Halka Dergi’nin 5. Sayısı Üzerine

MUHAMMET TURABİ YERLİ

Halka Dergi’nin 5. Sayısının dosya başlığı olan “Hegemonya ve Temsil Krizi”, bizatihi buram buram radikal demokrasi kokmaktadır. Bunda şaşırtıcı bir yan yoktur. Bu kavramlar, radikal demokratların sevdikleri kavramlardır. Dergideki kimi yazarların Müslümanlık hassasiyetleri de bunda etkili olmuş olabilir. İslamcı siyasal çevrelerin solla yakınlaşması 20. yüzyıl başlarında Bolşevizm üzerinden gerçekleşmiş ve en tipik ifadesini Mehmet Akif’in “bize en yakın olanlar Bolşeviklerdir” sözüyle bulmuştur. Bununla birlikte özellikle soğuk savaş dönemi sosyalist sisteme karşı savaşta bir araç olarak emperyalizm tarafından yeniden dizayn edilerek siyaset sahnesine sürülen İslami hareketler soğuk savaş sonrasında kabuk değiştirmeye başlamış ve bir kısmı 21. yüzyıla girilirken liberalizm/radikal demokrasi üzerinden solla yakınlaşmaya başlamıştır. Emperyalizmin ideolojik aygıtlarının ürettiği bir söylem olarak radikal demokrasi, sınıf kimliğini karartmak vazifesinin bir parçası olarak diğer her türlü kimlik gibi dinsel kimliği bir siyasal saflaşma aracı olarak öne çıkartarak kutsamıştır. Bu durumda, Müslümanlık hassasiyeti olan çevreler ve ya da her türlü post-İslami hareketlerin radikal demokrasiyi kutsamasında şaşılacak bir yan bulunmamaktadır.

Biz de bu vesileyle neredeyse 40 yıllık bir tartışmaya göz atalım. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’nin Hegemonya ve Sosyalist Strateji isimli eserinin kapak yazısında da belirtildiği gibi esasen yeni muhafazakarlığa karşı bir önerme olarak gündeme getirilen “radikal demokrasi”, Reagan, Thatcher, Kohl şeytan üçgeninin yeni muhafazakarlığı sonrasında da sınıfsal olanı değersizleştiren bir Truva atı görevini sürdürmektedir. Sola görev olarak liberal-demokratik ideolojiyi sahiplenmeyi dayatan bu yaklaşım “baskıya karşı verilen farklı mücadeleler arasında bir eşdeğerlik zinciri geliştirmek”ten bahsetmekte, hegemonya kavramını eğip bükmekte ve kavramın şeceresini yazma iddiasına bu kavramı “pozitif bir kavram olarak ele almadığını” vurgulayarak başlamaktadır. 

Yazma ihtiyacını “sol düşüncenin krizi ve yol ayrımında olması” ile açıklayan Ernesto ve Chantal ikilisi Geras’ın New Left Review’un Mayıs-Haziran 1987 tarihli sayısındaki eleştirisine cevap verirken de aynı iddiayı “katılımcı aktörler olarak müdahaleci rol” üzerinden tekrarlamaktadır.  Liberal ikili, ilgili kitaplarıyla kendini “Marksizm ile liberalizm arasında tam bir uçurum olduğunu ve ortak değerlerde hiçbir sürekliliğin olmadığını savunan Marksistlerden değilim” diye tanımlayan liberalizme çok da soğuk bakmayan Norman Geras’ı bile çileden çıkartacak bir anti-Marksist çizginin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Geras’ın bu kitapla ilgili yazdığı eleştiriye cevap verirlerken yeni bir sosyalist proje geliştirme iddiasını yazılarının başında tekrarlayan liberal ikili, Geras’ın ikilinin tam da bu rolü oynamaya çalıştıklarını söylemesine yazının ilerleyen kısımlarında şiddetle karşı çıkma gibi bir tutarsızlığa da düşmektedirler.

New Left Review dergisinin 163. sayısının kapağı, Mayıs-Haziran 1987.

Bunda esasen anlaşılmayacak bir şey yoktur çünkü liberalizmin doğasında inkar mekanizmaları işlemektedir. Liberalizm ve faşizm “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” yani bir ve aynı kişi/şeyin iki farklı görüngüsüdür. Emperyalizm olarak tanımlayacağımız bu şeyin liberal fotoğrafı içsel olarak faşizmi barındırdığı ve kendine ait olduğu halde faşist parçaya, tıpkı Freud’un kişiliğin parçalarını ifade ederken kullandığı “o” kavramı gibi “o” demektedirler. Ve bu liberallerin genetik inkarcı özelliklerinin dışavurumlarından biridir. Freud’un Almanca “o”  olarak kullandığı kavram için tüm çevirilerde İngilizce çevirideki çarpıtma esas alınarak “id” kavramı kullanılarak kavram, silik, anlaşılmaz bir muammaya çevrilmiştir. Bu nedenle, kişinin dışarıya göstermediği  kendini de çoğu zaman farkında olmadığı tarafları tanımlamak için Jung’un kullandığı gölge kavramı anlamayı çok daha kolaylaştırabilir. Jung’un kavramlarıyla söyleyecek olursak, emperyalist aşamadaki kapitalizmin personası yani maskesi liberalizm iken gölgesi faşizmdir. Elbetteki tek gölgesi yoktur ve farklı düzeylerde gölgeler vardır. Birer liberal olarak Ernesto ve Chantal ikilisi de, özgürlükçü, başkalarını/toplumu düşünen iyilik meleği personalarına halel getirecek, kendilerine kibirli bir görüntü verecek yeni teori yaratıcısı olma büyüklük hezeyanlarını, grandiyöz gölgelerini görmek çok ızdırap verici olacağından bakamaz, göremez ve bunu dillendiren kişilere de şiddetli bir öfke duyarlar. Öyle ki bu öfkelerini yine o iyilik meleği personalarına halel gelmesin diye ne kadar bastırmaya/gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, Geras’ı bazen ince bazen aşikar biçimde aşağılayıcı bir üslupla iğnelemekten kendilerini alamazlar. “Geras’ın -bu tür literatür için son derece alışılmadık bir hareketle- ödevini yapmış olmasıdır” cümlesi ile klasik geleneksel sol literatürün özensiz, okumadan eleştiren, bu yönüyle ödevini yapmayan bir şey olduğunu söyleyerek aşağılamaya çalışan ikili, öte yandan Geras’ın eleştirilerini eleştiri sınırlarını aşıp aşağılamaya girmesinden yakınmaktadır. Ayrıca, Geras’ın psikoloji üzerinden eleştirilerine “Biz sadece hakaret ve karşı hakaret oyununa girmeye hazır olmadığımızı söyleyeceğiz; bu nedenle en baştan Geras’ın yazdıklarını yazma ilhamının ardındaki psikolojik motivasyonları bilmediğimizi ve psikiyatristleri olmadığımız için bunlarla pek ilgilenmediğimizi ilan edeceğiz” diye karşılık verirken Geras’ın psikiyatrik bir vaka olduğu alt-metnini yazılarına taşıyacak kadar öfkelendiklerini belli etmektedirler. Liberal genin etkileri bunlar. Onlar en temiz, en insancıllardır. Onlar kırk şilte altındaki mercimek tanesini hissedecek denli soylu varlıklardır! Ve onlar yine, yorumlama hakkını okuyucuya bahşetme yüceliğini gösterecek kadar yücedirler: “Elbette, böyle bir dil ve böyle bir ad hominem argüman çığını kullanarak entelektüel bir tartışma başlatan bir yazar hakkında ne düşüneceğine karar vermek okuyucuya kalmış.” Liberallerin gizleyemedikleri faşist gölgenin bir görüngüsü daha. Yazar hakkında bir yorumda bulun ve sonra da “elbette ne düşüneceğinizi siz bilirsiniz” diyerek okuyucuya saygı gösteriyormuş gibi yap.

New Left Review dergisinin 166. sayısının kapağı, Kasım-Aralık 1987.

O soylu varlıklar için anlaşılması hem zor hem kolay bir şey vardır: “Post” filan da olsa kendilerini Marksizmle ilişkilendirmek! “Post” olması zaten soyluluklarının bir zorunluluğudur. Bunu yaparken bir yandan da geleneksel Marksistlere saldırmaktan geri durmuyorlar ve “Neredeyse tüm durumlarda, eleştirmenlerimizden önemli bir entelektüel teşvik aldık.” deme ihtiyacı duyuyor. “Siz ey Marksist ortodoksluğun sönmekte olan epigonları, bize saldırsanız da biz o kadar değerli bir iş yaptık ki son derece önemli kişilerden takdir gördük! Siz kim oluyorsunuz?” Böylesi bir söylem, değersizlik duygusunun basit ve ilkel dışavurumundan başka bir şey değildir. Liberal ikili, “Örneğin Slavoj Zizek’in, toplumsal antagonizmalar teorimizi zenginleştirdi ve Lacancı teorinin çeşitli yönleri için önemini vurguladı.” dediklerinde  bundan büyük bir mutluluk ve gurur duyduklarını söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Ardından isimlerini andıkları Andrew Ross, Alistair Davidson, Stanley Aronowitz, Phillip Derbyshire, David Forgacs gibi kendilerini olumlayan bir yerden yazan kişilerden de söz ederek, bu gururlarını vurgulamayı ve önemlerinin altını çizmeyi sürdürüyorlar. 

Liberal ikili, Gerası’ın eleştirisine cevap verirken, anlamın bağlamda olduğunu vurguladıktan hemen sonra bunun gölgesinde tüm eylemlerin söylemsel olduğunu ve Geras’ın söylem ve eylem ayrışması yaptığı için tüm eleştirilerinin böylelikle geçersiz olduğunu bizlere kabul ettirmeye çalışmaktadır. Evet, anlamın bağlamda oluştuğu doğrudur. Bir spor karşılaşmasında surata gelen bir yumruk boks bağlamında hakemlerce olumlu bir hareket kabul edilip vuran lehine puan olarak değerlendirilirken futbol maçında hakem tarafından kırmızı kart ve sonrasında oldukça fazla sayıda maç, ceza almasına yol açacak olumsuz bir eylem olarak anlamlandırılır. Ancak, her iki durumda da yumruğun bir de bizatihi nesnelliği vardır ki kişinin canını yakmış, hücre ve dokularını hasarlamış, belki de şiddetinden beyin sarsıntısı oluşturmuştur. Bunun haricinde anlamın oluşumu salt bilinç alanına dair değildir. En ilkel düzeydeki canlılarda dahi bilinen yönelme ya da kaçınma davranışı  gibi bir nesnellik de söz konusudur. Bu davranışların hiç biri bir söylemden kaynaklanmaz ve fakat bir nesnelliğe sahiptir. Bu durum, insanın pek çok davranışı ve eylemi için de geçerlidir. Tüm eylemlerin söylemsel olduğu, insanın tüm davranışının korteks düzeyinde, bilinç alanından çıktığını iddia etmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla liberal ikilinin söylemsel olan ve söylemsel olmayan uygulamalar arasındaki ayrımı reddetmesi salt canlıya ya da insana dair bilgi eksikliği ile açıklanabilir. Ancak yeni bir teorik ihtiyacı karşılamaya soyunan yüksek entelektüel düzeydeki kişilerden böyle bir cehalet beklenmez. O halde bu cümleyi kurduran ve basitçe ulaşabilecekleri bilgiyi arama ya da görmeye karşı körlüğe yönelten bu ihtiyaç nedir? Bu ihtiyaç, Dante’nin İlahi Komedya’sında tarif ettiği cehennemin en derin katında olmaya layık görülen hain olarak algılanmaya dair derin korkudur. Son derece anlaşılır ve insanca bir durumdur bu. Dönek ya da hain olarak algılanmak yerine “Post” da olsa Marksist olarak algılanmak onları cehenneme gitmekten, ya da en azından en derin en kötü yerine gitmekten koruyacaktır ve insan buna inanmak ister ve kendini öyle algılar. “İdealizme düşmeden Marx’ta bir hata olarak ortaya çıkan söylemsel olan ve söylemsel olmayan arasındaki ayrımı reddederek Marksizmi ilerletiyoruz” mesajı vererek ve sonrasında söyleyecekleri Marksizm dışı her söylemi bu çarpıtma ile örterek günahkarlıktan kurtulmaya çalışıyorlar.

Bu kadar liberal ikili ve radikal demokrasi eleştirisi yeterlidir. Ancak Halka Dergi’nin dosya başlığının çağrıştırdığı bir isim olan ve neredeyse yazıların tamamında referans alınan Gramsci de hegemonya ve güç ilişkileri üzerinden eleştiriyi hak etmektedir. Gramsci elbette ki Marksist kuram çerçevesinde kalan kabullere sahip olması ve mücadelesiyle liberal ikiliden pek çok yönüyle ayrılmakta ve fakat ne yazık ki bugün ifade ettikleri ile son kertede onlarla aynı şeye hizmet etmektedir.

Gramsci’nin Marksist çerçeve içerisinde yer alan kabullerinden biri, toplumsal güçler arasındaki ilişkilerin kişilerin iradelerinden bağımsız, ölçülebilir ve nesnel yapıya sıkı sıkıya bağlı olduğudur. Buna hemen sonra üretici güçlerin gelişme düzeyini de bu nesnellik içerisinde değerlendirdiğini ekler. Toplumsal gruplaşmaların üretim tarafından belirlendiğini de ifade eder. Gramsci’nin ayrıca kabul ettiği bir diğer Marksist olgu partinin gerekliliği ve önemidir. Üstüne üstlük, partinin sınıf bilincine varılmış ve homojen, sımsıkı bir yapı olması gerekliliğinden de söz etmektedir. Harekete geçebilecek bir partinin sabırla yaratılmasının altını çizer. 

Öte yandan “Bir ulus-devletin bu iç ilişkileriyle uluslararası ilişkiler  iç içe geçer, gelişmiş bir ülkede doğmuş bir ideoloji, az gelişmiş ülkelerde yaygınlaşır” derken yine sistemin uluslararasılığını kabulünü de görüyoruz. Ayrıca, uluslararası güç ilişkilerinin de temel toplumsal ilişkiler üzerine oturduğuna dikkat çeker. Bununla beraber ve haklı olarak uluslararası ilişkilerin de siyasete etkisinden söz etmektedir. 

Tüm bunlar Komünist Manifesto’da ifade edilen iki önemli tespit  olan tarih sınıf savaşları tarihidir ve kapitalizm bir dünya sistemidir tespitleri ile paralellik göstermektedir. Dolayısıyla bunlarda sorun bulunmamaktadır. Ancak hemen ardından söylenmesi gereken en önemli mesele Gramci’nin bir dünya sistemi olduğu andan itibaren kapitalizmin işleyişinin artık sınıf ilişkilerinin daha kaba olarak görülebildiği ve sınıfların daha somut ve çok net sınırlarla ayrılan ülkeler gibi ayrıldığı ve sistemin yeterince algılanmadığı önceki toplumsal sistemlerden oldukça farklı olduğu gerçeğini fark edemediğidir. Bir dünya sistemi olarak kapitalizmin, bütünlüklü bir sistem haline gelmesiyle birlikte sınıflar daha görünmez ve algılanmaz hale gelmiş ve bu da kendiliğinden sınıfsal kamplaşmanın oluşumunu engelleyen bir rol üstlenmiştir. Dahası, emperyalist aşamayla birlikte yalnızca sınıfsal kamplaşmanın silikleşmesi değil, ülkesel kamplaşmaların da giderek daha anlaşılmaz hale gelmesi de söz konusu olmaya başlamıştır.

Bu nedenle Gramsci, daha eski usül bir kavramaya dayalı teorinin yetersizliğini görmüş ancak eski kavrama biçimini aşamadığı için ne kadar çaba gösterirse göstersin anlamlı bir yanıt üretememiştir. Yine de kısmen Marksizm içi kabul edilebilecek şeyler söyleyebilmiştir. İşçilerin sınıf olmayı bilince çıkartmalarından ve bu temelde siyasal örgütlenmelerinden, burjuvaziden bağımsızlaşmasından söz edebilmiştir. Ancak, sınıf  bilinci oluşum sürecinde daha küçük ve homojen grupsal aidiyet ile daha geniş aidiyetler arasındaki farklılığı görmesine karşın bunların oluşumunun zorunlu basamaklar halinde sıralı olduğuna dair bir kavrayışla kendi hareket alanının daralttığını fark edememiştir. 

Öte yandan iktidardaki sınıfın her zaman için kendi çıkarını tüm toplumun çıkarı gibi gösterme zorunluluğunu da yeterince kavramamış ve sanki bunun bazı durumlara özgü olduğuna dair bir yoruma girişmiştir. Bununla paralel olarak devletin de esasen var olmayan bu çıkar ortaklığını dengeleyen bir araç olarak kullanımından bahsetmektedir. Böyle olunca da hem dünya genelindeki devletler arasında doğru olarak gördüğü hegemonya ilişkilerini ve de yine göstermeye çalıştığı ulus-devlet içi hegemonya sistemlerini yeterince doğru biçimde tarif edememiştir. Güç ilişkilerinde bağımsızlık ve egemenlik kavramlarını kullanması doğru ve yerindedir ve hatta ekonomik olarak dışa bağlı bir ülkenin iktidar partisinin esasen yerli ve milli görünümüne rağmen bir tür “yabancılar partisi” olduğu tespiti de doğrudur ve fakat bunun neden ve nasıl böyle olduğunu açıklamaktan uzaktır. Ayrıca daha yapısal ya da konjonktürel olguların ayırt edilmesi gerektiğini söylerken de haklıdır ancak bunlar arasındaki ilişki de yeterince temellendirilmemiştir. Ve bu diyalektik yeterince anlaşılamayınca da hem halkın değişik tabakaları hızla yol bulma ve yeniden  örgütlenme yeteneği görülmediği hem de  yönetici sınıfın program ve yönetici değiştirme gücünü fazlaca abarttığı için potansiyel iktidar şanslarını görme körlüğüne de kapı aralamaktadır. 

Bunalım böyle bir organik çözümle değil de, karizmatik ön derin başa getirilmesiyle durağan bir dengeye kavuşacağını ifade ederek ve “Birçok partinin tek bir parti bayrağı altında, aslında bütün sınıfın gereksinmelerin  en iyi biçimde temsil eden ve özetleyen, geçişi, sakin devrelere göre çok hızlı olursa da, bu, organik ve olağan bir olaydır” diyerek de olağandışı dönem ya da devrimci dönem  kavrayışını da daraltmaktadır. 

İşte bu kendini daraltma ve körleştirme ile birlikte teori giderek koyu gri hale gelmeye başlamış, gerçekler daha da görülmez olmuş ve her türlü yanlış algılamalara kapı aralanmıştır. Karanlıkta, zihnimizde uzaktaki bir ağaç ayıya, yerdeki dal parçası da yılana çok kolay dönüşebilmektedir. Böylesi bir anda “devlet” artık bambaşka biçimde kavranan bir şey halini almıştır. Devlet artık egemen gruplarla egemen olmayan gruplar arasında siyasal ve hukuksal eşitliği sağlamanın aracı gibi görülmeye başlanır. Siyaset alanı ise devletin bu fonksiyonunu ne kadar iyi yapılacağı ile ilgili bir yarış alanına dönüşür. Bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde hegemonyasını kurmasından ve kendini kabul ettirmesinden bahsedilir. Oysa, bu hegemonya önceki toplumsal sistem içerisinde gelişmeye başlanmış, burjuva sınıfı, esasen kendi varlığını en anlamlı ve değerli kılacak olan kapitalist sistemi tüm toplumun çıkarına bir sistem olarak tüm topluma kabul ettirmiş ve bu bakımdan ideolojik hegemonyasını kurmuş ve ondan sonra siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Sistem değişikliği gerçekleştiği andan itibaren de sistemin kendileri için hiç de hayırlı sonuçlar doğurmadığını gören diğer sınıflar zaman zaman maraza çıkartmış, ve hatta siyasi iktidarı ele geçirmiş ve fakat sisteme dokunmadığı için bu tür siyasi müdahaleler sınıfların sistem içerisindeki yerinde kalıcı herhangi bir değişiklik yaratmamıştır. Bununla beraber 1848 ile birlikte 1789’da işçi sınıfının da kabul ettiği eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganının burjuvazi tarafından sadece sermaye sahiplerinin kardeşliği, sermaye sahipleri arasındaki eşitlik ve sermayeye özgürlük olarak ele alındığı, üretim araçları mülkiyeti meselesi çözülmeden insanların eşitliğinin sağlanamayacağını ve eşitliğin olmadığı bir yerde ise kardeşlik ve özgürlükten söz edilemeyeceği net olarak görülmüş ve başka bir toplumsal sistemin çağrısı yapılmıştır. 

Ancak bu çağrıya Gramsci’nin bir gözü ve kulağı kapalıdır. Çünkü oldukça karamsardır ve toplumsal değişiklik için o toplumun bütün yaşam biçimlerini tüketmesini beklemektedir. Böylesi bir durumda devrimci olmanın da siyaset yapmanın da hiç bir anlamı yoktur. Bu bir sistem ölünce yerine yenisi gelir demektir. Gramsci hegemonya bunalımını da neredeyse ancak yönetici sınıfın ölümüne bağlıyor. “Yöneten Sınıfın iflas etmesi ya da geniş kitlelerin siyasal eylemsizlikten belirli bir eyleme geçip, organik olmayan, bütünüyle devrim sayılabilecek isteklerde bulunmaları biçiminde  ortaya çıkan  ve otorite bunalımı olarak gösterilen şeyin yönetici sınıfın hegemonya bunalımı ya da devletin bütünlüğünün bunalımıdır.” Derken ayrıca sistemi de silikleştirerek sistem yerine bağımsız bir varlıkmışcasına devletten söz etme yanılgısına da  düşmektedir.

Tüm bunlar Gramsci’nin kabul ve ifade ettiği gibi  “sistemlerin varlığı nesnel koşullara bağlı ve kişilerden bağımsız” ise, yukarıdaki yaklaşımları doğru kabul edersek, “kapitalizmin eceli geldiğinde sosyalizmi kurabiliriz, yapabileceğimiz bir şey yok” demiş de oluyoruz. Bu yaklaşım Gramsci’nin parti, sınıf bilinci vs. konularındaki tüm değerli ve haklı önermelerini de bir anda anlamsız hale getirmektedir.

Aynı biçimde “Hiçbir toplumsal düzen, kendi bağrında taşıdığı bütün üretim güçleri gelişmeden önce, ortadan kalkmaz” sözü de aşırı iddialı. Bu ne kadar gelişecek ve ayrıca “yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkileri yaratan maddi koşullar eski toplumun bağrında” ne kadar olgunlaşabilir. Evet, bu kapitalist toplum öncesinde belki bir yere kadar mümkündü ve fakat bugün için bunun olanaklılığı ancak ve ancak sistem riske girdiğinde ve sosyalizmle rekabet halindeyken dekapitalize kimi alanların varlığına razı olmakla sınırlı olacaktır. Nitekim bunu özellikle 1945 sonrası gördük ve karşı saldırı önce 1980 ve sonra da 1990 ile birlikte dozunu giderek artırarak gelmekte gecikmedi. Gramsci burada neredeyse Kautsky ile aynı yere düşüyor. Evet, Gramsci üstyapı ilişkileri iyi kavranmalıdır demiştir. Bunda karşı çıkılacak bir şey olabilir mi? Ancak bunun alt-metni, klasik Marksist-Leninist anlayışın bunu ihmal ettiği biçiminde okunmakta ve bu yönüyle önce koyu gri alanlara ve ardından da tüm hatalı adımlara kapı aralamaktadır. Hemen ardından gelen ekonomizm eleştirisi ile sınıfsal olanın belirleyiciliğinin reddine  ve ideolojizm eleştirisi ile de bağımsız siyasal sınıf öznesi yani partinin önemsizleştirilmesi ve reddine yönelinmektedir. 

Son olarak koyu gri söylemlerinden biri olan din ile ilgili olarak söylediği “Din, her zaman bu gibi ulusal ve uluslararası ideolojk-siyasal birleşmelerin kaynağı olmuştur” sözü de kaynak olarak sistem ve sınıfsal çıkarlardan uzaklaşılarak bir üstyapı kurumuna yönelinmiş olunuyor. İşte bu yönelme gerek genel olarak radikal demokratların ve de özel olarak dinsel siyaset alanından henüz tümüyle kopamamış unsurlar için bir Gramsci severlik fırsatı yaratmaktadır.

Radikal demokrasi ve siyasal İslamcılar konusuna dönmeden önce Gramsci ile ilgili bir kaç noktayı daha ele almakta yararlı olacaktır. Bunun başında daha önce de bir biçimde değindiğimiz devlet ve sistem ilişkisidir. Gramsci devleti bir grubun öz örgütü ve o grubun en fazla yayılmasına uygun koşullar yaratacak bir öge olarak görerek kapitalist sistemi ve de devleti doğru kavramadığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Esasen her canlı organizma gibi sistemler de canlı organizmalardır ve her canlı organizmada olduğu gibi kendilerini geleceğe taşıyacak düzeneklere sahiplerdir. İşte bu organizmanın varlığını devam ettirmesine yarayan yapının adıdır devlet ve Lenin’in ifade ettiği çok önemli üç ayağı vardır. Birincisi yasalar/mahkemeler, ikincisi yasanın ve mahkemenin önermelerini yerine getirmeyi garanti eden silahlı güç ve üçüncüsü tüm bunların finansmanı için para toplama hakkı. Bunun dışında sistemin bir tür zor aygıtı olan devlet yanısıra varlığını devam ettirmesine, kendini yeniden üretmesine hizmet edecek ideolojik aygıtları vardır ki artık dünya sistemi halindeki kapitalizmin ki buna emperyalizm diyebiliriz, bunlar emperyalizmin ideolojik aygıtlarıdır. Sistem ve savunma mekanizmaları iyi kavranmadığı için bunalım dönemlerinde “karizmatik ve Tanrının istediği adamlarca temsil ediIen güç kullanımına ve karanlık güçlerin faaliyetlerine meydan açılmıştır” diyerek örneğin Hitler gibi kişilerin doğuşunu bunalımın oluşturduğu boşluğa bağlama gibi bir hataya düşmekte, bu yönüyle sistemin bu tür faşistler üretmeyeceğine dair liberal iyimserliği taşıdığını da ortaya sermektedir. Bunalım dönemlerinde partilerle sınıf çıkarları arasındaki bağ bulanıklaşır derken de hata yapmaktadır. Bu hatanın nedeni de yine sistemi yeterince iyi kavrayamamaktan geçer. Oysa emperyalizmin ahırında tek bir at yarışmamaktadır ve pek çok eküri birlikte yarışmaktadır. O kriz anında da atlardan bir önceki kazanan yeterince sisteme gerekli çözüm üretmediyse yarışı kaybedebilir ve fakat aynı ahırın bir başka atı, yarışı kazandığında burjuvazi yine yarışın kazananı olacaktır. Ortada temsil eden ve edilen arasında bir anlaşmazlık olmamaktadır. Yarış, sistemin devamına hangi partinin söyleminin daha fazla destek bulacağı ile ilgili bir yarıştır. Sistemin ardına milli söylemle daha fazla güç yığılabiliyorsa milli söylem, dinsel söylemle daha fazla güç yığılabiliyorsa dinsel söylem, liberal söylemle daha fazla güç yığılabiliyorsa da liberal söylem iktidara gelir ve sistem tüm bu atları da her türlü olağan ve olağanüstü durumlar için beslemeyi sürdürür. Bu atlar içerisinde pek çok farklı sosyal-demokrat/sol/sosyalist  etiketli at da bulunmaktadır.

Söylemeden geçilemeyecek bir diğer eleştiri de Gramsci’nin güçler dengesinin bozulmasında şimdiki ekonomik çıkarların bozulmasını göz ardı etmesi ve yerine ne olduğu belirsiz sınıf prestiji yani iddia o ki gelecekteki ekonomik çıkarları koymasıdır. Somut olandan, belirsiz olana geçildiği andan itibaren siyaset üretmenin de maddi koşulları ortadan giderek kalkmakta ve fanteziler devreye girmektedir. 

“Dünya’yı Yönetecek El – Tek Büyük Birlik”

Halka Dergi’ye tekrar dönecek olursak, dosya başlığı ve çağrıştırdığı kişilerin eleştirileri dışında içerisindeki yazıların eleştirisinin yapılması daha anlamlı değil miydi diye bir soru akla gelebilir. El cevap: Değildi. Yine de iki yazınını hakkını yememek gerekir. Her ne kadar son kapanış alıntısına katılmasam da Zeki Kılıçaslan’ın Brezilya’da Sınıflar Mücadelesi, Kurtuluş Teolojisi ve “Dine karşı Din” başlıklı yazısı önemli bir konudaki tartışmaya çok değerli katkılar sağlamaktadır. Ayrıca her ne kadar sınıfsal olanı görünmez kılsa da “meclis” meselesine dikkat çektiği için Musa Akbal’ın Meclisli Çalışma başlıklı yazısı okunmaya ve üzerinde konuşulmaya değerdir.

Diğerleri mi? Onlar, Sinan Kızılkaya’nın yazısında olduğu gibi cumhuriyet düşmanlıklarını bir meziyet olarak sergileyerek en fazlası Halka Dergi’yi “emperyalizmin ideolojik aygıtları” kategorisinde değerlendirilmeye aday yapacak lisans ödevleri düzeyinin ötesine gidememektedir.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin