SİNAN KIZILKAYA
Öcalan, Bahçeli’nin çağrısına verdiği karşılığı “barış ve demokratik toplum çağrısı” olarak isimlendirmişti. “Demokratik toplum”dan kasıt nedir bu elbette tartışılabilir. Ama iktidar tarafı bilhassa AKP, bu süreçten kendine bir demokratikleşme sorumluluğu çıkmasın istedi. Bugüne kadar bütün hamleleri de bunu pekiştirmeye yönelik oldu. Bir taraftan barış ile demokratikleşme arasındaki bağlantıyı gereksizleştirip demokratikleşmeyi erteleyen bir tutum aldı. Diğer taraftan toplumsal rıza üretilmesine dair bir yönelime hiç girmedi. Meseleyi elitler arası bir ittifak, liderler uzlaşısı olarak tutmak ve toplumsal müdahilliklere kapatmak istedi. Bu sınırlamalar ise muhalefet blokunda barış girişiminin bir otoriterleşme ittifakı olarak okunmasına yönelik tutumları güçlendirdi.
İktidar barışta çıkarını görmediği, bundan emin olmadıkça toplumsal kabulü arttırmaya da muhtemelen yönelmeyecek, buna dair çaba harcamayacak. Ama buna yöneldiğinde bile kutuplaştırma siyaseti izleyebilir ki bu durumda kutuplaştırmayı boşa çıkarmak ise muhalefete düşen bir sorumluluk olacak.

Bugün gelişen sürece iktidar tarafı büyük oranda güvenlik eksenli yaklaşıyor ve silahsızlandırmayı (Türkiye ve Suriye boyutları birbirinden ayrı olsa da) hedefliyor. Aynı zamanda bu girişimi siyasi krizinin üstesinden gelmeye yönelik bir deneme olarak düşünüyor. Buna karşın Kürt siyaseti, hak ve özgürlükler ekseninde yaklaşmak mecburiyetinde. Bu ise arada büyük bir makasın oluşmasına neden olabilirdi. Fakat henüz bunu hissetmiyoruz. Çünkü Kürt siyaseti de Suriye’deki Kürt statüsünü saldırıdan korumak, HDP-DEM’in kurumsal kapasitesini yeniden güçlendirebilmek ve meşru siyaset alanına korunabilir şekilde yeniden getirebilmek ve ayrıca üçüncü olarak günlük hayat içinde sertleşmiş baskıyı hafifletmeyi öncelikli hedef olarak seçmiş durumda. Ötesinde hak eksenini ve barışın diğer boyutlarını talep etmek için önünde bir zaman aralığı olduğunu düşünüyor. Yeni durum nefes alabilme imkânı oluştursa da birbiriyle uyuşmayan iki yaklaşımın var olduğu ve bir başarısızlık imkânı taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor.
Sürecin 2025’te yeniden başlamasının elbette bölgesel nedenleri var. Fakat Türkiye siyasetinin içsel mecburiyetleri de var. Oysa çatışmanın kazandırıcı olduğunu düşünen bir tutum içerde yerleşik olmasaydı o içsel mecburiyetler sürecin daha önce de başlamasını sağlayabilirdi.
Bugün gelişen sürece iktidar tarafı büyük oranda güvenlik eksenli yaklaşıyor ve silahsızlandırmayı (Türkiye ve Suriye boyutları birbirinden ayrı olsa da) hedefliyor. Aynı zamanda bu girişimi siyasi krizinin üstesinden gelmeye yönelik bir deneme olarak düşünüyor. Buna karşın Kürt siyaseti, hak ve özgürlükler ekseninde yaklaşmak mecburiyetinde. Bu ise arada büyük bir makasın oluşmasına neden olabilirdi. Fakat henüz bunu hissetmiyoruz.
Dış nedenler ve Türkiye’nin mecburiyeti
İki dünya savaşı arasında şekillenen ve bölge ülkelerinin Kürtleri yok sayan siyasallıkları anlamsızlaşmış durumda. Kürtler önce 90’larda Irak’ta meşru bir siyasal güç olarak belirdiler. 2015’e doğru ise hem Türkiye’de parlamenter siyasetin güçlü bir unsuruna dönüştüler hem Suriye’de belirleyici bir odak oldular. 90’lara kadar kurulu düzen açısından Ortadoğu’da kaos çıkaran bir itirazcı hareketlilik kaynağı iken bugünlerde artık bir istikrar unsuru olarak konumlandırılması kaçınılmaz olan bir güce dönüştüler.
Bu değişim olurken uluslararası siyaset kilitlenmiş durumda. Kurucu ya da yön belirleyici bir hegemonya yok. Herhangi bir norm, ilke eşliğinde bir düzenleme yapılması için tutum alıp faal olacak bir güç görünmüyor. Normları, ilkeleri çiğneyen bir müdahaleye/saldırganlığa engel olacak kudrette bir kurum ve güç de yok. Büyük güçler, oluşmuş bölgesel güçler dengesi içerisinde, onlara yeni maliyetler çıkarmayan uzlaşmaları tercih ediyor. Özellikle hak ve kimlik eksenli isyancı hareketlerin düzen sarsıcı, maliyet çıkarıcı eylemliliğine karşı orta ölçekli devletlerin şiddet ve zorla bastırıcı hareketleri de sorgulanmıyor.
Türkiye’nin de yeniden bağlandığı Batı bloku, Gazze savaşı sonrası İran’ın boşalttığı bölgenin yeni bir çekişme alanına açılmadan dengeye kavuşmasını istiyor. Eğer bir istikrar sağlanacaksa bunun önemli bir unsuru da Kürt güçler olacak. Türkiye ise İran’dan boşalan alanda kendine uyumlu bir yapılanmanın gerçekleşmesini istiyor ve bu noktada Kürt güçleri yok sayamayacak durumda olduğunun çoktandır farkında.
Kürt siyasetinin dönüşümü, üç yenilgisi ve Kürt siyasetinin uzlaşma mecburiyeti
2010’lu yıllarda gelişen bölgesel kaos ortamında Türkiye, Irak ve Suriye’de Kürt güçlerin yükselişi devam etti ama 2015-2016’dan sonra düşüşe geçti. Türkiye’de kırsal militan güç kırıldı, askeri bir yenilgi aldı. Diğer taraftan HDP’nin parlamenter siyasetteki etkisi gayrı-meşrulaştırıldı ve buna karşı durulamadı. Kürt siyasetinde büyük bir kurumsallık ve güvenlik yitimi oldu, fakat yine de ayakta kaldı ve Kürt toplumunun direnciyle oy gücünü korudu.
Irak’ta ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumunun (2017) ardından merkezden saldıran güçlere karşı, Kerkük’ü de içeren bir geri çekilme yaşandı.
Suriye’de SDG’nin kurduğu özerk bölgelere 2017, 2018 ve 2019’da Türkiye üç sınır ötesi müdahalede bulundu ve SDG’nin özerk alanını daralttı, coğrafi devamlılığı kırdı, Afrin’i ise kontrolüne aldı.
Hegemon aktörler ve bölgesel güçler için maliyet arttırmayan aksine azaltmaya yönelen, istikrarlaştırıcı bir grup olarak rol oynamaya kararlı, kimlik eksenli bir örgütlenme olmak ısrarından ortak yaşamı kurucu bir aktöre dönüşmeye dair niyet beyan edildi. Öcalan’ın sınır bozmayan, “demokratik cumhuriyetçilik”leri bunun zeminini sağlıyor. Bu haliyle küresel ve bölgesel güçlerle çatışmayan, düzen içinde kalarak güçlenen bir toplumsal birliktelik ve bölge coğrafyasındaki devletleri anlaşmaya mecbur bırakan bir yol öneriyor.
Kürt siyaseti yaşadığı bu üç yenilgiye rağmen üç bölgede de ayakta kaldı ama kısmen geriledi. Sonrasında 2015’e nazaran güç, meşruiyet ile talep arasında bir denge oluşturmanın gerektiğini kabullendi. Nihayetinde 2025’te Öcalan yeniden bu dengeyi dile getirebilecek aktör olarak tekrar öne çıktı.
Hem Öcalan’ın kamuoyuna açıklanan 27 Şubat mektubu hem SDG’nin imza attığı 10 Mart anlaşması bu düzlemde okunabilir. Hegemon aktörler ve bölgesel güçler için maliyet arttırmayan aksine azaltmaya yönelen, istikrarlaştırıcı bir grup olarak rol oynamaya kararlı, kimlik eksenli bir örgütlenme olmak ısrarından ortak yaşamı kurucu bir aktöre dönüşmeye dair niyet beyan edildi. Öcalan’ın sınır bozmayan, “demokratik cumhuriyetçilik”leri bunun zeminini sağlıyor. Bu haliyle küresel ve bölgesel güçlerle çatışmayan, düzen içinde kalarak güçlenen bir toplumsal birliktelik ve bölge coğrafyasındaki devletleri anlaşmaya mecbur bırakan bir yol öneriyor. Anti-emperyalizm retoriği kısmen geri çekilirken felaket durdurma retoriği kurulmasının arkasında bu durum var.
AKP’nin ve MHP’nin uzlaşma mecburiyeti
Türkiye’de siyasal sistemin hâlâ geçerli tek meşruiyet kaynağı halkoyu. Siyasal aktörler geçirilen değişimlere rağmen bu meşruiyeti gözetmek mecburiyetinde. 2015’ten sonra meydana gelen kırılmalara ve baskılara rağmen HDP-DEM geleneğinde %10’luk bir oyun istikrarlı durduğu ve etkisini koruduğu bir durum oluştu. Bu güç istikrarlı kaldı ve iktidara iyice uzaklaştı. Diğer taraftan güvenlikçi dilin iktidar lehine rıza oluşturduğu dönem yoksullaşma krizlerinin de etkisiyle geride kaldı.
İktidar tarafı, 2016-2017’de kırsal militanlığa karşı kesin bir askeri zafer elde etmişti. Bu askeri zaferin ardından sağ ve milliyetçi seçmenden güçlü bir kredi edindi ve bunu muhalefete karşı da kullanırken, Kürt karşıtı çatışmacı dilini uzun bir süre devam ettirdi. Sonrasında bunu Suriye üzerinden sürekli kıldı. Nihayetinde kendisine kazandırdığı sürece bütün imkânları kullandı ve bitirdi. Ama askeri zaferini, çatışmacı dilindeki süreklilik nedeniyle siyasi bir kuşatıcılığa dönüştüremedi. Şimdi Kürt oyunun muhalefete yönelen istikrarını bozmak mecburiyetinde. Fakat bunu nasıl başarabileceğine dair kesin bir yol göremiyor. Uzlaşma bulmak mecburiyetinde ama bulunacak herhangi bir uzlaşmanın kendisine kazandıracağından emin değil.
MHP ise Türk devleti olarak düşündüğü çatının çıkarlarını bu haliyle uzun vadede koruyamayacağını görüyor. Aynı zamanda partinin çıkarlarını ve ağırlığını da sistemin otoriterliğe gidişatı nedeniyle koruyamacağını düşünüyor. Bu nedenle 2015 sonrasında olduğu gibi yeni bir dönüşüme aracılık etmek mecburiyetinde hissediyor.
İktidar tarafı, 2016-2017’de kırsal militanlığa karşı kesin bir askeri zafer elde etmişti. Bu askeri zaferin ardından sağ ve milliyetçi seçmenden güçlü bir kredi edindi ve bunu muhalefete karşı da kullanırken, Kürt karşıtı çatışmacı dilini uzun bir süre devam ettirdi. Sonrasında bunu Suriye üzerinden sürekli kıldı. Nihayetinde kendisine kazandırdığı sürece bütün imkânları kullandı ve bitirdi. Ama askeri zaferini, çatışmacı dilindeki süreklilik nedeniyle siyasi bir kuşatıcılığa dönüştüremedi. Şimdi Kürt oyunun muhalefete yönelen istikrarını bozmak mecburiyetinde.
2015’te istikrarlı olacağı görünen HDP’nin belirleyici parti olma pozisyonundan düşürülmesi ve barış sürecinin rafa kaldırılması karşılığında sistem değişimine verdiği destek ve kazandırdığı meşruiyetten sonra yeni bir dönüşümü teşvik etmeye çalışıyor. Bölgesel krizler, iç kaynakların tükenişi, Türkiye’nin bağımlılık ilişkileri göz önüne alındığında Türkiye’nin geleceğinin Kürtleri yok sayarak kurulamayacağını uzun süre sonra nihayet kabullendi ve kendi değerini azaltmayacak bir rol yüklendi. Bunun için yeni bir milliyetçilik yorumu bulmakta da zorlanmadı.
Bu mecburiyetler, uzun bir gecikmeyle de olsa Kürt meselesinin çözüm ihtimalinin yeniden belirmesini sağladı. Fakat burada belirleyici aktör olan Erdoğan, şahsileşmiş bir iktidarın yürütücüsü olarak hâlâ sürecin kendisine kazandırıcılığını gözetmeye devam ediyor. Girilen sürecin askeri bir zaferle elde edilmiş bir kazanım olarak düşünülmesini istiyor. Türkiye’nin bölgesel değerinin özellikle Suriye’de teyit edileceği bir denklem kurularak uzlaşmanın şekillenmesini ve bunun da Türkiye iç kamuoyuna yeni bir askeri zafer tonuyla duyurulabilir mahiyette olmasını umuyor. Diğer taraftan bu süreç oy getirici bir mahiyet taşımalı ve yetki azalmasına neden olan, otoriter gidişatı sorgulayan karakter kazanmamalı. Sürecin gidişatını zorlayan beklenti ise burada şekilleniyor.
Demokrasisiz bir barış mı?
Bunu sağlamak üzere ilk başlarda ana muhalefeti karşı kutba itme, milliyetçi histeri ile hareket eden bir pozisyona sürükleme girişimleri oldu. Fakat beklenti gerçekleşmedi özellikle ana muhalefet barış girişiminde engelleyici bir rol üstlenmedi. Muhalefeti bölme ve şeytanlaştırma, birbirine düşürme, Kürt karşıtı kutba itme, Kürtleri kendine mecbur kılma veya pasifleştirme oyunu tutmadı.
Elbette dünya örneklerinde demokrasisiz, demokratikleştirici olmayan çözüm modelleri var. Fakat bunlar zaten otoriterliğin barış öncesinde de toplumsal kabulünün başarılı olduğu siyasal kültürlerde ortaya çıkıyor. Türkiye ise demokratik bir rejimin toplumsal kabulüne yatkın. En azından çok uzun süredir yarı-demokratik bir rejim. Halkoyunun belirleyici ve meşruiyet kaynağı olduğu bir siyasal kültürü var. Bu nedenle demokratikleşme ile otoriterleşme arasında salınım sürüyor olsa da otoriterliğe alan açan bir barışın toplumsal kabulünü sağlamak mümkün görünmüyor.
CHP’nin Kürt veya süreç karşıtı pozisyona düşmemesi barışa ilişkin umutları arttırırken, 19 Mart ile yükselen yargı baskısıyla siyaseti şekillendirme çabası bu sürecin toplumsal karşılığına dair beklentilerimizin azaltılmasına neden oldu. Bu ortamda yükselen yeni milliyetçi muhalif öfke ise bir belirsizlik kaynağı olarak beliriyor.
Bu noktada şunu sormak gerekiyor. Türkiye’de demokrasisiz bir barış mümkün olur mu? Türkiye’nin siyasal kültürü, toplumsal ihtiyaçlar buna izin verir mi?
Elbette dünya örneklerinde demokrasisiz, demokratikleştirici olmayan çözüm modelleri var. Fakat bunlar zaten otoriterliğin barış öncesinde de toplumsal kabulünün başarılı olduğu siyasal kültürlerde ortaya çıkıyor. Türkiye ise demokratik bir rejimin toplumsal kabulüne yatkın. En azından çok uzun süredir yarı-demokratik bir rejim. Halkoyunun belirleyici ve meşruiyet kaynağı olduğu bir siyasal kültürü var. Bu nedenle demokratikleşme ile otoriterleşme arasında salınım sürüyor olsa da otoriterliğe alan açan bir barışın toplumsal kabulünü sağlamak mümkün görünmüyor. Barış ile demokratikleşme arasında doğrudan bir gerektirirlik ilişkisi kurulmayabilir. Fakat barış girişimi herkese biraz daha fazla özgürlük sunmuyorsa, bir kesim için baskı unsuruna dönüşüyorsa, barışın istikrarlı bir zemine kavuşması zorlaşacaktır.
Elitler ittifakı, liderler uzlaşması barış için yeter mi? Elbette kolaylaştırıcı, hızlandırıcı, güven oluşturucu bir rolü ve bu haliyle değeri var. Ama bunun ötesinde toplumsal rızanın üretilmesi gerektiğini unutmamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin çoklu krizleri var ve krizler nedeniyle biriken toplumsal öfke yöneleceği bir karşıtlık arayabilir. Hele bir liderler uzlaşması etrafında “Kürtlere hak, muhalif Türklere baskı dağıtıldığını” söyleyen bir damar güçlenirse bunun sonuçları ağır olabilir. Birkaç yıl önce Suriyeli karşıtlığı olarak beliren durum bir kriz sarmalı içinde Kürt karşıtlığı olarak kendine yol bulabilir.
Bu minvalde Kürtlere millet-başı, vasi-hami atanarak muhatap alınmaya ve pay edilecek iktidar alanı karşılığında yeni rejime tabi kılınacaklarına yönelik bir eleştiri beliriyor. Şüphesiz riskler var, fakat bu analizde ifade edilmeyen bir kabul var. Ulusun eşitleyiciliğini içselleştiren, yurttaş olabilme erdemini bilen Türkler ve karşılığında bireysel var oluşu bilmeyen, yığınlaşarak kendi kimliğini bulan Kürtler farklılığına dayanan bir kabul. Yani Kürtler baş atanacak ayaklar yığını, vasiye ihtiyaç duyan erginleşememiş çocuk olarak kabul ediliyor. Oysa son yüzyılın bütün macerasını Kürtler de Türklerle beraber yaşadı. Türkler nasıl baş atanabilecek bir yığın olmadıysa Kürtlerin de siyasal aktörlerini yorumlayarak yolunu kurabileceğini düşünmek için biraz soğukkanlı düşünmek yeterli.
Riskler
Gördüğümüz kadarıyla Kürt siyaseti fesih kararı ve sonrasını yeni koşullara uyum mecburiyeti ve uyuma mecbur bırakma siyaseti olarak görüyor. Bir yenilginin ikrarı olarak düşünmüyor. Bu nedenle en azından Türkiye için çatışmanın geri dönmesi pek mümkün değil.
Buna karşın Kürt siyasetinin önündeki iki büyük risk var. İlki bölgesel düzeyde ne yapacağıyla ilgili. Barış karşılığında Ortadoğu’da İran karşıtı yeni bir savaşın gücü kılınmaya karşı iyi siyaset kurabilecek ve bölgesel barışı korunmasına yardımcı bir güç olabilecek mi? Çünkü onu düzen içine çekerek barış sunan güçler aynı zamanda Batı’nın savaşlarında ondan destek isteyecekler. Kendi tarihsel geleneği, anti-emperyalizm iken bunun yeniden bir yorumuyla sistemin açıklarında hem partner hem arabulucu/oyalayıcı rol oynayabilecek mi?
İkinci risk ise, Türkiye’de ne yapacağıyla ilgili. Barış karşılığında Türkiye içinde Kürtlerin itirazsız bir topluluk olması istenebilir. Ama Kürt hareketinin geleneği itirazcı bir gelenek ve bunun yeni bir yorumuyla demokratikleşmenin kolaylaştırıcısı olması mümkün olabilir. Siyasi gelenekten yol alan bu arzu var ama barışın demokratikleştirici bir içerik kazanması için aynı zamanda ikinci bir aktöre, bir partnere ihtiyaç var. Tıpkı Türkiyelileşme siyasetinde olduğu gibi. Ve bu partner ancak ana muhalefet olabilir.
Diğer taraftan iktidar hâlâ geri dönüş opsiyonunu elinde tutuyor. Yeniden çatışmalı bir döneme dönmemizi engelleyecek bir hale eremedik. Çatışmanın kazandırıcı olacağına inanan bir tavır iktidar cenahında güçlenebilir. Uluslararası alandaki kilitlenme nedeniyle buna açık alan olduğunu düşünebilirler. Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarını umursamayan kısa vadeli otorite sürekliliği tercih edilebilir. Çünkü bir makro planın varlığına dair işaretler görünmüyor. Daha ziyade bekletip, güç dengelerinden çeşitli izinler alıp, kendisi için fırsat aralıkları oluşturup oyunu farklılaştırmayı hedefleyen bir tutum hâkim görünüyor.
Muhalefet ne yapmalı?
Buradan şuraya ilerlemeliyiz. Türkiye’nin parlamenter seçimli geleneği içinde otoriterleşmeye alan açacak bir barış ihtimali gerçekçi değil. Otorite bir yerde çatışmasızlığı sağlayabilir ama bunun getireceği şeye Kürtlerin de barış demesi pek mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin tarihsel geleneği hem Türkler hem Kürtler üzerinde bir güce sahip ve bu güç bundan sonrasında da etkin olacak. Nihayetinde barış süreci ya herkese demokrasi getirecek ya da yeni bir krize açılacak.
Otoriter bir barışın mümkün olduğu siyasi gelenekler buradakinden farklı. Bu nedenle hem Kürt siyasetine hem ana muhalefete demokratikleştirici bir barış için büyük görev düşüyor. Sadece elitler mutabakatını önceleyen bir uzlaşmadansa toplumun siyasi temsilcileri eliyle de olsa müdahil olacağı ve yön vereceği bir barışın imkânları aranmalı. Bu zorlu bir mücadele olabilir. Ama iktidar elitlerinin de razı olmak mecburiyetinde kalacağı bir toplumsal mutabakat zeminini kurmak gerekiyor.
Erdoğan’ın halen devam eden bekleme stratejisi için yararlı bir taktik, Kürt taban ile muhalefetin tabanı arasındaki gerilimi daimî tutmak ve gerektiğinde burada gerilim arttırarak kutuplaşmayı sağlamak.
CHP ise artık toplumsal muhalefetin de yüklenicisi olarak barışçı dilde ısrar ettikçe milliyetçi baskıyı boşa çıkaracak gücü bulabilir ve bu muhalefetin de büyük kısmını kuşatabilir. Diğer taraftan mesela Özgür Özel’in içtenlik tonu yüksek Demirtaş’a dair özrünün arkasından kurultayda “Stockholm sendromu” tarzı çıkışları, sonra bunu revize etse de bir istikrarsızlık oluşturuyor. Bu istikrarsızlık ise barışa dair ilkesel tutum ile milliyetçi muhalif tabanın aciliyet duygusuyla yaptığı baskı arasında kalındığına dair kanıyı güçlendiriyor.
Otoriter bir barışın mümkün olduğu siyasi gelenekler buradakinden farklı. Bu nedenle hem Kürt siyasetine hem ana muhalefete demokratikleştirici bir barış için büyük görev düşüyor. Sadece elitler mutabakatını önceleyen bir uzlaşmadansa toplumun siyasi temsilcileri eliyle de olsa müdahil olacağı ve yön vereceği bir barışın imkânları aranmalı.
CHP kurumsal siyaset düzeyinde barışçı dile zarar vermemeye özen gösterirken toplumsal muhalefet alanını bu dille domine etmekten ziyade, burayı Zafer Partisi gibi milliyetçi partilerin histerik söylemlerine çokça açık bırakıyor. Bu müdahalesizlik ise nihai olarak buradan kendisini kıstıracak bir baskının yükselmesine de imkân veriyor.
Bitirirken iki temel noktaya vurgu yapmak istiyorum. İlk olarak, PKK’nin silahlı mücadelesinin tasfiyesiyle Kürtlerin muhtemel kazançlarından eksilecek hiçbir şey olmadığını görmeliyiz. Çünkü HDP-DEM gibi bir siyasi parti istikrar kazanmışken artık Kürtlerin korunmasında veya hak mücadelesinde silahlı bir hareketin pratik bir yararı kalmamış durumda. Hele kendini feshederek dönüşme failliği yenilgi hissiyatının önüne geçen durum oluşturmuşken.
Diğer taraftan iktidarın Kürtlerle uzlaşma arayışı nedeniyle Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin de kaybedeceği bir mevzi ve partner de yok. Hatta bu uzlaşma nedeniyle seçimli bir sistemde herhangi bir taraf için sonuç belirleyici bir durumun oluşması da pek mümkün değil. Öyle ki AKP’nin yavaşlığının bir nedeni de çeşitli ölçmelerinin arzuladığı sonucu vermemesi. Bu durumda muhalefetin silahsızlanma öncelikli uzlaşma denemesini bir otoriter konsolidasyon imkânı olarak düşünmesinin ve tedirgin olmasını gerektirecek bir durum görünmemektedir.





Bir Cevap Yazın