Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 3

KAMİL KANİ AYGÖRDÜ

Hey gidi günlük,

Niye yaşıyoruz bu hayatı? Dört milyar yaşında bir gezegenin tepesinde daha iki ayağımızın üzerinde yürümeyi öğreneli birkaç yüz bin senecik geçmişken. Ezilen Neanderthal halkların öfkesi mıh gibi aklımda. Tarlalarımız olalı, evcil hayvanlar edineli on üç-on dört bin yıl olmuş şunun şurası. Atam İbrahim’in Güneş’i Tanrısı zannetmesi birkaç bin yıl önceymiş. Henüz olaylar taze yani anlıyor musun? Muhammed peygamber öldükten hemen sonra sahabeler “ahir zaman” geldi sanmışlar, “işte kıyamet, eli kulağındadır!” Peygamberin ölümü başka neye benzer yeryüzünde. Her günbatımında titizlikle ufka bakıp gökyüzünün kırmızı bir güle dönüşüp dönüşmediğini sorgulatır insana. Bekleyişin kendisi olur kıyamet. Ahir zaman, ortaya çıkan garabeti anlamlandırmak için etkili bir yol. Sahabeler, tabiyin, tebei tabiyin, tedvin dönemi alimleri, kendi zamanını tarihin sonu bellemeyen mi var? Fukuyama henüz toprakta vitaminken.

Bana kalırsa tarih yeni başlıyor. Hatta henüz başlamadı bile. İnsanlık önce enerji problemini çözmeyi öğrenecek. Robotlar çalışma ilişkilerimizi baştan sona alaşağı ettikten sonra ya hep beraber özgür entelektüeller olarak altlarından ırmaklar akmasa da damlayan köşklerde huzurla ikamet edecek, ya da astronomik sınıfsal asimetriler sebebiyle en azından büyük bir çoğunluğumuz açlıktan kepaze olacağız. Gezegenimiz mahvolsa dahi kederlenmesine gerek bulunmayan bir grup aşırı zengin, bu ucubeyi bize terk edip muhtemelen Jüpiter’in uydularından birine yerleşecek. Yine de hüzünlenmeye hacet yok. Zira hayatta kalırsak geride hastalıklarla başa çıkmamızı sağlayan süper ötesi bir teknoloji de kalacak. Kendimize protez kollar ve bacaklar üreteceğiz. Acıkan yerlerimizi hiç acıkmayan organlarla ikame edeceğiz. Merak ediyorum da o yıllarda acaba ehli sünnet alimleri doğru yoldan şaşmayan protez bir sevad-ı azam icat edebilecekler mi?

Tüm bunlar olurken biyolojik evrimimiz asla beklediğimiz yönde ilerlemeyecek hacım. Evrim tanrısı bilinçli seçimler yapmaz. Onu yapan Allah’tır. O da işleri oluruna bırakmayı seçmiş belli ki. Evrimin yasası bellidir. Üretken çocuklar doğuran genlerini aktarır, üreyemeyenlerin genleri tarihe karışır. Bu yüzden biyolojik evrim ilerleme fikrine dayanmaz, kümülatif bir birikim oluşturmaz. Ancak entelektüel dünyamız için bu geçerli değil. Ahlak anlayışımız entelektüel birikimimizle paralel olarak hiç de çizgisel olmayan bir hat üzerinde gelişip genişliyor. Bilgimizdeki artış empati duygumuzu güçlendiriyor. Tarihselcileri hiç sevemedim ama gelenekçilerin baktığı yerden bakınca su katılmamış bir tarihselci olduğum doğrudur. Bana kalırsa yüce Rabbimiz de biraz tarihselci davranıyor. Fiziğe ve matematiğe ne kadar müdahale ediyorsa, tarihe ve topluma da o kadar…

Evrimi bilimsel bir gerçek gibi görmüyor olsaydım, bu eğlenceli bir şey olurdu. Çünkü merak ederdim, önümde öğrendikçe dehşetle keyifleneceğim kocaman bir külliyat, bir sürü bilimsel argüman, delil vs. olurdu. Okudukça beynim açılırdı. Bu olurken samimi bir şekilde Tanrı’yı sorgulasam dahi bu kötü olmazdı. Çünkü Tanrı mutlak iyi olduğu için hem samimi hem de sorgulayıcı olmam dolayısıyla beni mükafatlandırırdı. Nihayetinde evrim benim için bilimsel bir gerçeğe dönüşüyorsa ve Tanrı varsa, benim için evrim Tanrı’nın akıllı tasarımı olurdu. Tanrı zaten fiziksel olguları da nesnel kurallara tabi bir biçimde yaratmıştı. Canlılık için de buna benzer mekanizmaları neden tercih etmesin? Yok eğer Tanrı’nın yokluğuna ikna olursam zaten bilmediğim bir şeyi bilir hale geldikten sonra çöken imanımın cehaletten kaynaklandığı ortaya çıkmış olurdu. Cehalet zaten Tanrı tarafından da sevilmezdi. Büyük bir çelişkiden kurtulmuş olurdum. Eğer evrimin bilimsel bir hakikat olmadığına, modern biyolojinin uydurduğu bir hurafe olduğuna ikna olursam, bu durumda en azından güçlü ve özgüvenli bir imanım olurdu. Muhtemelen başkaları için ikna edici olmaz, ama benim hayatımı kolaylaştırırdı. Yani evrimle alakalı büyük kafa karışıklıklarım olsa hayat çok daha keyifli olurdu.

Kimi kandırıyorum. Tarihin orta yerine bırakılmış küçücük kullarız hasbelkader. İki insanın vakti gelen iki sokak kedisi gibi birbirinin üstüne binmesiyle düştük rahme. Şans eseri dölledi bir sperm o acayip yumurta hücresini. Tüm bir kimyasal reaksiyonlar bir başka bilinci değil, bizim bilincimizi var etti. Bu yampiri bedenin tam tepesinde gözüyle gören, kulağıyla işiten, ağzıyla küfürler savuran bir sinir sistemi oldu bilincim. Kanayan bir şey oldum sonra. Ne ilginç şey yaşamak.

***

Sevgili günlük,

Bugün sabahtan beri evdeydim, hiçbir şey yapmadım. Üst kata yeni bir komşu taşındı, kapı deliğinden tüm taşınma seremonisini izledim, ama hiçbir şey yapmamaya devam ettim. Hiçbir şey yapmadığım için acayip sırtım ağrıyor. İki koli de ben taşımış olsam daha az ağrırdı. Saçmalık. Hiçbir şey yapmamak dünyanın en zor işini yapmaktan daha zor bir iş. İşsizler içerisinde hiçbir şey yapmayanlara, en azından evde bir işe yarayanlara kıyasla devlet iki kat sosyal yardım ödeneği ayırmalı. Bir hafta geçmesine rağmen Yalçın denen hıyarın söyledikleri hâlâ aklımdan çıkmıyor. Hiçbir şey yapamayışım sebebi oldu lavuk.

Pek itibar sahibi bir mesleğim yok belki ama bir statü göstergesi olarak yüksek mevkilerden hem alacaklarım hem de alacaklılarım var. Alacaklarım Allah’ın emri. Alacaklılarım Allah’ın belası. Bankadan söylediklerine göre “borçlarımın tahsilatı yapılamadığı takdirde yasal işlem başlatılabilirmiş.” Ben üniversite okurken bu parayla Küba’ya politik bir ziyaret mi yaptım, yoksa kendime 200cc motor mu aldım? Üzerime atılı ömürlük kahır borcuna bakılacak olursa, benim yediğim üç kuruş paradan fazlası olmalı. Motoru istesem de alamazdım, annem için, Küba’nın hali zaten ortada. Geleceğimi ipotek altına almak istemelerine şaşırmam, hükmetme arzusu kanlarına işlemiş. Yine de benim geleceğim bu kadar etmez gibi geliyor hacım.

Bana kalırsa borçlu insanlar engelli birey gibi düşünülmeli ve gözetilmeliler. Örneğin bedensel engellilik. Ben demiyorum, devletin resmi sözlüğü diyor. Toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri çeken kimse. Ama kimse değil. Bilakis. Herkes. Herkesin bir kısmı. Ne toplumsal yaşama uyum sağlayabilir borçlu kimse, her kimse, ne de günlük gereksinimlerini karşılayabilir aslına bakarsan. Borçlarım, yani bedensel engelim kolay kolay geri döndürülebilir gibi gözükmüyor. Sadece öğrenciyken aldığım krediler değil, engelsel bedelli borcum da el sallıyor uzaktan görmüyor musun? Ya ne yapacaktım, Allah rızası için karşısında dimdik dikilmeye ve doğru sözü haykırmaya niyet ettiğim otoriteye boyun mu eğecektim… Borçluluk öyle bir şey değil.

Vazgeçtim bu engelli metaforundan, şimdi itina ile ıslah ediyorum. Borçlu kişiler köledirler ve onlar için köle hukuku gözetilmelidir. Kölelere özgürlük tabi! Allah’ın ayetine diyecek lafım yok. Ama konu bu değil. Özgürlüğün gelesi olsa biz köle olmadan da gelirdi. Benim derdim başka. Borcunu ne ödeyen ne de inkâr eden uslu köleler olursak eğer, belki alacaklılarımız bize yediklerinden yedirip, giydiklerinden giydirebilirler köle hukuku icabı. Zaten giydirdiklerinden üç beş parçayı Topkapı’da ikinci el okutsam en azından kredi borcum kapanır. Lakin yediklerinden yemeye devam edebilmek için bunu yapmak makul olmaz. Giydiklerinin ufak bir cüzünü dahi okutarak krallar gibi yaşar, yedikleriyle semirerek çalışmadan hayatımı idame ettirebilirdim.

Yalçın denen hıyar da bunu çok iyi biliyor. Biliyor bilmesine ama işine gelmiyor. Kurmuş düzenini. Neden Veysel’le iyi anlaştığı da çıkmış oldu böylece ortaya. Veysel aracı oldu diye gittim görüşmeye. Arada o olmasa duman etmiştim çoktan. Ne işim var benim Yalçın gibi hıyarlarla. Veysel’e de aşk olsun. Sahi o kadar yıl oldu mu görüşmeyeli… Bu eski arkadaşlıkların yükü kepaze etti beni.

Yüreğimde bitmek bilmeyen bir kıpırtı var. Tüm can sıkıntıma karşın göğsümün tam üstünde sonu gelmeyen yüksek bir heyecan… İş görüşmesi deniyor Yalçın’la görüşmemize. İş iyi hoş da. Böylesi ekâbir bir kütükle değil aynı çalışma alanını paylaşmak, aynı havayı soluduğun için dahi tövbe istiğfar edersin. Sen zaten solunum yapmayı ağaçlıktan defterliğe azledildiğin gün bıraktın. Ancak nihayetinde ağaçtın, kütükleri iyi tanırsın. Buna rağmen sen bile bu kadar büyük bir kütük görmemişsindir eminim.

Aslında hiçbir şey söylemedi amcaya. Ağzını bile açmadı. Karısını hastaneye götürmesi icap etmiş ihtiyarın. Aile hekimine yetişmek için erken ayrılması gerekiyormuş. Elini salladı sadece. Bir ileri bir geri gitti dört parmağı aynı anda. Çıktı amca. Vücudumdaki her bir kas kaskatı kasıldı. Daralan damarlarımı duyumsadım. İhtiyarın çıkışından sonraki sessizlikte geçen üç saniyelik göz devirmeydi Yalçın’a notunu veren. Üç saniye boyunca gözleriyle kustu Yalçın. İşçisiyle aynı biyolojik türe ait olmaktan tiksiniyordu belli. O üç saniyenin yükünü son üç asrın sırtına yükleyip utancımı tarihe gömdüm hazretin huzurunda. Nezaket etmeye gelmez bu adamlar. Karşısında dimdik dikilmezsen seni fırından taze çıkmış pastırmalı paçanga gibi dağılmadan kıtırdatarak kesmeye kalkarlar. Bunların meziyeti olmuş insan yemek. Bağlantılarıyla ezer, hayat görüsüyle pişirir, buyurganlığıyla hayattan bezdirip verdiği üç kuruş maaşla kıtırdatarak keser. Ulan benim senin gibi ahlak yoksunu insanın tavsiyelerine ihtiyacım mı var.

Yalçın gibiler kendi nefisleriyle baş başa kaldıklarında yerdeki ve gökteki tüm Tanrılara hınçlanırlar. Kendi yeryüzü Tanrılıklarına ve aşkın otoritelerine şirk koşulduğu için… Sorsan en büyük muvahhitler de bunlardır. Ama Allah’ı değil, kendilerini birliyorlar… Gönül rahatlığıyla kafiri olabilirim bu dinin.

İnsan insanın kafiridir.

* Devamı gelecek.


Önceki yazılar:

“Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 3” ögesine 2 yanıt

  1. […] Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 3 […]

  2. […] 2020ler – 1 Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 2 Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler – 3 Bir Radikal’in Günlüğü – 2020ler […]

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin