HAMİT HAYRAN
“gerçekler acıdır” diye bir söz vardır, bir atasözü. ya da “acıtır” diyenler de var. bu sözün de karşısında insanoğlunun da acıya dayanımlı bir bedeni var.
girizgah gerekli de, her bir kelimesine olmasa bile her bir cümlesine de dikkat edeceğim bir yazı olacağını demek isterim. çok da uzun olmayacak. yazımız hakikat, hakikat sanrıları ve kötülük üstüne. yazılmasıyla beni huzura eriştirdi, bisüre.
dünyada bunca acı varken;
sizce ülke mi kötü, dünya mı kötü veyahut insan mı kötü, tarih mi yoksa talih mi? bu, burada bir kalsın.

bu soru biraz kazık olsa da pusula olarak biraz belli olan bir şey var ki, her şey ama her şey sebep sonuç diyalektiğinde. dedim ya her bir cümleye dikkat edeceğim, başka da çarem yok, her şey ama her şey sebep sonuç diyalektiğinde ise tarihe müdahale var mıdır sorusu bu önermeyi takip eder.
“tarihe müdahale” işte insanı aştığı düşünülen bir alan. insan modern çağa, yani şöyle tariflersek çok da kötü olmaz, doğaya esaslı olarak hükmedebilene kadar, “tarihe müdahale eden doğaüstü şeylere” “inandı”. inandı tabi ne yapsın. hiçbir şeyin açıklamasını, sebebini bilmedikçe insan “inanmaya” meyillidir. neye, bir “hakikate”. ve sonra bilgi safhası başlar. bilgi ile bir nesne kısmen kavranmaya çalışılır malum olduğu üzere, bilgi ile hakikat arasındaki ilişki ise aydınlanma döneminde felsefeciler tarafından büyük bir dikkat ile, yöntemsel binbir tartışma ile kurulmaya çalışılır. bu yönüyle bilimle felsefe arasında bazı paslaşmalar vardır. ne var ki din denilen olguda anlattığımız izlek dışında hakikat ile bir “itikadi-inançsal” bağ kurulur kurucusu tarafından, yani dindar kişi tarafından. dolayısıyla, bilim ile dinin yöntemsel uzlaşmazlığı daha tanımındadır. zaten yöntemiyle öne çıkan hiçbir bilim insanı hakikat iddiasıyla ortaya çıkmaz, hiçbir felsefeci de ben hakikati buldum demez. hakikat bu kişiler bakımından bir gaye, “inanan” kimse tarafından elde tutulan bir nesnedir.
dini hakikat; dünyanın altı günde yaratıldığını, domuz eti yenmemesi gerektiğini, namazın insanı kötülükten alıkoyduğunu, dinden çıkanın öldürülmesi gerektiği veya kadınların dövülebileceğini yahut isa’nın ölüleri dirilttiğini söylerken, bilimsel hakikat; dünyanın bazı hesaplamalara göre 4.5 milyar yılda oluşabileceğini, domuz etinin spesifik olarak özel bir tehlike arz etmediğini, namaz ile kötü olmak arasındaki ilişkinin çok su kaldıracak bir ilişki olduğunu, dinden çıkanın yaşam hakkının korunması gerektiğini, kadınlar bir tarafa hiç kimsenin dayakla cezalandırılmasının insanlık onuruna aykırı olduğunu ve bugüne kadar çürümesi başladıktan sonra diriltilen bir ölünün gözlemlenmediğini söyler.
biçareyiz, insanoğlu olarak doğamız varoluşumuzun devamını ve neslimizi devam ettirmemizi buyuruyor. bu buyruk bunların önüne geçen her şeyi görmezden gelmemizi veya aşmamızı buyuruyor. biz’li konuştuğuma bakmayın bireyler olarak ayrı ayrı bizden bahsediyorum. (herkes aynı hayatta)
örneğin ekmek lazım, ekmek lazımsa iş lazım, iş ki gazze’de hamas’ı ortadan kaldırmak için teröristlerin saklandığı bilgisi verilen hastanenin önünde teröristlerin bilgi almasını engellemek için terörist yakınlarını oradan uzak tutmak. ya da iş ki, bir nazi toplama kampında topluma karşı birçok suçu işlemek ve kamu düzenini bozmaktan tutuklu olan tutukluların adli süreç bitene kadar kaçmamalarını temin etmek. bunlar aşırı mı, bunlar o toplumlarda muteber görülen/görülmüş görevler.
örneğin huzur lazım, üst paragrafta bahsettiğim “ekmek kavgası” insanı her koşula hazırlarken, insanın zihni de sürekli olarak kuşku ve güvensizlik ile boğuşmak istemiyor. dalgaların ortasında değil tabi ki kıyıda ekmek yenir. ekmekten sonra biber gelir, zeytin gelir, zeytinden sonra yarınki zeytin gelir. yarınki zeytinin nasıl geleceğine dair bir plan varsa veya zeytin hep olduysa huzur başlar. huzurun başladığı yer huzursuzluğa gebedir. işte bu noktada söylemek lazım ki “huzursuzluk” insana sürekli huzuru aratır. huzuru hemen huzursuzluk takip ettiği için huzursuzluk insana en azından huzursuzluğu minimize etmeyi öğütler. işte bu noktada insan binbir hile ve desiseye girişir. (huzur kelimesi yerine istersen güvenlik kelimesini koy). işte hem ekmek hem huzur kaygısı insanoğlu olarak varoluşumuzun devamı ve neslimizi devam ettirmemizin temel motoru iken mahvımızın ve hilelerimiz ile desiselerimizin de kaynağıdır. bundan kaçmak için çokça kanmak ister, çokça kanar, çokça da kandırırız.
bu sebeplerle hayatın kümülatif olarak binbir acı yarattığını ve bu acıların insan ürünü de olsa yapısal olduğunu görünce hayatın oldukça boktan, çokça hileli, hırsızlığa dayalı, suça içkin olduğunu görebiliriz. hatay’ın 400km altında bir soykırımın yaşanageldiği bir dünyada şubat 2026 ayında türkiye’den soykırımcıya 96 milyon dolarlık ihracatın yapılması ve bunun gizlenmesi o sırada buna cevaz veren üç tane siyasal islamcı partinin iktidar olması değil, iki milyar müslümana rağmen bunların devam edebilmesi hayatın bir suluşaka olduğunun kanıtlarından biri.
evet bir kısım yahudi o sırada bu her nevi terörü yaparken iki küsür milyar müslüman evinde ramazan fitresi hesaplıyor, diyanetten umre sırası bekliyor, içkinin kötülüklerin anası olduğundan bahsederken, namazı aksatmamanın veya hacca gitmenin faziletlerinden bahsediyor. bahsetse iyi, haddini çok aşarak hakikat bu diyor, sorana hadsiz diyor. görünen o ki herkes herkese faydalı diye dine inandığını ve dini hakikatin (felahın, selametin, faziletin) böyle ortaya çıkabileceğini anlatırken hakikatin tam önünde palalı bir cellat, hakikatin arayışçısının önündeyse üç çatallı bir zebani gibi dikiliyor.
diyen olacak ki, bu, indirilen mi uydurulan mı? “bu hayat bir suluşaka” irfan alış’a, kalan sözler de bana indirilen.





Bir Cevap Yazın