Kürtler mi İran’a Düşman?

SİNAN KIZILKAYA

İsrail-ABD ittifakı İran’a saldırırken Kürtler taşeron güce mi dönüşüyor? CIA kaynaklı olduğu belli olan bir sızdırma sonrası bu soruya hızlıca evet diyen bazı refleksler hem sosyal medyada hem de ana-akım söylevcilerde belirdi. Onlara göre Kürtler zaten emperyalizm işbirlikçisi olmaya yatkın bir topluluktu ve hatta bugüne kadar kamuoyunda onlara gösterilen sempatiyi hiç de hak etmediklerini yeniden ispatlamışlardı. Yanı sıra başka bir tutum ise Kürtlerin tutumuna şüpheyle daha tedirgin bir tonda yaklaşırken güvensizlik belirtiyordu.

Bu cevaplarda biriken güvensizlik ve tedirginlik, bir taraftan 2020 sonrası bazı Kürt kanaat teknisyenlerinin yeni arayışları ve propagandalarından etkilenirken diğer taraftan örtük bir ırkçı önyargının kendini doğrulama arayışını da yansıtmaktaydı. Bu örtük ırkçı ön yargının taşıyıcılarına göre, Kürt siyasi aktörler ve Kürt toplumunun siyasi tarihi ve kültüründe her ne kadar anti-emperyalizm söyleminin ve tutumlarının izleri görünmüşse de Kürtler anti-emperyalist bir erdemliliğe sahip değildir. Hatta bağımsız ulus olma yetkinliğini taşıyan bir topluluk olma meziyetlerinden de yoksun, ancak bağımlı ve başkasına muhtaç bir ulus olabilme yoluna çıkabilirler.

Kamışlı Havaalanı yakınlarına düşen bir İran füzesi. Kaynak: https://www.reutersconnect.com/

Bu suçlayıcılıklarla konuşanlar tabi ki kendilerini erdem ve yetkinliğe sahip, olgunlaşmış bir ulusun doğal parçası olarak görmenin rahatlığını taşırken başkasını suçlamanın kibrine kapılmakta bir beis görmeyen tutumlarına eleştirel mesafe alma becerisine sahip değiller. Her dönüm noktasında rastladığımız, kendini yeniden tekrarlayan bir psikoloji. Sürekli tedirginlik ve güvensizlik taşıyan, kendini bu duygu ikliminde yeniden üreterek suçu başkasını yükleyerek rahatlayabilen bir tutum. Ama aynı zamanda şu coğrafyanın uzun yıllardır yaşadığı dertlere, bölünmüşlüğe, sömürgeleşmeye cevap üretecek, bir toplumsal muhalefet üreterek umut verecek bir siyaset geliştirebilme becerisinden yoksunluktan kaynaklanıyor. O beceriyi üretmek için başkasıyla eşit olmayı kabullenmenin gerektiği ise izah gerektirmeyecek bir durum.

Bu suçlayıcılıklarla konuşanlar tabi ki kendilerini erdem ve yetkinliğe sahip, olgunlaşmış bir ulusun doğal parçası olarak görmenin rahatlığını taşırken başkasını suçlamanın kibrine kapılmakta bir beis görmeyen tutumlarına eleştirel mesafe alma becerisine sahip değiller. Her dönüm noktasında rastladığımız, kendini yeniden tekrarlayan bir psikoloji. Sürekli tedirginlik ve güvensizlik taşıyan, kendini bu duygu ikliminde yeniden üreterek suçu başkasını yükleyerek rahatlayabilen bir tutum.

Her seferinde ortaya salınan, kendi duygusal tatmininden başka sonuç üretmeyen ırkçı kanaat teknisyenliğine bir cevap vermek mecburiyetinde miyiz? Elbette ki değil, ama olan biten hakkında doğru düzgün düşünmeyi ketleyen bu tortuyu silip atmak yararlı olabilir. Yeniden soruya dönersek, İsrail-ABD ittifakı İran’a saldırırken Kürtler bu ittifakın kara gücü olarak bir taşeron-savaşçı işlevi görür mü? Başka bir şekilde de sorulabilir, Kürt siyasi örgütleri fiili durumu bir fırsat anı olarak düşünebilir mi?

Bunu düşünmek için önce savaşın sürdüğü ve sürebileceği coğrafyada Kürt muhalefetinin geçmişine ve durumuna bakmak gerekiyor. Ardından bu geçmişin oluşturduğu siyasi kültüre ve Kürtlerle iş kotarmaya çalışan büyük ya da bölgesel güçlerin pozisyonlarına bakmak gerekiyor. Acaba Kürt siyasi aktörleri karşı karşıya oldukları durumu nasıl yorumlayacaklar?

Öncelikle daha yenilerde şekillenen ve neredeyse Kürt toplumunda ağır travmaya neden olabilecek Suriye’deki SDG yenilgisine bakalım. Orada olan neydi ve buralarda, özellikle Türkçe konuşulan topraklarda nasıl yorumlanıyordu?

Türkiye’nin Öcalan’la yürüttüğü, bir isimden hep mahrum bırakılan yeni süreç, Kürtler açısından burada bir değişime neden olabileceği umudundan daha çok Suriye’deki Kürtlerin edinilmiş statüsünü korumayı sağlayabileceği inancıyla desteklenmişti. En azından Türkiye’deki Kürtler alıştıkları baskı koşullarında kendilerinin yakın vadede erişemeyeceği bir saygınlığa sınır-altındaki kardeşlerinin fiili uluslararası dengenin de yardımıyla erişebileceğini düşünüyordu ve bunun için Suriye Kürtlerinin bir saldırıdan korunmasını bekliyordu. Bunu sağlayacak bir siyasi strateji buraya ilişkin noksanlıklara rağmen kabul edilebilir bulunuyordu. Fakat 5 Ocak’ta Paris’te gerçekleşen İsrail-Şam anlaşması sonrası aniden tufan koptu ve ABD-Avrupa-İsrail-Türkiye-Suud ittifakı SDG hattıyla kazanılmış Kürt statüsüne Şam hükümetinin saldırısına onay verdi. Kim kimden ne aldı, ne verdi? Bunu elbette tam olarak bilemiyoruz ama sonuçta olan şuydu, Kürtler başkasının savaşında taşeron olmaya ya razı olmadıkları ya da yetkin bir taşeron olmaya yeterli görülmedikleri için daimî bir iç savaşa mecbur bırakılmak veya geri çekilmeye razı olmak arasında tercihe zorlandılar. Nihayetinde Suriye’de bir istikrar adası olmaya aday SDG hattı yok edildi ve Kürt güçler YPG hattına geri çekilmeye mecbur bırakıldı. Muhtemelen YPG hattının da yıkılmasına gidecek bir süreç işlerken, daha da geri çekileceği bir arka hat kalmayan Kürt güçler direniş pozisyonunu üstlendi. Durumu değiştiren bu oldu, son anda yetişen Kürt kamuoyunun ayaklanması olmasaydı muhtemelen Şam hükümetinin mutlak hakimiyeti için tam cevaz verilmişti.

Kürtlerin son yüzyıllık derdini pek ciddiye almayanlar, bunun ne anlama geldiği ve Kürt toplumunda nasıl bir kırılmaya neden olabileceğini elbette bilmeyebilirler. Ama şimdiki durumu yorumlamak için bunun anlamını aşikâr kılmak gerekiyor. SDG’nin yenilgisi ve YPG hatlarına geri çekilişi, neredeyse 1975 yenilgisinin duygusal kırılmasını tekrar ettirecekti. Kürt toplumunun son yüzyılda yaşadığı en ağır travmanın 1975 yenilgisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sonrasında uzun vadeli siyasi kırılmalar ve yeni isyan dalgalarına yol açsa da Kürt toplumunda derin bir ruhsal çöküntüye yol açmıştı. Nihayetinde hem kuzeyde PKK’nin büyümesini sağlayan süreç, hem Irak’taki Kürt hareketinin iç bölünmesine giden süreç orada başlamıştı. 1975 yenilgisinin neden olduğu başka bir trajedi ise, Halepçe katliamına ve Enfal operasyonlarına giden güçsüzleşme süreçlerine yol açışıydı.

Bugüne ışık tutabilecek bir mahiyet taşıması nedeniyle 1975 yenilgisini hatırlatmak gerekiyor. Toplumların yenilgileri deneyimlemesi, örgütler ile devletlerin bunu yorumlaması elbette farklı çerçevelerde şekillenir ama önemli her durumda izler bırakır. Yeniden yorumlanmaya açık durumuna rağmen 1975 yenilgisi, SDG’nin geri çekilişi sürecinde çok az hatırlatıldı. Bunu ilginç buluyorum, ama Öcalan ve Barzani’nin o günlerde bunu çokça düşündüğüne eminim. Çünkü ikisi de gençlik yıllarını o yenilginin etkisiyle oluşan kültürde geçirdiler, yenilgiye neden olan hataları sürekli yeniden yorumlayan bir siyasi kültürün içinde şekillendiler ve kendileri de bu kültür içinde yorumlayıcı bir aktör olarak müdahil oldular. 

Bugüne ışık tutabilecek bir mahiyet taşıması nedeniyle 1975 yenilgisini hatırlatmak gerekiyor. Toplumların yenilgileri deneyimlemesi, örgütler ile devletlerin bunu yorumlaması elbette farklı çerçevelerde şekillenir ama önemli her durumda izler bırakır. Yeniden yorumlanmaya açık durumuna rağmen 1975 yenilgisi, SDG’nin geri çekilişi sürecinde çok az hatırlatıldı. Bunu ilginç buluyorum, ama Öcalan ve Barzani’nin o günlerde bunu çokça düşündüğüne eminim.

1975’e giden süreçle Suriye’de 2026 geri çekilişi arasında benzerlik göstermek için tabi ki önce 1975 yenilgisini anlatmak gerekiyor. Sömürge geçmişinden sonra da hiçbir zaman rıza üretme ve devlet kapasitesinin gelişkinliğine bağlı bir egemenlik kuramayan Irak hep istikrarsız bir çizgi izledi. Bağdat üzerinden merkezi devlete hâkim olmak üzere şekillenen askeri darbeler sonucunda kuzeyde Barzani liderliğindeki Kürt gücü istikrarsız da olsa bir hükümet ortağı olarak 60’larda yükseldi. Merkezi hükümetin toplumsal ve askeri destek, yanı sıra Sovyet blokundan destek devşirme arzusu bunu kolaylaştırdı. Anayasal müzakereler ile Kürtlerin statüsü tanımlanırken özerkliğin mahiyeti ve Kerkük’ün statüsü üzerinden başlayan zıtlaşmalar Bağdat merkezi hükümetini yasal gücünün bir ortağı olan Mustafa Barzani liderliğindeki Kürt gücüne karşı bir savaşa çekti.

1972’de başlayan bu savaşta Barzani liderliği Türkiye, İran ve Suriye Kürtlerinin de sempatisini kazanırken onlardan örgütsel ve politik destek de çekti. Fakat daha önemlisi İran üzerinden ABD ve İsrail desteği alındı. Çünkü dönemin Bağdat hükümeti Sovyet blokuna yakındı, Nasır ile yükselen Arap milliyetçiliğinin bir üstlenicisiydi ve İran ile petrol rezervlerine de sahip bölgede ciddi sınır husumeti yaşıyordu. Bu bloklaşma Kürt güçlere uzun süre savaşı yürütecek kaynak sağlarken; 1975’te İran ve Irak, Cezayir’de aniden anlaştı, sınır husumetlerini çözdüler. İran bunun karşılığı olarak Kürt güçlere kaynak aktarım yollarını keserken, ABD ve İsrail’e sunduğu partnerlik hizmeti karşılığında onların da Kürtleri yalnız bırakmasını sağladı. Sonuçta hızlı bir yenilgi geldi ve Kürt toplumu BAAS kindarlığı karşısında tamamen yalnız kaldı. Kürt toplumunu BAAS kindarlığına karşı koruyacak güçlerin yitirilmesi, Enfal ve Halepçe katliamlarına giden yolları açtı. Diğer taraftan Molla Mustafa Barzani ise Amerika sürgününde kendisine sözler vermiş olan Henry Kissinger’den bir randevu dahi alamadı ve toplumunu koruyacak hiçbir güce erişememenin kahrıyla öldü.

Liderlerin stratejilerinin bedelini ödemesi elbette makul karşılanabilir, nihayetinde eylemlerinin sonucuna hazır olmalıdırlar ama bir toplumun bütününün maruz bırakıldığı katliam ve köleleştirilmenin mazur görülmesi ancak hınç yüklü bir ırkçılıkla açıklanabilir. Bölgedeki devletlerin yüklenmekten çekinmedikleri bu hınç yüklü ırkçılık karşısında toplumu koruyucu güçlerin tüketilmemesi galiba Kürt siyasetinin temel görevi olmalı. Bu görev, toplumu koruyacak gücü saklı tutma görevi, 1975 yenilgisinden beri Kürt siyasi örgütlerinin karşı karşıya olduğu fırsat ve sınırlılıkları değerlendirirken hep öncelikli kılmaları gereken bir görev haline geldi. Kürt jeopolitiğinin içine gömülü olduğu coğrafya ve komşu toplumsallıklar bu nedenle Kürt siyasi örgütlerinin fiili durumları yorumlamasını elbette belirlemeye devam ediyor. Nasıl ki 1975 yenilgisinin nihayetini belirleyen bölgesel güçler ve küresel güçler çekişmesi ve Kürt toplumunun içine yerleşik olduğu jeopolitik ise bugün de aynı belirleyicilik devam ediyor. Komşularıyla sürekli savaş halinde olan bir savaş toplumu olarak örgütlenecek kapasiteye dün nasıl sahip değildiyse bugün de daimî savaş halinde bir toplum olarak kendini kuramayacağına ve hatta bunu tercih etmeyeceğine göre, komşularıyla sürdürülebilir ve haysiyetli bir tanınma yolunu tercih etmesinden başka çıkar yolu yok.

Liderlerin stratejilerinin bedelini ödemesi elbette makul karşılanabilir, nihayetinde eylemlerinin sonucuna hazır olmalıdırlar ama bir toplumun bütününün maruz bırakıldığı katliam ve köleleştirilmenin mazur görülmesi ancak hınç yüklü bir ırkçılıkla açıklanabilir. Bölgedeki devletlerin yüklenmekten çekinmedikleri bu hınç yüklü ırkçılık karşısında toplumu koruyucu güçlerin tüketilmemesi galiba Kürt siyasetinin temel görevi olmalı.

Bilhassa 2015 sonrasında Türkiye, Suriye ve Irak’ta yükseliş sonrası üç geri çekiliş yaşamasının ardından, kısmen de Türkiye’de ana akım Kürt hareketinin ideolojik hegemonyasının zayıflamasıyla, İsrail ve Amerika yandaşı bir Kürt milliyetçisi söylemin bazı alanlardaki yükselişi, bu jeopolitiği ve gerektirdiği temkinli hareketliliği umursamadan fiili durumu bir fırsat anı olarak kategorize etmesi, Kürt siyasi aklının genel doğrultusuyla bir uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Tabi ki bu söylemin yükselişinin nedenleri var. Bir tarafta yaşanan onca zulme karşın Türk, Arap ve Fars hâkim aktörlerine karşı haklı öfke ve değişen bir toplumda yeni okuryazarlarda bedelsiz statü arayışı ama diğer tarafta bilhassa İsrail’in Kürt toplumu içinde bir yumuşak güç oluşturma arayışıyla buraya aktardığı kaynaklar.

Fakat bu uyumsuzluğu geçelim ve şuraya gelelim; 1975’te Irak Kürt toplumunu BAAS kindarlığı karşısında yapayalnız bırakan küresel ve bölgesel güçler 2026’da Suriye’de aynısını mı yapmaya çalıştı? Bir daha Kürt toplumunun siyasi gücünü kırmak için bütün Suriye Kürt toplumunu bir yok oluşa mı sürükledi? Şam hükümeti Haseke ve Kobani’ye yürürken korkulan buydu. Hızlıca belli oldu ki, küresel ve bölgesel aktörler çıkarlarının ne olduğu konusunda uzlaşmış, Şam merkezi hükümetinin muktedir olmasına onay vermiş ve 1975’te olduğu gibi kindar bir siyasi merkeze karşı Kürtleri katliam tehlikesiyle baş başa bırakmıştı. Bu tedirginlik öylesine büyüktü ki, hem Türkiye’de adı konulmaktan imtina edilen süreci artık anlamsız kılıyordu çünkü elde edilebilecek tek stratejik ve simgesel çıkarı yok ediyordu hem de Irak ve diaspora Kürtlerini ayaklandırıyordu çünkü zorlukla kazanılmış bir haysiyet sembolünü parçalıyordu. İŞİD’e karşı koalisyon başlığında Rakka ve Deyrizor’a savaşçı güç yollamaya mecbur bırakılan Kürtler bu sefer kendilerinin dışlandığı bir uzlaşmayı korumak amacıyla oralardan çekilmeye mecbur bırakılırken güçleri kırılıyordu.

Büyük travmaya yol açacak bu geri çekiliş ve yalnız bırakılma duygusu atlatıldı. Diasporada, Irak’ta ve Türkiye’de Kürtlerin üç büyük örgütünü aşan bir hareketlilikle ayağa kalkışları kırılgan küresel konjonktüre etki ederek, Haseke ve Kobani’ye sıkışan direniş konumlanışıyla beraber Şam hükümetini durduracak zorlayıcılıkları harekete geçirdi. 1975’te olmayan buydu. Büyük güçlerin yalnız bırakışı ve bölgesel güçlerin hırçınlıkları karşısında Kürtlerin birbirilerini sahiplenmesi durumu farklılaştırdı.

Fakat jeopolitik ortada duruyor. Kürtler ve komşuları yan yana, çözülmemiş sorunlarıyla beraber yeni krizlere, küresel ve bölgesel çekişmelere konu olmaya devam ediyorlar. 1975 Irak yenilgisi ile 2026 Suriye geri çekilişini birbiriyle yorumlamaya çalışırken, aslında karşımızda güncel İran kriziyle beraber Kürtlere düşen siyaset nedir, Kürt siyasi aktörler bu krizi nasıl yorumlar, bunu anlamaya çalışıyorum. Elbette aktörlerin neyi nasıl gördüklerini kavrayacak, muhatap oldukları vaat ve tehditlerin ne olduğunu bilecek bir istihbarata sahip değilim. Fakat jeopolitik ve tarihsel öğrenmişlik ortada duruyor.

Eğer İran’a saldırıyla başlayan büyük kriz nedeniyle Kürt savaşçılığının İran üzerine yöneltilen bir silahlı güce dönüştürülmesi gibi bir proje varsa, ortada Kürtlere yönelik hem bir vaat hem bir tehdit vardır. Öncelikle tehdide yönelmek daha ahlaklı bir tutum olmaz mı? Kürtler niçin İsrail-ABD savaş aygıtının bir parçası olarak düşünülebilecek durumda? Cevabı vermek ve önce burada yaşayan komşu toplumlara düşen sorumluluğu aşikâr kılmak gerekiyor. Kürtlerin komşularıyla eşit olma hakları var ve bu haktan mahrum bırakılmış olmak iyi bir komşuluk ilişkisinin ortadan kalkmasının nedeni. Türk, Arap ve Fars siyasi elitlerinin üzerine düşen sorumluluk bu eşitliğe razı olmak ve hukuki çerçevesini kurmak. Oysa bunun gerçekleşmesinin zorluğu ortada. Kürtler kendileriyle iyi komşuluk ilişkisi kurmaya yanaşmayan hâkim siyasetlerin daha büyük zorbalıklarıyla muhatap olabilecek durumda.  ABD ve İsrail gibi dışardan gelen güçler de bu durumu görerek, “ya bu savaşta bizimle beraber olun ya da komşularınızın size zorbalık yapması durumunda engelleyici olmamızı beklemeyin” diyor olabilirler. Tehdit bu. Vaat şüphesiz ki tek başına gelmiyor. Defalarca kendilerinin dışlandığı bölgesel veya küresel uzlaşmaların mağduru olmuş Kürtler, tekrar bir tehdide muhatap oluyor olabilirler. Bunun illa açık bir söylemle dile gelmesine de gerek yok. Tarihsel tecrübe anlaşılması gerekeni anlatır.

Eğer İran’a saldırıyla başlayan büyük kriz nedeniyle Kürt savaşçılığının İran üzerine yöneltilen bir silahlı güce dönüştürülmesi gibi bir proje varsa, ortada Kürtlere yönelik hem bir vaat hem bir tehdit vardır. Öncelikle tehdide yönelmek daha ahlaklı bir tutum olmaz mı? Kürtler niçin İsrail-ABD savaş aygıtının bir parçası olarak düşünülebilecek durumda? Cevabı vermek ve önce burada yaşayan komşu toplumlara düşen sorumluluğu aşikâr kılmak gerekiyor.

Aynı tarihsel tecrübe, büyük bir bölgesel krizde taşeron savaşçıya dönüşmenin muhtemel sonuçlarının ne olabileceğini de öğretiyor. Küresel veya bölgesel güçlerin sunduğu vaatler ile bunların gerçekleşebilirliğini mümkün kılacak koşullara dair fiili durum, jeopolitiğin kısıtlıkları ve toplumsal kapasite Kürt siyasi aktörlerinin yorumlayıcı becerisinde elbette gözetilen unsurlar olacaktır. Başta aktardığım ve örtük ırkçı ön yargı olduğunu söylediğim tutum bir taraftan Kürtlerin içine çakılı olduğu jeopolitiği hiç bilmemekle yani aşılamaz bir cahillikle alakalı ama diğer taraftan Kürt siyasi aktörlerinin kendi gelecekleri için dahi olsa siyasi basiret sahibi olarak düşünülmemesiyle alakalı. Onlara göre Kürt siyasi aktörler kendi tarihlerini yorumlayacak bir beceriye bile sahip değiller. Bunu bir tarafa bırakırsak, muhtemel projenin vaat ve tehdit ikileminin Kürt siyasi aktörlerin tercihlerine etki edeceği kesin. Belki de riskleri görerek açıkça tarafgir olmayan, oyalayıcı bir tutum almayı tercih edecekler. Muhtemelen de Kürt siyasi aktörler birbirlerinden kısmen ayrışacaklar. Karşımızdaki krizin mahiyeti bunu zorunlu da kılabilir. Büyük siyasi aktörler, tarafsız ve oyalayıcı pozisyona daha yatkın görünürken, bu krizi fırsat anı olarak gören yeni veya daha küçük siyasi aktörler de çıkabilir.

Karşımızdaki durumu netleştirmek için Kürtlerin üç büyük siyasi örgütünün biraz tarihine ve biraz fiili durumuna bakarak ilerleyebiliriz.

Türkiye’deki çevrelere hitaben bir yazı olması nedeniyle önce PKK’ye bakalım. Lideri Öcalan’ın geçmişten beri anti-İsrailci ve anti-emperyalist söylemi zaten bilinir ama Türk ana-akım medyada bu özelliği pek gösterilmez, nedeni geçelim. Liderden öte bütün hareketi belirleyen iklimden bahsediyorum. Buradaki karşıtlık, bir taraftan Türk solunun anti-emperyalist ve Filistin yanlısı kültürü içinde siyasi kültürünü edinmesi diğer taraftan uzun süre Filistin ve Lübnan direniş hareketleriyle aynı havzayı paylaşmasıyla kökleşti. Aynı zamanda Türkiye-İsrail ilişkilerinin Kürt siyasetini tasfiyeye yönelen gücünü bizzat deneyimlemesiyle ilişkili. Ama daha önemlisi Kürt itirazının ve muhalefetinin teorik ve ahlaki kaynakları çok uzun süre küresel solun beslediği ulusal kurtuluşçuluklar içinden bulunabildi. Bu geçmişin izi hâlâ belirleyici ve bu haliyle sömürgeci güçlerin öncülük ettiği krizlerin ortaya çıkaracağı fırsatlardansa daha uzun süreli direnişçi halk hareketlerine yatırım yapılmasını öğreten bir tarihi taşıyor. Nihayetinden PKK’nin Suriye’de öncülük ettiği SDG oluşumu da bütün kısıtlıklarına ve yenilgisine rağmen komşulardan müttefikler devşirerek, merkezi devletle zıtlaşmaktansa merkezi devletin boşluklarından müzakereci bir tutumla yararlanarak kazanım elde eteğe yönelmişti. Sonuçta SDG yenilmiş olabilir ama bu tutum jeopolitikten, muhtemelen coğrafyayı bir savaş alanı olarak kurmanın zorluklarının farkında olan bir öğrenmişlikten kaynaklanıyordu. Öcalan’ın 2025 içinde sızdırılan bir konuşmasında PJAK temsilcisine, İran ile erkenden müzakereyi tavsiye etmesi de aynı zorlukların farkında olmakla ilgili görünmekteydi. Bu siyasal kültürle beraber coğrafyayı tarihsel derinliği içinde ve nüfus grupları ve kültürel bileşimleriyle beraber deneyimlemiş PKK’nin uzun bir savaş geçmişi var. Diğer taraftan yakın zamanda Suriye’de SDG’nin HTŞ’ye nazaran küresel düzeyde saygınlığa daha uygun olması, yönetsel deneyiminin daha tercih edilebilir olmasına rağmen niçin Şam saldırganlığa karşı yalnız bırakıldığına dair yakın tecrübe söz konusu. Bu durum elbette ki PKK’nin sömürgeci saldırganlıkla ilişkisini hangi temelde kurabileceğini etkileyecek.

Nihayetinden PKK’nin Suriye’de öncülük ettiği SDG oluşumu da bütün kısıtlıklarına ve yenilgisine rağmen komşulardan müttefikler devşirerek, merkezi devletle zıtlaşmaktansa merkezi devletin boşluklarından müzakereci bir tutumla yararlanarak kazanım elde eteğe yönelmişti. Sonuçta SDG yenilmiş olabilir ama bu tutum jeopolitikten, muhtemelen coğrafyayı bir savaş alanı olarak kurmanın zorluklarının farkında olan bir öğrenmişlikten kaynaklanıyordu.

İkinci olarak PDK yani bugün itibariyle Mesut Barzani öncülüğündeki güce bakalım. 1975 yenilgisinin doğrudan muhatabı olup siyasi bedelini ödemek mecburiyetinde kalmış, uzun yıllar bu yükün ağırlığını toplumu karşısında taşımış Erbil merkezli hakimiyet alanına sahip örgütlülükten bahsediyoruz. PDK, İran ve Şii nüfusla ilişkilerinin değerinin ne olduğunu bilmeyecek durumda mı? Yönetmesi gereken büyük bir nüfus ve işletmesi gereken bir idari aygıt çokça ve düzenli kaynağa ihtiyaç duyarken kendisine sunulacak belirsiz bir fırsat vaadi için bağımlı olduğu coğrafyanın gerekliliklerine yüz mü çevirecek? Toplumunun yerleşik olduğu coğrafyayı savaş alanına çevirmek anlamına gelecek bir fırsatçılığı elbette tercih etmeyecektir. Bunun için yeteri tarihsel deneyimi var. Ama aynı zamanda Irak içindeki stabil statünün küresel güç korumasına da kısmen muhtaç olmasını gözetecektir. Bu durum nedeniyle zaman zaman iradesiz bir koloni gibi değerlendirmelere konu edildiği görünüyor. Fakat bu değerlendirmeyi haksız çıkaracak, büyük ve bölgesel güçler karşısında kısmi özerkliğini koruyacak bir becerisi olduğunu da yakın zamanda göstermiş bir hareket.

Son olarak üçüncü büyük Kürt siyasi gücü YNK’ye yani Talabaniler liderliğinde organizasyona baktığımızda ise Süleymaniye merkezli bu gücün İran ile daha güçlü ilişkileri olduğunu görürüz. 1975 yenilgisi sonrası Irak Kürt hareketi içindeki büyük ayrışmayla kurulan bu organizasyon, Barzaniler liderliğindeki hareketten farklı olarak daha anti-emperyalist bir tonun taşıyıcısı olmuştu, bilhassa ilk dönemlerinde. 1990 sonrası bu ton belirsizleşse de bu hareketin 1975 yenilgisinin nedenine dair yaptığı ve ayrışmasına neden olan yorum yeterince güçlü bir halk hareketi olmayı gerektiriyor. Bunun gereklerini yapma yeterliliği başka mesele ama İran ile sınırdaşlığı ve Şii toplumla güçlü ilişkileri tercihlerini belirleyecek durumda.

Bu üç hareket İran ile Irak arasındaki coğrafi devamlılıkların, bu iki coğrafyanın tarihsel iç içe geçmişliğine dair güçlü örgütsel hafızalar taşıyor ve yoğun deneyime sahipler. Burada yürüyecek bir savaşın kısıtlılıklarını, zorluklarını, muhtaç bırakıcılıklarını gözetmeden karar vermeleri zaten mümkün değil. Elbette küresel siyaseti yorumlama becerilerini de gözetmeliyiz. Netanyahu-Trump ittifakının bilhassa ABD içindeki koşullar nedeniyle istikrarlı olamayacağını, bu ittifakın yıkılması durumunda küresel siyasette bir belirsizliği arkasında bırakacağını görmüyor olamazlar. Diğer taraftan denize çıkışı olmayan bu coğrafyanın kuzeyden Türk, doğudan Fars, güney ve batıdan ise Arap toplumlarıyla kuşatılmış olduğunu, yaşamsal kaynaklar için geçişlere ve komşuluklara bağımlı olduklarını bilmeyecek durumda değiller. Kaldı ki 1975 yenilgisinin şekillendiği ve sekiz yıllık sert İran-Irak savaşının yaşandığı coğrafyada yerleşik olan, Barzani ve Talabani liderliğindeki güçler ve onların yönettiği iki büyük Kürt topluluğu savaşın yerleşeceği bir coğrafya olmanın ne demek olduğun herkesten iyi biliyor olmalılar. Bu iki grup son yirmi küsür yıldır bir tarafta İran ve Bağdat Hükümeti ile diğer tarafta Şii ve Arap topluluklarla kurdukları ittifak deneyimlerini bir çırpıda bir tarafa atamayacak kadar derin bir tecrübeye sahipler. Daimî olarak bir savaş toplumu olarak örgütlenmenin tüketiciliği ile iyi komşuluklarla kendini yeniden kurabilme arasında tercih yapma durumunda kaldıklarında, doğru tercih yapabileceklerini düşünmek için fazla akıllı olmaya gerek yok. Peki, onlara iyi komşuluk teklifi sunulacak mı? Bu sorunun cevabını ise ilk olarak İranlı Kürt örgütleri alacak. Bu yazıda dikkat etmişseniz onlara dair bir şey söylenmedi. Bir nedeni sert bir baskıyla dağıtılmış ve seslerinin kısılmış olması, diğer nedeni de tam da bundan dolayı haklarında yeterli bilgiye erişmenin zorluğu. Ayrıca Irak Kürdistan’ına bağımlı varlıkları sessizliklerinin bir başka nedeni. Fakat İran Kürt toplumunun arzularına en yakın olanlar da onlar. 

Bu iki grup son yirmi küsür yıldır bir tarafta İran ve Bağdat Hükümeti ile diğer tarafta Şii ve Arap topluluklarla kurdukları ittifak deneyimlerini bir çırpıda bir tarafa atamayacak kadar derin bir tecrübeye sahipler. Daimî olarak bir savaş toplumu olarak örgütlenmenin tüketiciliği ile iyi komşuluklarla kendini yeniden kurabilme arasında tercih yapma durumunda kaldıklarında, doğru tercih yapabileceklerini düşünmek için fazla akıllı olmaya gerek yok.

Elbette savaşı, krizi bir fırsat olarak gören insanlar, gruplar olacaktır. Hele bir toplumun güvenliği gibi bir sorumluk yüklenmemiş, böyle bir ağırlıkla karar verme yükü üstlenmemiş, uzak geçmişte kalmış görünen yenilgilerin kahrını çekmemiş insanların, grupların ya da kendilerine tercih edilebilir hiçbir yol sunulmamış grupların acilci fırsat beklentisi de bu kriz anlarında bir karşılığa sahip görünür. Ama bu durumda da bir toplumun aklının büyüklüğünü umursamadan hızlı yorum yaparak kendini doğrulanmış bulma isteği ya cahil küstahlığını ya ırkçı kibri gösterir.

Nihai olarak bu savaşın niçin başladığına gelelim. Bir tarafta Netanyahu kliği diğer tarafta Trump kliği kendi ülkelerinde siyasi kariyerlerinin sıkıştığı bir iklime girdiler. Buradan çıkmak için uzun vadede ne Yahudi toplumunun çıkarına ne Amerika’nın çıkarına olacak bir savaş başlattılar. İran’da kolay bir zafer elde ederek kendi siyasi kariyerlerini güvenceye almak istediler. Bu kadar büyük bir gücün İran’a saldırısının nasıl bir sonuç vereceğini elbette şimdiden öngöremeyiz. Fakat İran güçlü bir direnç gösterdi, bunu ne kadar sürdürecek bilemeyiz ama küresel haydutluğun kuralsızlıkla kolay bir zafer edinmesinin hiçbir topluma hayırlı bir gelecek getirmeyeceği aşikâr. Bu haydutluğun yenilmesi belki de bu coğrafyada her topluluğun bir diğerine muhtaç olduğunu öğreneceği bir zamana ermemizi sağlayabilir. Bunu umut edebiliriz. Diğer taraftan İran ayakta kalırsa kendi toplumuyla ve Kürtleriyle nasıl bir ilişki kurar, bunu henüz bilemiyoruz. İran devletinin toplumuyla barışık bir değişimi ve Kürtlerle iyi bir komşuluk ilişkisi için toplumsal mücadelenin devamından başka çare yok.

Başa dönelim. Kolay bir zafer elde edemeyen iki haydut, İran’ı tehdit etmek için Kürtleri bir kart olarak öne sürmeye dair bilgiler sızdırdılar. Bu yazının nedeni de sızdırılan bu haberlerin yorumlanışındaki örtük ırkçı ön yargıydı. Fakat bu ön yargıdan daha fazla önemsememiz gereken şey şu, İran bundan sonra Kürtleri kendisine tehdit olarak mı görecek, yoksa barışması gereken bir komşu topluluk mu? Abdurrahman Qasımlo gibi uzlaşmacı siyasi liderleri dahi katletmenin yükünü üstünden atıp ortak bir gelecek kurma yoluna girecek mi?

Kürt siyasi aktörlerin küresel güç tarafından muhatap olacakları tehdit ve vaade karşı yapacakları tercihler elbette bunun cevabında belirleyici olacak, bu tercihlerin hangi tarihsel tecrübeye dayanacağına dair kanaatimi paylaştım. Ama başka bir belirleyici de İran’ın mukavemetinin sürekliliği. Uzun süreli mukavemet gösteremezse zaten birçok şey değişecek, coğrafya yeniden kurulacak.

Başa dönelim. Kolay bir zafer elde edemeyen iki haydut, İran’ı tehdit etmek için Kürtleri bir kart olarak öne sürmeye dair bilgiler sızdırdılar. Bu yazının nedeni de sızdırılan bu haberlerin yorumlanışındaki örtük ırkçı ön yargıydı. Fakat bu ön yargıdan daha fazla önemsememiz gereken şey şu, İran bundan sonra Kürtleri kendisine tehdit olarak mı görecek, yoksa barışması gereken bir komşu topluluk mu? Abdurrahman Qasımlo gibi uzlaşmacı siyasi liderleri dahi katletmenin yükünü üstünden atıp ortak bir gelecek kurma yoluna girecek mi?

Karşımızda ağır bir sınav var. Hepimizin geleceğini belirleyecek bir krizle karşılıklı duruyoruz. Kürt siyasi aktörlerin tercihlerini hınçla değerlendiren çok fazla kanaat teknisyeni ve siyasi güç var yanı başımızda. Elbette Kürtler hata yapabilirler. Türklerin, Arapların, Farsların yaptığı kadar onlar da hata yapacaklar. Fakat orta yerde bir mesele duruyor. Siz Kürtlere nasıl bir komşuluk vaat ediyorsunuz?

Bir yanıt yazın