polis şeflerini anlatıp kadının içini daha da karartmak istemedim.
Ama o iki sahne günlerce zihnimi bir karabasan gibi kemirdi durdu. Bir halkı neredeyse tamamen sileceksiniz bu şehirden, mülküne çökeceksiniz; yıllar sonra onların sesini, en vicdanlı gazetecesini sokak ortasında vuracaksınız aynı şehirde; sonra kalan üç beş kişinin sessizce yas tutmasına bile tahammül edemeyip üzerlerine ağır silahlı ordular yığacaksınız… Ve tüm bunlardan sadece 20 gün sonra, dünyanın dört bir yanından anti-kolonyal, İslamcı aydınları lüks uçak biletleriyle İstanbul’a getirip, AKM’nin klimalı salonlarında “ezilenlerin perspektifi”, “tarihsel yüzleşme”, “geçmişin yaralarını sarmak” üzerine pembe dekolonizasyon nutukları atacaksınız! Bu, ikiyüzlülüğün ve münafıklığın da ötesinde, insan aklıyla ve vicdanıyla açıkça alay etmekti.
Muhafazakar, milliyetçi ve özünde kendi tebaasına karşı baskıcı pratikler uygulayan rejimlerin, “dekolonizasyon” gibi özgürleştirici, sol ve radikal literatüre ait kavramları vahşice yağmalamasına karşı son derece uyanık olmak zorundayız. Sömürgecilik teorisinin temel bir dersi şudur: Sömürgecilik karşıtı söylem, eğer kendi içindeki sömürgeci ve inkarcı yapılarla yüzleşmezse, yeni bir tahakküm ve gizleme biçimine dönüşür. Ankara’dan yükselen bu anti-sömürgeci çığlık, küresel adalete olan bir inancın değil; aksine, içeride işlenen hak ihlallerini, Kürt coğrafyasındaki sömürgeci, asimilasyoncu pratikleri ve devlet politikalarını örtbas etmek için alınmış uluslararası bir “progresif koruma kalkanı” ve aklama markasından (whitewashing) ibarettir.
Kendi geçmişiyle, kendi azınlıklarıyla ve kendi sınırları içindeki halkların haklı talepleriyle hamasi nutuklar dışında yüzleşme cesareti ve ahlakı olmayan bir devletin, dünyaya adalet dersi vermeye soyunması trajikomik bir tiyatrodan ibarettir. Türkiye ve onun benzeri bölgesel niyetleri olan yapılar, önce kendi evlerindeki inkarcı zihniyetle, Kürtlere uyguladıkları politikalarıyla ve tarihleriyle yüzleşmek zorundadır; dünyayı kurtarmak ondan sonraki iştir.





Bir Cevap Yazın