Y. AKSEKER
1. Filistin’deki Soykırım Süreci
Siyonist devlet, Gazze’de şimdi de Refah’ta Filistinlilere yönelik saldırılarına ve katliamlarına devam ediyor. Siyonizm üst düzey teknolojik silahlarla yerden ve havadan saldırılarıyla Filistin halkını dokuz aydır bombalıyor. Siyonizm için hastane, mülteci kampı, BM binasının veya buralarda yaşayan bir çocuğun, bir annenin, gazetecinin veya sağlık görevlisinin hedeften başka bir anlamı yok. Gazze’de en az yedi toplu mezarın olduğu, Filistinlilerin açlık endişesi içinde bulaşıcı hastalıklara yakalandıkları uzun zamandır aktarılıyor. Ölü bebeklerin üstüne “kimliği bilinmiyor ama kim tarafından öldürüldüğünü bütün dünya biliyor” yazılan bir yerde ölü, yaralı ve kayıp sayısını zikretmeyi doğru bulmuyor olsam da dünyanın en prestijli tıp dergisi olduğu ifade edilen Lancet Dergisi yazarlarına göre İsrail’in katlettiği Filistinli sayısının 186 binden fazla olduğu ifade ediliyor. Kaç yıl sonra olacağı bilinmese de Siyonizm’in Nazizm’le bütünüyle eşdeğer bir ideoloji olarak telakki edileceği açık bir gerçektir. Birleşmiş Milletler, İsrail’i İŞİD’in de bulunduğu çocuk katili kara listesine ekleme yönünde resmi karar aldı[1].

[Kaynak: @filistinicinbin (X Platformu)]
Bu satırları yazmak kolay değil. İsrail’in ne olduğu bir şekilde tarif edilebilir ama İsrail’i işgali savunan bazı İsraillilerin tavırlarıyla görmek en gerçekçi tavırdır. 7 Ekim sonrası bir tarihte, bombaladıkları Türk-Filistin Dostluk Hastanesi’nin önündeki İsrail askerlerinin hatıra fotoğrafı birçok şeyi anlatmaya gerçekten mahir[2].
Son günlerde sürekli yeni katliamlardan haberdar oluyoruz. 13 Temmuz günü Siyonizm, One More Jump isimli filme konu olmuş Gazze’deki Han Yunus mahallesine yakın El-Mevasi bölgesinde, üstelik güvenli bölge olarak ilan ettiği yere, havadan gerçekleştirdiği aşağılık saldırısında, o sırada bahçesinde futbol oynayan çocukların bulunduğu bir okulda 141 insanı katletmiş ve 400 kişinin yaralanmasına neden olmuş[3]. Yine aynı gün içinde Gazze’nin batısında başka bir bölgede yer alan Eş-Şati Mülteci Kampı’ndaki camiyi hedef alarak 20 Filistinliyi katletmiştir[4]. 14 Temmuz’da UNRWA’nın okuluna havadan saldırısında 15 Filistinli katledilmiş, 80 kişi de yaralanmıştır[5]. Dünyanın gözü önünde insanlık fertleri, İslam dünyasının gözü önünde din kardeşleri ve Arap dünyasının gözü önünde aynı kavimden kardeşleri katledilmektedir ve bu tüzel kişiliklerin tümünün etkili bir mücadele koymadıkları malumun ilamıdır. İsrail başbakanının, komutanlarının ve askerlerinin %82’sinin; soykırım sözleşmesi tabirine göre “iğrenç bir musibetin failleridir.”[6]
Kuşkusuz bu katliamların faili Siyonizm ve onun ortağı ABD’dir. 29 sene önce Srebrenista’daki Müslüman-Boşnak soykırımındaki eylem ve eylemsizliklerinden gayet iyi bildiğimiz BMGK’nın ve NATO’nun hiçbir insanlık değerinin savunucusu olmadığı ve olmayacağı bugün tarihe bir kez daha geçmiştir.
Meselemiz Siyonizm’in kimden/neyden güç aldığı sorularının işaret ettiği gibi, hangi devletlerin ve ne türlü işbirliklerinin Siyonizm’i cesaretlendirdiği veyahut durdurmaktan uzaklaştırmadığı konusudur. Doğal olarak da konu aynı zamanda Siyonizm’le her ne niyet veya imajla olursa olsun işbirliklerinin nasıl durdurulacağı konusudur.
2. İsrail’in Durdurulması Gereği
Özetle insancıl hukukun her bir yönünü, BM şartının yüzlerce maddesini her suret ve şekilde ihlal etmiş, hiçbir insani değere ve kurala riayet etmemiş, bir aparteid ve faşist rejimi olan İsrail’in insan suretli başbakanının, komutanlarının ve askerlerinin Filistin halkı üzerindeki eylemlerinin durdurulması gereğine dair bir kuşku bulunmamaktadır. Siyonizm’in kim/ler tarafından nasıl durdurulabileceği konusu da elbette siyasi ve ekonomik boyutları oldukça fazla olsa da özünde basit bir sorudur. Bugüne kadar akla gelebilecek her türlü yöntemle devam etmiş Filistin halkının mücadelesinin bağımsızlık ve özgürlük için yeterli olmadığı maalesef ki ortadadır. Sistemin mevcut işleyişinin ise soykırımcı katilleri durdurmaktan tamamen uzak olduğu ortadadır.
Bu durumda mezkûr unsur tarafından gerçekleştirilen suçların önlenmesi konusunda insanlık ailesinin ve devletlerin omuzlarına nelerin yüklendiğinin büyük bir aciliyet, hassasiyet ve cesaret ile tartışılması gerekir.
Siyonizm’in kim/ler tarafından nasıl durdurulabileceği konusu da elbette siyasi ve ekonomik boyutları oldukça fazla olsa da özünde basit bir sorudur. Bugüne kadar akla gelebilecek her türlü yöntemle devam etmiş Filistin halkının mücadelesinin bağımsızlık ve özgürlük için yeterli olmadığı maalesef ki ortadadır. Sistemin mevcut işleyişinin ise soykırımcı katilleri durdurmaktan tamamen uzak olduğu ortadadır.
Halihazırda uluslararası iki mahkemede yargılanan Siyonist rejimin süreğen suçlarının nev’i ve içerikleri müstakil makalelere konu teşkil ediyor olsa da etnik temizlik ve soykırım suçları bakımından verilen tedbir kararlarının, bir türlü UCM’den çıkmayan tutuklama kararının, devletlerin İsrail kınamaları/lanetlemelerinin veya Filistin’i tanımalarının İsrail’i durdurmadığı ortadadır. Şimdilik bu kanı temizleyecek herhangi bir kimyasal yoktur. Adaleti ve suçluyu cezalandırmayı talep etmek de bazı devletlerce marjinalize edilmiştir.
3. Devletlerin Soykırımdaki Sorumluluğu
i) Negatif Yükümlülüklerin İhlâli
Siyaset ile hukuk kurumlarının teorik ayrımı ve kendine özgü durumları bir tarafa siyasetin günümüz itibariyle aksini teklif dahi edemeyeceği hukuki yasalar ve temin etmesi/saygı göstermesi gereken insan hakları vardır. Diğer bir ifadeyle; devletler söz konusu hakları ve borçları tartışmaya tamamen kapatarak bunlara bağlı kalacaklarını taahhüt etmişlerdir.
Aralık 1948’de BM’de kabul edilen ve 31.07.1951 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırma Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin de bulunduğu taraf devletler negatif ve pozitif yükümlülüklere uymak konusunda kendilerini kısıtlamışlardır. Devletler kendilerini Soykırımı önlemek, soykırımın faillerini cezalandırmak için ilgili mercilerle işbirliği yapmakla mecbur tutmuşlardır.
Sözleşmenin[7] soykırım tanımına göre; “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacı” altında a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek; fiillerinin herhangi biri soykırım suçunu meydana getirir. Bu hareketler soykırım suçunu oluşturduğundan bütün sözleşmeci devletler de aynen bu ifadelere uymak zorunluluğu altındadır (yazılı eylemleri yapmamak şeklinde negatif yükümlülük).
Yine sözleşmeye göre cezalandırılacak eylemler olarak yukarıdaki fiillerden herhangi birini yapan, yapmakta işbirliği yapan, yapılmasına alenen kışkırtan, yapılmasına teşebbüs eden veya soykırıma doğrudan katılan özne cezalandırılır.
Sözleşmeden aynen alırsak; (a) Soykırımda bulunmak; b) Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak; c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak; ç) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek; d) Soykırıma iştirak etmek) soykırımın varlığının tespitine müteakip yukarıdaki yoğunluğa sahip eylemlerde bulunan tüm özneler uygun maddeye göre cezalandırılmaları gerekir.
Belirttiğimiz üzere devletler, mezkûr sözleşmeye göre; soykırımı bizzat yapan veya teşebbüs eden, yahut soykırımda işbirliği yapan, ya da buna bizzat katılan devletler sıfatlarıyla cezalandırılmalıdır. Fakat soykırım sözleşmesi bundan ibaret tutulmamıştır. Tüm devletler “soykırımı önlemek” ve “soykırım faillerini cezalandırmak için mercilerle işbirliği yapmak” ile borçlanmışlardır.
Soykırım suçunun doğrudan failliği (a) konusunda ortada nihai bir mahkeme kararı bulunmasa da bütün deliller bu suçun İsrail tarafından birçok seçenekli fiiliyle aynı anda birlikte işlendiğini, İsrail’in 1948’den beri sürekli olarak Filistinli nüfus üzerinde şiddet ve işgal araçlarını sürekli olarak kullanmış olduğundan, yine sürekli olarak uluslararası hukukta geçerli kararların dahi sürekli olarak ihlâl eden İsrail’in meşru müdafaa şeklindeki savunmasına itibar etmenin hiçbir maddi temelinin olamayacağını göstermektedir.
Dolayısıyla buradaki konu; soykırım suçunun doğrudan faili bilindiğinden bunda tartışma yaratan bir husus yoktur. Ne var ki tartışılması gerekli konu; soykırımcı rejimle birlikte aynı sanık masasında hangi devletlerin hangi sevk maddelerine dayalı olarak oturması gerektiğidir.
Belirttiğimiz üzere devletler, mezkûr sözleşmeye göre; soykırımı bizzat yapan veya teşebbüs eden, yahut soykırımda işbirliği yapan, ya da buna bizzat katılan devletler sıfatlarıyla cezalandırılmalıdır. Fakat soykırım sözleşmesi bundan ibaret tutulmamıştır. Tüm devletler “soykırımı önlemek” ve “soykırım faillerini cezalandırmak için mercilerle işbirliği yapmak” ile borçlanmışlardır.
Eğer ortada soykırım suçu tespiti yapıldıysa soykırımda devletlerden herhangi biri bunlardan biriyle sorumlu tutulmayacak ise pozitif (bir yönde eyleme geçmeye zorlamak anlamında) nitelikli yükümlülüğü yerine getirip getirmediği tartışılır. Bu bağlamda devletlerin “soykırımı önlemek” ve “soykırım faillerini cezalandırmak için mercilerle işbirliği yapmak” şeklindeki iki yükümlülüğünü yerine getirip getirmedikleri tartışılmalıdır. Ancak daha bu konuya gelmedik, zira ABD ve AB ülkelerinin öncelikle soykırımdaki var ise “aktif” eylemlerinin değerlendirmesini yapmamız gerekmektedir.
Soykırım sahasında yukarıda zikredilen bir amaçla bulunan ve bunları gerçekleştiren asker şüphesiz ki İsrail silahlı kuvvetlerine bağlı İsrail askeridir. Ancak sürecin başından bu yana İsrail’in yanında, dünyanın patronu sıfatını kendinde gören Amerika Birleşik Devletleri vardır (ABD Başkanı Biden için İsrail’in Gazze’deki ‘soykırımındaki’ ‘suç ortaklığı’ gerekçesiyle ayrıca ABD Federal Mahkemesi nezdinde bir ceza davası açıldığı da aktarılmaktadır[8]. Bu davada ayrıca, ABD’nin İsrail’e gönderdiği yıllık 3,8 milyar dolarlık askeri desteğe son verilmesi talebinde bulunulmuştur.).
ABD emperyalizminin Siyonist sermaye üzerinden Siyonizm’le tarihsel/ekonomik bağı bilindiği üzere eskiye dayanmaktadır. 7 Ekim sonrasında da bu tarihsel örüntü, kimi söylemlerin değişmesine rağmen aynen devam etmiştir.
AA haberine göre “ABD’nin Gazze Şeridi’nde yaklaşık 40 bin Filistinlinin ölümüne neden olan İsrail’e 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 6,5 milyar dolar değerinde güvenlik yardımı sağladığı” aktarılmıştır.”[9] Güvenlikten kasıt Filistin halkının Gazze ve Refah’ın muhtelif bölgelerinden sıkıştırılması ve yok edilmesi hareketleridir. Ayrıca haberin Washington Post’tan hiçbir yorum yapılmadan alındığını da belirtelim.
Instagram’da TRT Almanca (@trtdeutsch) hesabında paylaşılan bir infografikteki veriler, katliam araçlarının niteliği ve niceliği gözetildiğinde ABD’nin Filistin halkının soykırımında sorumluluğunun İsrail’le iş birliğinden çok iştirak mesabesinde olduğunu yani ABD’nin soykırımın bir paydaşı ve müşterek faili olduğunu gösterir nitelikte[10]. Yine kanaatimizce aynı silah desteğinin yoğunluğunun soykırım öncesi süreçte yakın bir düzeyde olduğu kabul edilirse ABD’nin aynı zamanda “Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;” suçundan da aynı anda sorumlu tutulması gerekir.
Yazıda AB mevzuatının silah ambargosu tedbirinin uygulanmaya pek elverişli olmasına rağmen hukuk uygulanmayarak, referans verilen verilere göre soykırım öncesi dört yıl içinde İsrail’e 1.76 milyar Euro silah sattıklarını belirtilmektedir. 2019-2023 yılları verilerine göre ise İsrail ordusu silahlarının %30’u Almanya’dan tedarik edilmekte olduğu, büyük silah ihracatı lisanslarının 7 Ekim sonrasında verildiği ortaya konmaktadır.
Ayrıca bu bağlamda AB’nin faşist rejimle soykırım iştiraki de ayrı bir değerlendirme gerektirmektedir.
Perspektif sitesinde 12.07.2024 tarihinde yayınlanan “İsrail’in soykırımında suç ortağı Avrupa Birliği” başlıklı yazının[11] yazarları “…Sıkça kınansalar da Avrupalı liderler bu savaşı durdurmak için pek bir şey yapmadı. Daha kötüsü, Avrupa ülkelerinin çoğu ekonomik ve askeri olarak İsrail’in yanında durmayı sürdürüyor…” ve “Avrupa halkının parası İsrail ordusuna fayda sağlayan güvenlik ve savunma projelerinin finansmanına da gidiyor. 2008’den bu yana 84 İsrail kuruluşu toplam 132 güvenlik projesinden 69,39 milyon euro aldı. Ulusal Güvenlik Bakanlığı, Filistinlilerin insan haklarını on yıllardır sistematik olarak ihlal etmesine rağmen, AB tarafından finanse edilen pek çok güvenlik projesine katıldı. Ayrıca İsrail’in şu anda Gazze’de kullandığı dijital savaş araçlarının geliştirilmesinde kullanılan bilgi üretiminin büyük bir kısmı, muhtemelen Avrupa araştırma fonlarından yararlanan üniversitelerde geliştirilmiş ve mükemmelleştirilmiştir.” ifadeleriyle AB’nin soykırımda suç ortağı olduğu tespitini yapmaktadır.
Yazıda AB mevzuatının silah ambargosu tedbirinin uygulanmaya pek elverişli olmasına rağmen hukuk uygulanmayarak, referans verilen verilere göre soykırım öncesi dört yıl içinde İsrail’e 1.76 milyar Euro silah sattıklarını belirtilmektedir. 2019-2023 yılları verilerine göre ise İsrail ordusu silahlarının %30’u Almanya’dan tedarik edilmekte olduğu, büyük silah ihracatı lisanslarının 7 Ekim sonrasında verildiği ortaya konmaktadır.
ABD herhangi bir ülke tarafından şikâyet edilmese de AB ülkelerinden Almanya aradan sıyrılamadı ve Nikaragua tarafından Uluslararası Adalet Divanı’nda Soykırım sözleşmesi mesnet edilerek dava edildi. Nikaragua Almanya’yı şu gerekçelerle suçlamaktadır:
“Nikaragua, Almanya hükümetini, soykırım eylemleri, soykırıma teşebbüs, soykırıma suç ortaklığı ve soykırım yapmak için komplo kurma dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlalini kolaylaştırmak veya işlemek için kullanıldıkları makul olduğu için İsrail’e silah, mühimmat, teknoloji veya bileşen tedarikini derhal durdurmaya çağırıyor.
Almanya, Alman vatandaşı olsun ya da olmasın, savaş suçları ve apartheid de dahil olmak üzere uluslararası hukuka göre ağır suçlardan sorumlu olan veya bu suçlarla itham edilen kişileri kovuşturmayı, yargılamayı ve cezalandırmayı reddederek uluslararası hukuku ihlal etti ve etmeye devam ediyor. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını elde etmek için İsrail’e yardım ve özellikle askeri teçhizat sağlayarak, bu kendi kaderini tayin hakkını reddetmek için kullanılan ve dahası bir apartheid rejiminin sürdürülmesine ve uygulanmasına yardımcı olan yardım ve işbirliği yapma yükümlülüğü de dahil olmak üzere geleneksel ve örf ve adet hukuku yükümlülüklerini ihlal etti ve ihlal etmeye devam ediyor. Bu nedenle Almanya, İsrail’e soykırım, insanlığa karşı suçlar, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin ağır ihlalleri, sivil nesnelere veya bu şekilde korunan sivillere yönelik saldırılar veya diğer savaş suçlarında kullanılabilecek destek ve silah ticaretini derhal sona erdirmekle yükümlüdür; ve İsrail’e yardımını derhal sona erdirmek ve uluslararası hukuku korumak ve bu vahşetlerin faillerini adalete teslim etmek için işbirliği yapmak.”
Nikaragua’nın, Almanya’nın soykırımcı rejime askeri teçhizat sevkiyatını önlemesine yönelik tedbir talepleri her ne kadar mahkemece reddedilmiş olsa da Almanya hakkında yargılamanın devam ettiği ve edeceği ortadadır.
ii) Devletlerin Pozitif Yükümlülüklerin İhlâli
Anlattığımız üzere devletlerin soykırım sözleşmesiyle kendilerini bağladıkları tek yükümlülük soykırıma katılmama/soykırımcıyla iş birliği yapmama/soykırıma teşebbüs etmeme/teşvik etmemek değildir. Belirttiğimiz sözleşmeye göre devletler kendilerini bu sözleşmeyle bağlayarak, “soykırımı önlemek yükümlülüğü” ile soykırımı aynı zamanda önlemek amacına matuf pozitif eylemlerde bulunmak zorunluluğu altına girmişlerdir.
Akademisyen Buhari Çetinkaya “A’dan Z’ye Güney Afrika-İsrail Soykırım Davası” başlıklı yazısında UAD’nin 2007 tarihli Bosna Hersek-Sırbistan Karadağ kararına atıf yaparak Divan’ın, soykırımı önlemek ifadesi altında tüm devletlerin soykırımı önleyecek makul her türlü tedbire başvurmak yükümlülüğü altında olduğunu vurgulamaktadır. Buna göre Divan emsal kararına göre devletlerin sözleşmede yer alan yükümlülüklerini “soykırımı önlemek” ifadesiyle “soykırımı önlemek konusunda her türlü tedbiri almak” ile yorumlamak lazım gelmektedir.
Anlattığımız üzere devletlerin soykırım sözleşmesiyle kendilerini bağladıkları tek yükümlülük soykırıma katılmama/soykırımcıyla iş birliği yapmama/soykırıma teşebbüs etmeme/teşvik etmemek değildir. Belirttiğimiz sözleşmeye göre devletler kendilerini bu sözleşmeyle bağlayarak, “soykırımı önlemek yükümlülüğü” ile soykırımı aynı zamanda önlemek amacına matuf pozitif eylemlerde bulunmak zorunluluğu altına girmişlerdir.
Gerçekten de Müslüman-Boşnak soykırımını değerlendiren kararının 428-438 paragrafları arasında Mahkeme’nin değerlendirmeleri şöyle özetlenmektedir[12]: “Mahkeme birkaç ön açıklama yapar. Birincisi, Soykırım Sözleşmesi, taraf devletlere yasaklamayı amaçladığı eylemleri önlemek için belirli adımlar atma yükümlülüğü getiren tek uluslararası araç değildir. İkincisi, söz konusu yükümlülüğün bir sonuç yükümlülüğü değil, bir davranış yükümlülüğü olduğu açıktır; yani bir devlet, koşullar ne olursa olsun, soykırımın işlenmesini önlemede başarılı olma yükümlülüğü altında olamaz: Taraf Devletlerin yükümlülüğü, soykırımı mümkün olduğunca önlemek için makul ölçüde ellerinde bulunan tüm araçları kullanmaktır. Bir Devlet, istenen sonuca ulaşılamadığı için sorumluluk altına girmez; ancak Devlet, soykırımı önlemek için gücü dahilinde olan ve soykırımın önlenmesine katkıda bulunabilecek tüm önlemleri almada açıkça başarısız olursa sorumluluk altına girer. Üçüncüsü, bir Devlet, yalnızca soykırım gerçekten işlenmişse soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiği için sorumlu tutulabilir. Dördüncüsü ve son olarak, Mahkeme, bir devletin Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiği sonucuna varılabilmesi için yerine getirilmesi gereken şartlar ile daha önce tartışıldığı üzere bir devletin “soykırıma ortaklık”tan sorumlu tutulabilmesi için yerine getirilmesi gereken şartlar arasındaki farklara vurgu yapmanın özellikle önemli olduğuna inanmaktadır – Madde III”
Belirtmiş olduğumuz “soykırımı önlemek yükümlülüğü” altında her devletin yürütme makamlarının ülkemizde ise Cumhurbaşkanlığı’nın bu konudaki sorumluluğunun tartışılması gerekmektedir.
İnsani açıdan değerlendirildiğinde, hukuki ve siyasi alanın da kapsamını çizebilecek, benim kanaatimce de en yüksek insani duruşu ifade eden söz, Diyanet İşleri Başkanı’na ait: “işgalcilere bir bardak dahi su veren, dolaylı da olsa yardım eden hesabını verecek”.
Şimdi bu hassas bakış açısına göre soykırımcı rejime tek bir damla su taşıyan siyasi bir düzen bütünüyle gayrimeşrudur. Bu meyanda soykırımda işbirliği yapmayan, soykırıma bizzat katılmayan veya teşvik etmediği tespit edilen devletlerin “soykırımı önlemek” amacıyla her türlü tedbiri alma yükümlülüğü kapsamında almakla yükümlü oldukları çok fazla aksiyon bulunmaktadır. Eğer ki yukarıdaki soykırım sorumluluğu yapmış ve cezalandırmaya matuf bir sorumluluğu yüklemediysek (ki bu hukuki tavsif, devletlerin Siyonist rejimle olan ilişkilerinin ağırlıklarının tartılmasını gerektirdiğinden bir çırpıda yapılamaz) bir ülkeye o takdirde soykırımı önlemek konusunda tüm tedbirleri almış mı bunun değerlendirmesine (yargılamasına) geçebiliriz.
Bu kapsamda “soykırımı önleme” yükümlülüğü bakımından soykırımcı rejimin aşağılık eylemlerini hangi unsurlarıyla ve hangi malzemeyle bunu gerçekleştirdiğini tartışmak gerekiyor.
Şimdi bu hassas bakış açısına göre soykırımcı rejime tek bir damla su taşıyan siyasi bir düzen bütünüyle gayrimeşrudur. Bu meyanda soykırımda işbirliği yapmayan, soykırıma bizzat katılmayan veya teşvik etmediği tespit edilen devletlerin “soykırımı önlemek” amacıyla her türlü tedbiri alma yükümlülüğü kapsamında almakla yükümlü oldukları çok fazla aksiyon bulunmaktadır.
Filistin halkına saldıran kuvvetler açık ki İsrail silahlı kuvvetleridir (İDF). Silahlı kuvvetler ise iki amaca yönelirler, savunma ve savaş. Silahlı kuvvetlerse asker unsuru ve savaş makinelerinden oluşur. Filistin halkını kısmen veya tamamen fiziksel varlığını ortadan kaldırma amacıyla öldüren ve yaşam şartlarını kasten değiştiren, insani yardım tırlarını kasten engelleyen İsrail silahlı kuvvetlerinin, bu amacın gerçekleştirilmesini kolaylaştıracak işlerin, planların devam etmesini sağlayacak malzeme tedarikinin -ihracatın- bir kısım devletlerce devam ettirilmesinin soykırımı önleme yükümlülüğü ihlali olduğu ifade edilmelidir. BM’nin raporları bunu ortaya koymaktadır.
Bu kapsamda bir ordunun ihtiyaç duyacağı silah ve silah teçhizatlarından başka; savaş makinelerinin örneğin en büyük ihtiyaçlardan birinin cephane sonra yedek parça olduğu açıktır. Ama yakıtı yoksa o savaş makinesi asla hareket etmeyecektir.
Katil rejimin tankları, akrepleri, uçakları her tür savaş aracı/makinesi petrol bazlı yakıtla şarj olmaktadır. İsrail ham petrol ihtiyacının %40’ını Azerbaycan’dan satın aldığı gibi son zamanlarda Kazakistan’dan da üstelik Azerbaycan’dan ithal ettiğinden daha fazlasını aldığı medyaya yansımıştır. Satın alınan petrol Bakü’den Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattıyla Ceyhan’dan Ceyhan Haydar Aliyev Deniz Terminali’nden tankerlere yüklenip deniz yoluyla İsrail limanlarına ulaştığı kimsenin reddetmediği bir gerçektir.
İsrail’in ham petrol ithalatının boyutu Azerbaycan bakımından her gün 44 bin varil, Kazakistan bakımından günlük 92.500 varil petroldür[13].
Söz konusu kanlı petrol sevkiyatının soykırımcı rejime devamında, satışın gerçekleştiği topraklar olan Azerbaycan, tarafı olduğu soykırım sözleşmesine göre soykırımı önlemek yönünde gerekli tedbirleri almamak itibariyle sözleşmeyi ihlalden sorumlu olup BM’ye üye bir devletin veya Filistin Devletinin şikâyeti hâlinde cezalandırılması gerekmektedir. Soykırım sözleşmesine taraf olmayan Kazakistan’ın her ne kadar bu sözleşme itibariyle, kanaatimizce, sorumluluğu gündeme gelmeyecek olsa da BM şartı itibariyle bağlı olduğu mevzuatça cezai sorumluluğu saklı olduğu ifade edilmelidir. Türkiye’nin sorumluluğuna aşağıda değineceğiz.
Söz konusu kanlı petrol sevkiyatının soykırımcı rejime devamında, satışın gerçekleştiği topraklar olan Azerbaycan, tarafı olduğu soykırım sözleşmesine göre soykırımı önlemek yönünde gerekli tedbirleri almamak itibariyle sözleşmeyi ihlalden sorumlu olup BM’ye üye bir devletin veya Filistin Devletinin şikâyeti hâlinde cezalandırılması gerekmektedir.
Bu konuda Azerbaycan devletinin olası bir UAD yargılamasında petrol sevkiyatının özel şirketler (İşletmeciler: Socar-BP-Botaş-Chevron vd.) eliyle gerçekleştirildiği, dolayısıyla devletin bir denetim hakkını olmayacağı şeklinde ortaya çıkabilecek olası bir savunmasına, devletlerin toprakları üzerindeki egemenlik ilkesinden vazgeçemeyecekleri noktasında itibar edilemeyeceği de açıktır.
4. Türkiye’nin Soykırımdaki Sorumluluğu ve Uluslararası Hukuka Göre Almak Zorunda Olduğu Aksiyonlar
BTC boru hattının %60’ını topraklarında bulunduran ve soykırım yaptığı yaklaşık olarak ispat edilmiş Siyonist rejime petrol sevkiyatına izin veren Türkiye’nin soykırım sözleşmesi bağlamında sorumluluğunun hukukçular tarafından hassasiyet ve hakkaniyet çerçevesinde objektif olarak ele alınması gerekmektedir. Zira gözümüzün önünde korkunç bir soykırımı gerçekleştirdiği açık olan İsrail’e, hem de ham petrol ihtiyacının %40’ının naklini temin etmeye müsaade eden siyasi bir iradenin böyle bir yükten sıyrılması, hukuki-cezai sorumluluktan kurtulması kolay değildir.
Diğer taraftan BTC işletmeci şirketlerinden Botaş’ın Türkiye Cumhurbaşkanlığı’na Türkiye Varlık Fonu şirketinin bir iştiraki olduğu da gözden çıkarılmamalıdır.
Ticaret yasağı sonrası Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar Voice of America isimli medya kuruluşuna açıklamaları yapmıştı[14]: “Ceyhan’dan kalkan gemilerin hangi destinasyona gittiği bizim inisiyatifimizde değil.” Türkiye’nin İsrail ile ticareti durdurma kararı sonrası bu ülkeye petrol sevkiyatıyla ilgili de konuşan Bayraktar, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden yapılan sevkiyatın, uluslararası anlaşma kapsamında yürütüldüğünü söyledi. “Buradaki petrolün sahibi Türkiye Cumhuriyeti değil ve dolayısıyla bizim buradaki görevimiz bu petrolü sağlıklı bir şekilde yaklaşık bin kilometrenin üzerindeki petrol boru hattıyla Ceyhan’a taşımak ve oradan yüklenmesini temin etmek, gemilerin hangi destinasyonlarına gittiği doğrusu bizim inisiyatifimizde, bizim tasarrufumuzda olan bir konu değil.”
Filistin’de olan bitene ilişkin de konuşmuş, üzüntüsünü belirtmiş olan Sayın Bakan’ın BTC hattını bir nevi otoyola benzetmesi Türkiye’nin “soykırımı önleme” yükümlülüğünü yerine getirmesi bakımından acaba yeterli midir, bunun konuşulması gerekmektedir.
Soykırım sözleşmesinin yanı sıra Türkiye’nin, yürütme münhasıran Cumhurbaşkanlığı’nda bulunduğundan Cumhurbaşkanlığının soykırımı önleme yükümlülüğü bakımından aktif olarak eylemde bulunması gerekmektedir. Bu meyanda Siyonist rejime ham petrol sevkiyatının devamına izin verilmemesi, başka bir ifadeyle “İsrail’e Vanaların Kapatılması” gerekmektedir.
Diğer taraftan 1980 sonrası süreçte devletler kamu-özel ortaklık biçimlerini oldukça yaygınlaştırdıklarından, yazımıza konu Siyonist rejime petrol sevkiyatında da bir kısım özel şirketlerin bunları sağlamasının yani şirketlerin devletlerin taşeronu olarak hareket etmelerinin devletlerin sorumluluğu bakımından bir fark yaratıp yaratmayacağı da tartışılmalıdır.
Bahsettiğimiz üzere, Türkiye 1949 tarihli Soykırım Sözleşmesi’ne bağlı olduğundan sözleşmenin 1 numaralı maddesi hükümlerine uygun davranmak zorundadır. Bir soykırım suçu işlendiğinden haberdar olan her mümzi devlet, eğer soykırım suçuna iştirak etmiyorsa soykırımı önleme yükümlülüğü altında birçok aksiyonlarda bulunmak zorundadır. Uluslararası yargılamaların, özellikle ceza yargılamalarının senelerce sürdüğü göz önüne alındığında bir devletin kesinleşmiş bir mahkumiyetinin olmaması soykırımı önleme yükümlüsü devletleri sorumluluktan kurtarmaz.
Türkiye’nin Filistin halkının yanında olduğunu belirten ısrarlı ifadeleri sebebiyle soykırıma iştirakten sorumlu tutulması mümkün değilse de toprakları üzerinden soykırım yaptığı bilinen devlete petrol sevkiyatına izin vermesi Soykırımı Önleme yükümlülüğünün ihlali olduğu tespit edilmelidir.
Soykırım sözleşmesinin yanı sıra Türkiye’nin, yürütme münhasıran Cumhurbaşkanlığı’nda bulunduğundan Cumhurbaşkanlığının soykırımı önleme yükümlülüğü bakımından aktif olarak eylemde bulunması gerekmektedir. Bu meyanda Siyonist rejime ham petrol sevkiyatının devamına izin verilmemesi, başka bir ifadeyle “İsrail’e Vanaların Kapatılması” gerekmektedir. Türkiye hukuki sorumluluğuna yol açacak bu eylemde söz konusu siyasi sorumluluğu göze almalıdır. Buradaki önemli nokta Türkiye’nin hukuki eylemde bulunma zorunluluğunun BTC sözleşmelerini feshetme noktasında değil İsrail’e vanaları kapatma noktasında olduğudur.
Yukarıda hukuki bir mecburiyetten bahsetmiş olsak da yine bahsetmek gerekir ki, Türkiye aynı zamanda Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in soykırım yaptığını gösteren makul ve kuvvetli sebepler ışığında 26.01.2024 ve 28.03.2024 tarihlerinde vermiş olduğu, hukuken bağlayıcılığı konusunda hiçbir şüphe bulunmayan tedbir kararlarına[15] ayrıca 24.05.2024 tarihli kararına[16] atıf yaparak İsrail’e vanaları kapatabilir. Bu kararlar doğrultusunda vanaları kapatan Türkiye’nin BTC ile ilişkili sözleşmeler sebebiyle bir tazminat davasıyla karşılaşmayacağı çok açıktır.
Diğer yandan 2003 yılında “Ortak Beyanat” Belgesi (Türkçe çevirisini yazının altında paylaşmaktayız) BTC Şirketi ile üç ev sahibi devlet tarafından onaylanırken, ikinci belge olan “İnsan Hakları Taahhüdü” tek taraflı olarak BTC Şirketi’ni bağlayacak şekilde hazırlanmıştır.
Bu belgenin 2. maddesine göre BTC Şirketi “ilgili Ev Sahibi Hükümetin insan hakları, çalışma, sağlık ve çevre alanlarına ilişkin herhangi bir uluslararası anlaşma (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dahil) kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmek için gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmekten kaçındığı eylemleri nedeniyle ile ekonomik denge maddesi veya diğer benzer hükümleri kapsamında tazminat talebinde bulunmayacağı” yönünde de taahhütte bulunmaktadır. İlgili belgeye göre BTC Şirketi’nin bu açık taahhüdünün muhatabı ve taahhüdün ihlali halinde hak iddia edebilecek olanlar ise yalnızca projenin ev sahipleri olan üç devlettir. Yani “İnsan Hakları Taahhüdü” belgesinin saklı raflardan inip, gerçek bir hukuki etki kazanması, ancak bu belgelerin muhatabı olan Türkiye devlet yönetiminin, bu taahhütlere işlerlik kazandırmak için eyleme geçmesi ile mümkün olabilir.
5. Sonuç Yerine
İnsanoğlu, tarih boyunca toplu yaşamış, güvenlik amacıyla devletler kurmuş, çoğu zaman da savaşmıştır. Tarihin lineer mi yoksa döngüsel mi ilerlediği konusunda çok tartışma bulunsa da insanlığın insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları konusunda en azından fikri düzeyde mesafe kat etmiş olduğu izahtan varestedir. İnsanoğlu bu fikri düzeyin gereğini; hukuku, eşitliği ve özgürlüğü yine kendisine karşı koruma ve yükseltme görevi yine insanoğlunun omuzlarına yüklenmiştir. Hayatın bir anlamı var ise ve insan onun takipçisi olmayı beyan ediyor ise buna uymayı cesaretle istemelidir. Başkası için değil…
Ursula Le Guin’in dediği gibi: “Kapitalist bir düzende yaşıyoruz. Kapitalizm, alt edilemez bir iktidara sahip gibi görünüyor. Kralların ilahi kaynaklı yönetme hakları da böyle görülüyordu. İnsana dayalı tüm iktidarlara direnç göstermek, onları yine insan eliyle değiştirmek mümkündür. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta filizlenir. Ve yine çoğunlukla bizim sanatımızda, yani kelimelerle yapılan sanatta.”
Ve unutmadan Goethe:
“Şudur son sözü bilgeliğin: Hak eder özgürlüğü ve yaşamı ancak, Her gün onları yeniden kazanmaya çalışan kişi.”
EK:
BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN BORU HATTI PROJESİ HAKKINDA ORTAK AÇIKLAMA 16 Mayıs 2003
Azerbaycan Cumhuriyeti, Gürcistan ve Türkiye Cumhuriyeti arasında Bakü-Tiflis-Ceyhan Ana İhracat Boru Hattı (BTC) ile ilgili olarak yapılan Anlaşma’nın (IGA) VI. maddesi uyarınca oluşturulan uygulama komisyonu üyeleri, BTC Şirketi (BTC Co.) temsilcileriyle birlikte 16 Mayıs 2003 tarihinde Bakü’de bir toplantı yaparak aşağıdaki ortak açıklamayı yayımlamıştır:
1. BTC Projesi ile ilgili olarak çeşitli sivil toplum kuruluşlarının dile getirdiği endişeleri dikkate aldık. Bu endişeleri ciddiye alıyoruz. BTC Projesini her açıdan örnek bir proje yapmakta kararlıyız ve projenin çevresel, sosyal ve insan hakları boyutları temel öneme sahiptir. BTC Co.’nun “Kazalar yok, insanlara zarar yok, çevreye zarar yok” hedeflerine bağlıyız.
2. Üç Ev Sahibi Devlet Anlaşması’nın (HGA) ve BTC Co. tarafından her ev sahibi ülkede hazırlanan Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmeleri ile ilgili kamuoyu bilgilendirme ve danışma süreçlerinin bazı endişelerinin yanlış anlaşılmalar içerdiğine inanıyoruz. IGA, HGA ve ilgili Proje Anlaşmalarının her devletin yasama organları tarafından değerlendirilmesi ve onaylanması sürecini kamu kaydı olarak yapma sorumluluğumuzu ciddiye aldık. Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmelerinin incelenmesi ve onaylanması sürecinin her devletin ulusal yasalarına ve uluslararası kamuoyu bilgilendirme standartlarına tam uyduğundan emin olduk. Etkilenen topluluklar ve ilgilenen paydaşlarla angaje olmak için özen gösterdik ve Uluslararası Finans Kurumu’ndan finansman alan projelere uygulanan standartları ve yönergeleri seçtik. Bu yönergelere bağlı kalarak, her ev sahibi devlet için Kamuoyu Bilgilendirme ve Danışma Planları geliştirdik. Bu planlara uygun olarak geniş çaplı kamuoyu bilgilendirme ve danışma süreçlerini başlattık. Bu konuda kaydettiğimiz ilerlemeden gurur duyuyoruz. BTC Projesi Anlaşmalarının tamamı, IGA, HGA, Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmeleri ve Proje Danışma ve Bilgilendirme Planları ile diğer Proje bilgileri, BTC Projesi’nin internet sitesinde bulunmaktadır: http://www.caspiandevelopmentandexport.com.
3. Azerbaycan Cumhuriyeti, Gürcistan ve Türkiye Cumhuriyeti, IGA ve HGA’ların ulusal çıkarlarına uygun olmadığı iddialarına katılmamaktadır. Enerji kaynaklarımızı geliştirmede ve bölgesel bir enerji koridoru oluşturmada büyük faydalar görüyoruz. Her devlet, diğer ilgili devletlerle ve ilgili çok taraflı kuruluşların temsilcileriyle kapsamlı ikili ve çok taraflı danışma süreci yürütmüştür. IGA ve HGA’lar, devletler ve dış danışmanları tarafından 18 aylık bir süre zarfında müzakere edilmiştir ve her devletin yasama organı tarafından ulusal anayasaları ve yasalarına uygun olarak tam ve adil bir değerlendirme sonrasında onaylanmıştır.
4. Sivil toplum kuruluşlarıyla yürüttüğümüz diyalog çerçevesinde, Proje Anlaşmalarının hükümlerinin, uluslararası insan hakları, çevresel veya sosyal ve iş normlarına aykırı hareket edilmesine izin verebileceği ya da proje personelinin uluslararası insan hakları normlarını ihlal etmesini önlemek için ev sahibi devletlerin harekete geçmesini yasaklayabileceği yönünde spekülasyonları duyduk. Her bir hükmü inceledik ve son zamanlarda yazışmalarda yer alan spekülasyonların tarafların anlam ve işleyişi hakkındaki niyet veya anlayışını yansıtmadığını sonucuna vardık. BTC için en yüksek uluslararası standartlara bağlı kalma konusundaki kararlılığımızı sürdürüyoruz ve bu spekülasyonlarla aynı fikirde değiliz. Ev sahibi devletler ve Proje’nin sahipleri ve işletmecilerinin Proje’nin iyi çevresel, iş ve sosyal uygulamalar için bir model olarak geliştirilip işletilmesine verdikleri önemin bir göstergesi olarak, bu Ortak Açıklama’yı yapmaya ve proje güvenliği ve insan hakları, çevre, sosyal ve iş standartlarıyla ilgili olarak daha fazla yanlış anlamaların önüne geçmeye kararlıyız.
5. Çok Uluslu Şirketler için OECD Kılavuzları: BTC Proje Anlaşmalarının müzakereleri sırasında OECD Çok Uluslu Şirketler Kılavuzları’nda belirtilen ilkeler ve politikaların, işletmelerin “sürdürülebilir kalkınma sağlama amacıyla ekonomik, sosyal ve çevresel ilerlemeye katkıda bulunma” ve “faaliyetlerinden etkilenenlerin insan haklarına saygı gösterme” gibi politikalar dahil olmak üzere tamamen dikkate alındığını ve BTC Proje Anlaşması yapısında yansıtıldığını teyit ediyoruz. BTC Co. ve devletler, kılavuzlarda yer alan ilke ve politikaların uygulanmasını sağlamak için birlikte çalışmaya devam edecektir. Bu taahhüdü yansıtan bir şekilde, IGA, HGA’lar ve diğer BTC Proje Anlaşmaları ile ilgili olarak gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek tüm faaliyetlerin kılavuzlarla her maddi yönden uyumlu olduğunu teyit ediyoruz.
6. Proje Güvenliği ve İnsan Hakları: IGA ve HGA’ların, proje tesislerinin ve personelinin korunmasıyla ilgili taahhütlerini yerine getirirken ev sahibi devletlerin uluslararası insan hakları normlarını ihlal eden eylemlerde bulunmasını veya proje personelinin uluslararası insan hakları normlarını ihlal etmesini engelleyecek eylemlerde bulunmasını yasaklayabileceği yönündeki endişeleri duyduk. IGA ve HGA’ların bu şekilde yorumlanmasını reddediyoruz ve ilgili şirketler, BTC Co. veya hissedarları, müşterileri veya yüklenicilerinin IGA veya HGA’ları bu şekilde yorumlamadığını teyit etmektedir. Taraflar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Kolluk Kuvvetleri Görevlilerinin Güç ve Ateşli Silah Kullanımı Temel İlkeleri, Birleşmiş Milletler Kolluk Kuvvetleri Görevlilerinin Davranış Kuralları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ulusal yasalarımızla uyumlu bir şekilde Gönüllü Güvenlik ve İnsan Hakları İlkeleri (Uluslararası Normlar) dahil olmak üzere insan hakları ilkelerine saygı ve uyum sağlama hedeflerine olan bağlılıklarını karşılıklı olarak teyit etmektedir. Ayrıca, bu taahhüde verdikleri önem nedeniyle, IGA ve HGA’lara bir veya daha fazla protokol ekleyerek tüm boru hattı güvenlik operasyonlarının uluslararası normlara uygun olarak yürütülmesi gerektiğini ve bununla ilgili belirli gereklilik ve sınırlamaları belirleyen bir veya daha fazla protokolü hızlı bir şekilde tamamlayacaklarına dair taahhütlerini yeniden teyit ediyoruz.
7. Çevre: IGA, HGA’lar ve diğer BTC Proje Anlaşmalarının, projenin dünya çapında gelişen çevresel standartlar ve uygulamalara, toprak edinimi ve etkilenen kişilerin yeniden yerleştirilmesi dahil olmak üzere, uymayacağını belirten endişeleri de duyduk. Bu yorumun niyetlerimizi ve IGA, HGA’lar ve diğer BTC Proje Anlaşmalarının uygulanma şeklini yansıtmadığını düşünüyoruz. IGA, her devletin, Avrupa Birliği üye devletlerinde zaman zaman genel olarak uygulanan çevresel standart ve uygulamalardan “daha az katı olmayan” standart ve uygulamaları uygulamasını taahhüt eder. HGA’lar ve diğer BTC Proje Anlaşmaları bu taahhüdü hayata geçirmekte ve AB standartları geliştikçe ve uluslararası standartlar ve petrol boru hattı endüstrisindeki uygulamalar geliştikçe dinamik bir referans noktası sağlamaktadır. Ayrıca, her devlette onaylanan Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmelerinin bu dinamik standartlara uyumlu olarak çalışmayı sürdüreceğini ve Dünya Bankası Grubu’nun çevresel ve sosyal politikalarına ve yönergelerine ek bir taahhüt içerdiğini not ediyoruz. Bu politikalar ve yönergeler, Yeniden Yerleştirme Eylem Planı’nın geliştirilmesi ve arazi edinimi ve etkilenen kişilerin yeniden yerleştirilmesi ile ilgili detaylı gereklilikleri içerir ve BTC Co.’nun bu plan doğrultusunda tüm arazi edinim ve tazminat faaliyetlerini yürütmeye devam ettiğini ve edeceğini teyit ederiz.
8. İş Gücü: Zorla Çalıştırma, Örgütlenme Özgürlüğü ve Toplu Pazarlık, Ayrımcılık, Eşit Ücret ve Asgari Yaş konularındaki Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerinin proje geliştirme ve işletiminde geçerli olacağını ve projenin her ev sahibi devletin taraf olduğu tüm diğer uluslararası iş gücü ve insan hakları antlaşmalarındaki standartlara tabi olacağını teyit ederiz.
9. Bu Ortak Açıklama, BTC IGA ve HGA’lar kapsamında bir Proje Anlaşması olarak tanımlanır ve 16 Mayıs 2003 tarihinde İngilizce dilinde yürürlüğe girer.
Dipnotlar:
[1] “Hamas: Eş-Şati Mülteci Kampı’ndaki katliam, ABD’nin örtbas ettiği İsrail’in yeni bir savaş suçudur.” Link: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/hamas-es-sati-multeci-kampindaki-katliam-abdnin-ortbas-ettigi-israilin-yeni-bir-savas-sucudur-/3274694
[2] “İsrail ordusundan Türkiye’ye alçak rest! Türk-Filistin Dostluk Hastanesi önünde poz vermişlerdi: Dışişleri Bakanlığının tepkisinden sonra skandal cevap geldi” Link: https://www.takvim.com.tr/dunya/israil-ordusundan-turkiyeye-alcak-rest-turk-filistin-dostluk-hastanesi-onunde-poz-vermislerdi-disisleri-bakanliginin-tepkisinden-sonra-skandal-cevap-geldi-5899576
[3] “İsrail’in Gazze’deki güvenli alana saldırılarında ‘en az 141 kişi öldü’, İngiltere Dışişleri Bakanı ‘acil ateşkes’ çağrısı yaptı” Link: https://www.bbc.com/turkce/articles/cjqeyn1ygeyo#:~:text=Gazze’deki%20Sa%C4%9Fl%C4%B1k%20Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2C%20%C4%B0srail,az%20141%20ki%C5%9Fi%20%C3%B6ld%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%C3%BC%20a%C3%A7%C4%B1klad%C4%B1
[4] “Hamas: Eş-Şati Mülteci Kampı’ndaki katliam, ABD’nin örtbas ettiği İsrail’in yeni bir savaş suçudur” Link: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/hamas-es-sati-multeci-kampindaki-katliam-abdnin-ortbas-ettigi-israilin-yeni-bir-savas-sucudur-/3274694
[5] “İsrail’in Gazze’de BM’ye ait bir okula düzenlediği saldırıda 15 Filistinli öldü” Link: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-gazzede-bmye-ait-bir-okula-duzenledigi-saldirida-15-filistinli-oldu/3274824 (AA’nın söz konusu haber etiketini “İSRAİL-FİLİSTİN ÇATIŞMASI” olarak ifade etmesi, haber dilinin bir kısmının biçimi de oldukça dikkat çekicidir.)
[6] “Gazze’de görev yapmış yaklaşık 3 bin İsrailli asker psikolojik tedavi görüyor” Link: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-gorev-yapmis-yaklasik-3-bin-israilli-asker-psikolojik-tedavi-goruyor/3087304#:~:text=Psikolojik%20destek%20alan%20%C4%B0srail%20askerlerinin,3’%C3%BC%20ise%20a%C4%9F%C4%B1r%20yaraland%C4%B1
[7] Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırma Sözleşmesi Link: https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf
[8] “Gazze’de soykırım suçlamasıyla Biden’a dava açıldı” Link: https://www.indyturk.com/node/674256/d%C3%BCnya/gazzede-soyk%C4%B1r%C4%B1m-su%C3%A7lamas%C4%B1yla-bidena-dava-a%C3%A7%C4%B1ld%C4%B1
[9] “ABD medyasına göre, ABD 7 Ekim’den bu yana İsrail’e 6,5 milyar dolarlık güvenlik yardımı sundu” Link: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-medyasina-gore-abd-7-ekimden-bu-yana-israile-6-5-milyar-dolarlik-guvenlik-yardimi-sundu/3259615#:~:text=ABD’nin%20Gazze%20%C5%9Eeridi’nde,de%C4%9Ferinde%20g%C3
[10] Link: https://www.instagram.com/p/C9PtWeRsVma/?igsh=eTV1Z3VkamdjN2F3
[11] Niamh Ni Bhriain & Mark Akkerman: “İsrail’in Soykırımda Suç Ortağı: Avrupa Birliği” Link: https://www.perspektif.online/israilin-soykirimda-suc-ortagi-avrupa-birligi/
[12] Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Bosnia and Herzegovina v. Serbia and Montenegro) Link: https://web.archive.org/web/20110605012548/http://www.icj-cij.org/docket/index.php?sum=667&code=bhy&p1=3&p2=2&case=91&k=f4&p3=5
[13] “Türkiye’nin ticaret kısıtlaması Bakü-Tiflis-Ceyhan üzerinden İsrail’e gönderilen petrolü etkiler mi?” Link: https://www.voaturkce.com/a/turkiye-ticaret-kisitlamamasi-baku-tiflis-ceyhan-uzerinden-israil-gonderilen-petrolu-etkiler-mi/7613621.html
[14] “Washington’da 39’uncu Amerikan-Türk Konferansı yapılıyor” Link: https://www.voaturkce.com/a/washington-39-uncu-amerikan-turk-konferansi-na-evsahipligi-yapiyor/7605489.html
[15] “On the International Court of Justice ruling regarding Gaza” Link: https://www.eeas.europa.eu/eeas/international-court-justice-ruling-regarding-gaza_en
[16] “Application of The Convention on The Prevention and Punishment of The Crime of Genocide in The Gaza Strip (South Africa v. Israel)” Link: https://icj-cij.org/sites/default/files/case-related/192/192-20240524-ord-01-00-en.pdf





Bir Cevap Yazın