Faili Müphem Bir Teklif: “Müslüman-Sosyalist-Feminist Siyaset ve Türkiye’nin Üç Kutbu” Yazısına Bazı Eleştiriler

BEDRİ SOYLU

Arkadaşım Fuat Kına emekveadalet.org’da “Müslüman-Sosyalist-Feminist Siyaset ve Türkiye’nin Üç Kutbu” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazı için, başlığındaki cüretkarlıktan bile, kurucu bir metin ve teklif olma iddiasını taşıdığını söyleyebiliriz. Bu nedenle yazının ciddiye alınması gerektiği kanaatindeyim. Siyasal bir teklif/çağrı anlamı taşıyan metinler pek de kolay ortaya konulan türden yazılar olmazlar. Bir odaklanmayı, gelecek projeksiyonunu ve toplumsal arzuyu taşıdıkları için gündelik yazı ritmi içinde düşen ve daha çok haber ve kısa yorumlar barındıran metinlerden önemlidirler.

Fuat Kına bu anlamda dikkate değer yazılar kaleme aldı. Özellikle “Müslüman sosyalizm” meselesi üzerine tartışma açıcı metinler üretti. İyi ki de bunu yapıyor. Çünkü teorinin ve ütopyanın neredeyse hiç tartışılmadığı bir zamandan geçiyoruz ve ütopyası olmayan bir dünyanın ve bir fikir aleminin hiçbir heyecan yaratıcı tarafı yoktur. Ütopya ve eşitlik arzusu bitince hayatın kendisi de boşluğa düşüyor/dönüşüyor. Biraz da olsa “dünyanın kirletilmez bir inatla döndüğüne” inanıyorsak bu böyle. Diğer türlüsü karanlığa teslim olmak anlamına gelir. Dünyanın her yerinde artan intihar oranları, derinleşen kapitalizme rağmen etkisi günden güne sönükleşen işçi mobilizasyonları, gerçekten sınıfın çıkarları için siyaset üretmekten çok kendini çaresiz hisseden insanlar için sığınağa dönüşen sözüm ona işçi partilerinin her yerde popülerleşmesi, emek vermekten çok sahneye çıkmayı gözeten lümpen ve günü birlik çıkışların teveccüh görmesi, sermeye temerküzünün derinleşmesine rağmen isyan kültürünün zayıflaması, yükselen sağ popülizmler ve faşizm gibi görüntülerin, ütopya fikrinin “ölümü” ile bir ilgisi var. Kişisel kanaatim ise biraz da Oscar Wilde’ın dediği gibi: “Ütopya içermeyen bir dünya haritasına bakmaya bile değmez.”

Bu yazıda Kına’nın yazısını kritik etmeye çalışacağım. Yazının bazı olumlu tarafları var bununla birlikte eleştiriyi ciddi şekilde hak eden tarafları olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: https://www.invaluable.com/artist/ballen-roger-fl8qq2jxuc/sold-at-auction-prices/?srsltid=AfmBOopMaJ7lQB3XhjAEEY6qrNL059n7eMzRx6IAnM_8-GzVoHCsUUsl

Kerteriz

Her ne kadar post-Marksistlerin hevesle sarıldığı ve liberal uzlaşı siyasetleriyle yakınlaştığı yerde konuşulduğu gibi işçi sınıfı ölmedi ise de sınıf siyasetinin ekseninin kaydığını teslim etmek zorundayız. “Reel sosyalizm”in çöküşü ilan edildikten sonra artık kapitalizmin mutlak zaferi konuşulurken, kol gücüne dayanan işçi sınıfının da düşüşe geçmesiyle birlikte liberaller coşkuyla işçi sınıfının artık bittiği ilan etmişti. Bu durum yeni siyasal atmosfer nedeniyle artan yenilgi psikolojisiyle birlikte, sol için yeni bir siyaset teklifinin gerektiğini öne çıkaran yorumların da artmasına neden olmuştu. Tartışmalar, yapay zekâ ve “endüstri 4.0” gibi gelişmelerle birlikte artık vatandaşlık maaşı gibi uygulamalara geçileceğini ve yeni gelişmelerin çalışma saatlerini çok düşeceğini öne sürerek sınıf siyasetini boşa düşürme gayretlerine kadar vardı. Meselenin bu noktaya gelmesinde çok fazla toplumsal olayın etkisi de var tabi. Geldiğimiz noktada, 68 ayaklanmalarıyla kurumsal/geleneksel yapılara da saldıran yeni toplumsal hareketlerin, dünya savaşları sonrasında artan ulusal kurtuluş hareketlerinin, 70’lerde yükselen “yeni “hakiki” sosyalizm” tartışmalarının, Stalinizme tepki ile büyüyen Maoculuk ve Avrokomünizm tartışmalarının vb. birçok meselenin etkilemeleriyle şekillenen birtakım neticelerle karşılaşıyoruz.  İşçi sınıfı önderliği fikrinden uzaklaşılarak, uzlaşmaz çelişkiyi, Marx’ın eleştirel yorumlarıyla başka eksenlerde düşünmek kaçınılmaz olarak yaygınlaştı. Bu tartışmalar günün sonunda elbette yapılması gereken türden meseleler. Ancak genelde varılan nokta itibarı ile karşımıza çıkan şu oldu: Bu gibi tartışmaları diline pelesenk edenler maalesef bir şekilde, faili olmayan siyasal tekliflere ve liberallerin başını çektiği bir anlamda “umut ticareti”ne de ister istemez hizmet ettiler. Ancak dönüp dolaşıp, Latour’un dediği gibi, nihayetinde “… bir politika geliştirebilmek için size çıkarlarıyla eylem yeteneklerini birleştiren failler gerekir.” (İtalik vurgu yazara ait.) [Latour, sf.72] dediği yerde duruyoruz.

Şunu özellikle belirtmeliyim, ben Marx’ın ortaya koyduğu ve işçi sınıfını meselenin odağına koyan bağlamın cari ve gerekli olduğu kanaatindeyim. Kapitalizm hâlâ işçi sınıfının ürettiğinden çalarak varlığını sürdürüyor. Sermaye birikmek için emeğini ortaya koyanlardan çalmaya devam etmek zorunda.

Güncel bir örnek olarak motokurye işçilerini gösterebiliriz. Örgütlenerek sergiledikleri eylemlerle, otoriterleşmenin derinleştiği ve kimsenin eyleme geçmediği bir zeminde, siyasal atmosferde ciddi etkilere ve işçi sınıfı için anlamlı kazanımlara neden oldular. Sermaye sınıfı maaşlarda iyileştirmeye mecbur kaldı. Kapitalizmin saldırısına doğrudan maruz kalan işçi sınıfı biraz hareketlenince sistemin üstünde yükseldiği masa hemen sallanmaya başlıyor. Rahmetli David Graeber’in “boktan işler” dediği, teknolojinin ve otomasyonun rahatlıkla üstesinden gelebileceği sektörler için çanlar çalıyor evet ama sermayenin çoğalabilmesi için birilerinin emeğini çalması gerekliliği olduğu gibi yerinde duruyor. Marx bu kaçınılmaz görüntünün üreteceği işçi sınıfını ve bu sınıfın örgütlenme gücünü kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını ürettiğini öne sürerek anlamlı bir yerde tutmuştu. Ne sermayenin emek hırsızlığının kaçınılmazlığı ne de kapitalizmi aşmak için işçi sınıfının failliğinin ve önderliğinin gerekliliği henüz çürütülebilmiş iddialar değiller. Artan onca otomasyona rağmen çalışma saatleri grafikleri ve toplam servet içinde zenginlerin sürekli artan sermaye oranları bize çok fazla şey söylüyor. Mesela ülkemiz için çok güncel bir örnek olarak, turizm sektöründe çalışan işçilerin haftalık tatilleri birilerine, onca otomasyona ve teknolojik gelişmeye rağmen, çok fazla geliyor, tatil gününü on günde bire indiriyorlar ve bunun yasal düzenlemesi yapılıyor.

Şu çok açık işçi mobilizasyonlarının sağlanmaması halinde sağ ve/veya kapitalist yönetimler devrilemiyor. Özal’ı koltuğundan eden 89 Bahar Eylemleri’ydi. 68 eylemlerini Fransa için devrimci bir momente dönüştüren Fransız işçi sınıfının da sokağa inmesiydi. 12 Mart 1971’de oligarşiyi darbe yapmaya zorlayan 15-16 Haziran (1970) eylemlerinin ivmelendirdiği hareketlilikti. Bütün bu tarihin, etkilerine bakılarak hâlâ yer yer romantik özlemlerle anılması boşuna değil. Bu gayet de “işçici” bulunabilecek girişi bir kerteriz noktası olarak dursun diye yaptım. Ayrıca faillik meselesine de değdiği için özellikle uzattım. Yazının sonunda yine buraya geleceğim.

Arayışın ve Tartışmanın Kıymeti

Yazının ilk paragrafında Kına’nın öne çıkardığı şu vurgu önemli: “…geniş bir toplumsal zemine temas edebilecek bir siyasal yönelime olan ihtiyaç daha da belirginleşiyor.” Bu ifadenin önündeki ve sonrasındaki vurgular değişebilir. Ancak 60’lardan sonra sol siyasetin en yaygın ortak derdini imlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Örgütlenemeyen ve kitleselleşemeyen sosyalist siyasetler, işçi sınıfı siyasetinin tıkanmaya başladığı yerde farklı gerilimler üzerinden ve Marksizm’e eleştirel tespitler yaparak yol almaya çalıştılar. Bu soruna üretilecek cevaplar toplumdan topluma, dönemden döneme farklılaştı. Ancak Marx’ın temel gerilim alanında fail ve önder olarak önümüze çıkardığı işçi sınıfından bir kaçışın da bu arayışla birlikte sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Faillerin ve düşmanın zamanla muğlaklaştığı ve sömürü olgusunun ve emperyalizmin gerilere atılarak işçi sınıfının ölümünün ilan edildiği süreç, anlaşılır bir ihtiyaçtan, maalesef sol siyasetlerin kitleselleşememe sorunundan da beslendi.

Kına biraz da bu ihtiyacın güncelliğinden, Türkiye için klasik sol ve sağ şemaların artık tam olarak çalışmadığını söyleyerek başlamış. Yaptığı şematik çıkarsama ve varmak istediği siyasal sonuca dair şablon, bana ağ teorisinin önemli isimlerinden Bruno Latour’un Rota, Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız? adlı çalışmasındaki tespitlerini ve yöntemini anımsattı. Latour Trump’ın yükselişi, büyüyen iklim krizi, artan göçmen mobilizasyonu ve Brexit sonrasında Avrupa fikrinin gerilemesi üzerine endişeye kapılan Avrupa solu içindeki tartışmalarla yükselmişti. Klasik şemalar sol siyasetin izahı için yeterli gelmiyordu. Latour sol-sağ gibi tek boyutlu bir karşıtlıktansa iki boyutlu ve muhtelif karşıtlıklarla/tutumlarla anlam kazanan başka bir şemanın konulması gerektiğini önermişti. Burada müsaadenizle kendisinden birkaç alıntı yapmak istiyorum.

“Dolayısıyla sorun Yerküreselliğe yönelimin yarattığı bu yeni maddiliği, bu yeni maddeciliği göz önünde bulundurarak, sınıf kavgalarını daha gerçekçi bir biçimde tanımlamakta yatıyor artık.” [Latour, sf.69]

Latour bu bahsi büyüyen iklim kriziyle birlikte dünyaya ve topluma yönelik artan küresel saldırıya karşı bir yeni tarif arayışını vurgulamak için söylemiş. İklim krizi gibi bir takım farklı gerilim alanlarının ürettiği tepkiselliği de içeren bir sınıf siyaseti gerekiyor demiş. Bu tespitin patriyarka, ırkçılık, emperyalizm gibi kapitalizmden başka gerilim alanları için de kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Latour, siyasetin bu ihtiyacını şöyle vurguluyor: “Sol Partiler haritaları değiştirmeyi başaramazlarsa, zararlı güvelerin saldırısına uğramış bir şimşire benzeyecekler: Onlardan geriye yakmalık bir toz bulutu kalacak.” [Latour, sf.71] Latour güncel duruma dair farklı şemalar yaparak eksen tarifi yapmayı alıntılar yaptığım eseri boyunca sürdürüyor. Kitapta Kına’nın çıkardığı şemayı andıran çok içerik var. Buradan ancak genel yorumlamasına dair küçük kısmını paylaşabiliyorum. Eserin, 2000 sonrası tartışmaları takip için okunmasını öneririm. Buradan Kına’nın yazısına gelirsek, yazı bu anlamda benzerini pek görmediğim bir haritalama ve tarif gayretini ortaya koyduğu için bana Latour’u anımsattı. 

Dünyadaki duruma benzer olarak Türkiye için de eski tek eksenli şemanın yetmediği teslim eden pek yazı okumadım. Bence Kına’nın yazısını oldukça önemli kılan da bu anlamda benzerini pek görmediğimiz bir izah aramasından geliyor. Meselenin adını, sorunu ve talebi açık şekilde ortaya koymaya çalışmak kendi başına çok kıymetli.

İşçi Sınıfına Dair Kısa Bir Not

Yazıyı eleştirmeden önce bir handikap kaynağı olarak işçi sınıfının sergilediği bazı görüntülerden bahsetmeliyim.

İşçi sınıfı dediğimiz olgu, yani oy veren ve siyasal temsiliyeti belirleyen kitlenin büyük kısmı, haklarını ararken sağcı refleksler de sergileyebiliyor. Mesela Türkiye işçi sınıfına mensup olan ve sendikal hakları için mücadele eden bir işçi, pekâlâ maaşının düşmesine ya da kirasının yükselmesine gerekçe olarak gördüğü göçmenlere düşmanlık besleyebiliyor. Ya da Türkiye’de kayıt dışı olarak düşük ücretlerle çalışan ve hakkı yenilen bir erkek Afgan işçi, ülkesinde ikinci bir eş almak için para birikiyor olabiliyor. Ya da milliyetçi bir çevreden çıkan bir işçinin sosyalistçe çıkışlarına şaşırırken Kemalizm olarak kodladığı siyasete dair ciddi antipati besleyebildiğini görebiliyoruz. Kendini sola yazan ama Kemalizm’i sahiplenen gayet mücadeleci olan ve mezhebinden dolayı Sünnilerin baskısının farkında olan bir Alevi işçi, hem göçmenleri hem kendisinden daha az maaş alan taşeron işçileri hem de Kürtleri ikinci sınıf olarak görebiliyor. Elbette bu saydıklarım asla genellenemez ancak bir takım böyle sınıf tutumu görüntüleri var. Bütün bu görüntüler sınıf siyasetine ve kendisine alan bulan ve işçi sınıfının oylarını büyük oranda toplayan sağ siyasete dair birtakım izahlar ve siyaset geliştirmemiz gerektiğini de gösteriyor. Çünkü birleşik hareket eden bir sınıf siyasetine ihtiyacımız var.

Eleştiriler

1- Şemalandırma ve Tavsif

Yazıda ortaya konulan şemalandırma ve tavsifte doğruluk payı olmakla birlikte birtakım eksikler var. Araştırmaya konu olan örneklem Twitter (X platformu) kullanıcıların sergiledikleri tutumlar baz alınarak ortaya çıkmış. Bu bilgi pek de anlamsız değil. Zira birtakım insanların hissiyatlarını gerçekten bu gibi mecralarda ortaya koyabildiklerini söyleyebiliyoruz. Ancak sosyal medya görüntüleri ve performanslarının bizden gizledikleri de var.

Sosyal medyada ortaya konulan personalar “mahcup” tutumları ortaya koyma noktasında cüretkâr olamıyor. Bu durum bazı korkular ve endişeler nedeniyle sergilenmeyen tutumların ve fikirlerden kaynaklanıyor. Türkiye özelinde sosyal medyada din (İslam’ı kastediyorum) düşmanlığı yapmak, Türk ırkını hor görmek, Alevilere karşı nefret suçu işlemek gibi aslında hiç de doğru olmayan tutumları pek göremeyiz. Toplumda ciddi sayıda insanın taşıdığı kimlikler olmaları ve ülkede yaygın linç kültürü ve otoriter bir siyasal atmosferin olması nedeniyle, bazı kesimleri hor görmek hiç de kolay değil. Elbette bazı nefret suçları daha rahatça işlenebiliyor. Gayrı müslimlere karşı sergilenen ırkçılıklar, kitlesel bir karşı çıkış olmadığından biraz da, soruşturma konusu dahi edilemiyor. Aleviler ve Kürtler biraz örgütlü olduklarından kendilerini bundan bir düzeyde muaf tutabiliyorlar. Haliyle karşılaştığımız sosyal medya personaları, gündelik hayatta siyasal alana müdahil olan insanların gerçek tepkilerini tam anlamıyla sunuyor diyemiyoruz.

İkinci olarak ülkedeki siyasetin en önemli belirleyicisi olan toplumun büyük kısmını içeren işçi sınıfının Twitter mecrasında pek de görüntü vermediğini söyleyebiliriz. Her ne kadar kullanıcı sayısı hızla artsa da Facebook gibi işçilerin daha çok varlık ve tepki gösterdiği bir mecra değil henüz. Bu durum ister istemez analizlere konu olan kesimin büyük kitlenin tercihlerini ve yönelimlerini sergileme noktasında yazıdaki tespitlerin derinliğini etkiliyor.

Ayrıca sokakta sergilenebilen birçok performansın sosyal medyaya düşmeyebiliyor. Mesela 2000’lerin başında Kürdistan’da Kürt siyasetinin bazen otoriter ve baskıcı tutumlar sergilediği konuşulan bir şeydi. Ancak batıdaki Kürt siyaseti görüntülerinin demokratik bir görüntü verme gayretleri de bu dönemde konuşulurdu. Sokağın dinamiği coğrafyadan coğrafyaya bazı farklı görüntüleri pekâlâ üretebiliyor. Sokakta otoriter, sosyal medyada demokrat olunabiliyor hâlâ…

Ya da devletin esiri olmuş dindar Türklerin aile meclislerinde mahcupça sosyalizme yatkın cümleler kurabildiklerini işitebiliyoruz. Ancak bu kesimden birçok insanın linçin yükseldiği momentlerde sessiz ve etkisiz kaldıklarını gözlemleyebiliyoruz.

Ya da sosyalist, ilerici ve seküler bir görüntü veren, Sünni olmayan vatandaşların -bence İslamcılar’ın ülkedeki kirli ve çirkef tasallutu nedeniyle bir düzeyde anlaşılır bu- yer yer yakın dost meclislerinde sergiledikleri İslam düşmanlıkları sosyal medyaya asla düşmüyor, böyle bir tutum nedeniyle bir hapis cezası geleceğini herkes biliyor. Ancak bu gibi açığa vurulmayan öfkeler/kinler siyasal alandaki bütün tercihlerde açıktan belirtilmeyerek, bir şekilde kendine yer bulabiliyor. Baskıcı rejimlerde bu gibi durumlar gayet de anlaşılabilir.

Haliyle salt bir sosyal medya platformundaki mesajlara dayanan veri setine yaslanması analizin ciddi anlamda zayıf taraflarından biri. Bazı şeyleri ancak kahvede, iş yerlerinde ve gündelik hayatın içinden görebiliyoruz. Sonuç olarak bu gibi temayüllerin daha esaslı ve derinden bir araştırmayla konu edilmesi gerekiyor. Sokağın nabzının ve gündelik hayat ritminin de dikkate alınarak değerlendirmesi daha sağlıklı ve net sonuçlar verecektir. Benzer sonuçlar yine çıkabilir ancak siyasal alanda belirleyici insanların tercihlerini daha esaslı bir zeminde konuşabilir olacağız.

2- İslamcılar Nedir?

Yazıda kulağımı tırmalaya ikinci kısım İslamcılar ve Kemalizm arasındaki gerilimle başlayan ve Kürt siyasetinin başarısına değinip, İslamcıların hayallerini Kürt siyasetine kanalize ederek neticelendirilen yorumlardı. Bir Türkiye siyasal dönüşümü anlatısı da taşıyan bu kısımlar ciddi tartışmalı noktalardan ve patikalardan geçerek ilerliyor. Mayınlı arazilerden. Bu kısımda yazının İslamcılık varsayımını eleştireceğim.

İslamcılık kadar çetrefilli ve katmanlara seslenen pek kelime yoktur. Bu katmanlı hal, kavramı hakkıyla tartışmayı çok zorlaştırıyor. Müslümanlık dahil hemen her şeyi İslamcılık’a yazmak mümkün olabiliyor. Bunun mümkün olmaması gerekirken üstelik.

Öncelikle Kına’nın kastettiği ve matah sayılabilecek İslamcılık için bir tarif yapmakta fayda var. Türkiye yakın dönem tarihi için; bu İslamcılık, en başta Düşünce Dergisi etrafında kümelenen ve 70’lerin sonunda ortaya çıkan bir fikir çevresinden ibaretti. Malatya Ekolü gibi bazı arkaik ve lokal görüntüleri de olan kabaca bir teorik odaklanma haliydi. Çoğu kere bu mecrada yazan insanlar geleneksel yorumlar tarafından topa tutuldular. Vahhabi, modernist, batı öykünmecisi gibi etiketlere çokça maruz kaldılar. Bu yaftalarla cebelleştiler. Bu çevrelerin siyasallaşması ise dergi etkisinden ve artan çeviri faaliyetlerinden istifade eden ve Selametçilikten farklı bir siyasal tercihi benimseyen (“Siyasi parti ile bu işler olmaz”, “tarikat çevreleri ile olmaz”, “sistem dışı bir alanda hareket etmek gerekir” vb.) gençlerle oldu. Bir takım öğrenci çalışmaları ile birlikte 90’lara kadar gelindi ve bunlar bir gençlik kadrosu olsalar bile cemaatsel ve kitlesel bir mahiyete pek erişemediler. Geleneksel kodlara karşı ve bir düzeyde bunlara rağmen olmaları hem dünyayı tartışabilmelerine hem de güncel tartışmalarla yüzleşme dertleri ister istemez sola yakın istidatları güçlendirdi. Eşitlik arzusunu bir düzeyde sahiplenen bu istidatlar dikkate değer bir “İslamcılık” görüntüsü sunmaya yaradı. Kürt Meselesi’nde, demokratikleşmede, kadın-erkek eşitliği taleplerinde, anti-emperyalist bir tutum alışta bazı “beklemedik” tercihler ve söylemler ortaya konuluyordu. Ancak bütün bunların kumdan kaleler olduklarını ve temennilerden öteye gitmeyen şeyler olduğunu, bu gibi talepleri sahiplenenlerin fevkalade azınlık olduğunu AKP iktidarı kendini tahkim ettikçe yakinen gözlemledik. Gerçi hoş Düşünce Dergisi gibi mecralara dinamizm katan bazı önemli yazarların hâlâ müesses nizama ve dünya sistemine karşı konumlanmaya devam etmeye çalıştıklarını da söyleyebiliriz. Lakin galatı meşhur olanın kapladığı bulutsu alan o kadar hegemon ki artık yaşları gereği yeni cümleler de kuramayan yazarların haysiyetli tutumları dikkate değer bir siyasal görüntü sunmaktan çok uzak. Neticede makbul/matah yorumlamayla İslamcılık terkibi çok zayıf ve azınlık olarak kalıyor.

İslamcılık kavramının matah bir görüntü sunamamasının tek sebebi sadece anaakım kitlenin “gerçek İslamcılık”tan uzaklaşması elbette değil.  Kelime anlamıyla ve tarihte ona yüklenen anlamlarıyla, “literally” İslamcılık kavramı birçok sorunu bünyesinde zaten taşıyor. İslamcılık en basit tarifle dünyayı yönetme hakkını Müslümanlara mahsus kılmaya çalışan bir siyasal talep demek. Bu anlamı bulmak için herhangi bir ansiklopediyi açıp bakmanız yeterli olur. Hal böyle olunca Müslümancılık ve Müslüman-üstüncülük yapmaktan mürekkep bir siyasal teklifin eşitlik talebi olan bizleri götürebileceği bir yer olduğunu söyleyemiyoruz. Yani Kına’nın öne çıkardığı gibi hayalleri anlamlı olan matah bir İslamcılık zaten mümkün değil. Neticede İslamcılık böyle bir şey olunca, geleneksel kodları sahiplenmek adına kendisine 2000’lere kadar asla İslamcı demeyen Selametçiler için de Fetullahçılar için de tarikat çevreleri için de İslamcı kelimesini kullanmak sözlük anlamına aykırı bir durum yaratmıyor.   

İslamcılık’ın aynı zamanda bir Müslüman-üstünlükçülük olması, İslamcıların, müesses nizamın (yani Kemalizm’in) Müslümancılığı ile çatışmayan hallerini de sisteme hızla entegre olabilme kabiliyetini de açıkça ispatlıyor. Çünkü Mustafa Kemal Paşa Türkiye’yi Müslümanların yönettiği bir ulus olarak teşekkül ettirdi ve bu durum İslamcıların (Selametçiler, Fetullahçılar, tarikatçılar, entelektüel kadrolar vb. hepsinin) AKP ile birlikte sisteme hızlıca entegre olabilmesinin en açık nedenidir. Kemal Paşa’nın bazı dindarlık görüntülerini dizginlemesi ve seküler bir takım hukuku, hazmedilmemiş olmasına rağmen topluma uygulaması bile bir İslamcı-Kemalist çatışmasının yapaylığını ortadan kaldırmıyor. Yöneten kesimin Müslümanlardan oluşması gerektiği kuralı fiilen işliyor. Hatta öyle ki Alevi birinin bugün bile Cumhurbaşkanı olması imkânsız görülüyor, adı konmamış bir kural bu. Devlet zaten İslamcı olarak teşekkül ettiği için, en okur yazarından en taşralısına kadar Müslümanları üstün gören zevatın iki memurluğa, üç-beş ihaleye, akademide bir koltuğa yelkenleri indirmesi kaçınılmaz bir sonuç oldu ve böyle de sürecek gibi duruyor.

Kına’nın belirttiği gibi bir İslamcı hayal varsa bu Hakan Albayrak’ın bir programda Erdoğan’ın yüzüne “benim hayal ettiğim her şeyi gerçekleştirdiniz” gibisinden ettiği lafın konusu olan hayaller olabilir. Her ne kadar yüksek bir profil olmasa da Hakan Albayrak günün sonunda yalaka kategorisinde sayamayacağımız bir İslamcı profil. Yani bence Kına’nın dediği gibi İslamcıların “yitik hayallerini” Kürt siyasetinden çok Erdoğan yeteri kadar yerine getirdi. Erdoğan bu kabiliyetini sürdürmeye hâlâ muktedir görünüyor üstelik, bunun ispatını AKP siyasetinin atabileceği olası pozitif adımlara (Kürt meselesinde barış gibi) koşar adım, elinde tuzlukla, övgüler dizen mebzul miktarda sözümona muhalif İslamcıların yazıp çizdiklerinden anlayabiliyoruz. Böyle işlere çabucak heyecanlanıveriyorlar.

3- Üçüncü Yol, Kürt Siyaseti mi?

Kına’nın yazıda belirttiği üçüncü yol olarak Kürt Siyaseti vurgusuna dair de eleştirilerim var. Türkiye’de gelişen Kürt siyasetinin tarihi bir yazının hacmini fazlasıyla aşar. Bu nedenle kısa bir özetle Kına’nın kabulünden başka bir yorumu öne çıkaracağım.

Türkiye’nin Kürt Meselesi dünyadaki birçok ırkçılık görüntüleriyle ortak tarafları taşımakla birlikte hem kültürel hafıza hem tarih hem coğrafya hem de Kürtlerin karakteri gereği ciddi farklıklar barındırıyor. Kürtlerin beş parçaya bölünmüş yapısı ve bu durumun yarattığı gerilimler ve siyasal görüntüler de denkleme girince meseleyi konuşmak ister istemez uzuyor. Kürtlerin asaletinin iki görüntüsü var, biri inatları diğerleri de cömertlikleri. Bu iki kod bize Kürt siyasetinin da karakterine işleyen bazı karşılıklar veriyor. Kürtler bu ülkede hak etmedikleri halde ikinci sınıf vatandaşlık olarak görülmenin ablukasını kırmak için bazı refleksler sergilediler ve günün sonunda biraz da inatları nedeniyle başarılı oldular. Mecburen sistemin saldırıları karşı konsolide olup bir arada hareket etmek zorunda kaldılar. Kürt siyasetinin bazılarınca yere göğe sığdırılamayan teorik kabiliyeti de bu saldırı mekaniğinin bir neticesi olarak karşımıza çıktı.

Evrim teorisinin izahını yapanların tek hücreli canlılardan çok hücreli canlı yapısına geçişe dair bir deneyleri var. Birbirlerinden beslenmeyen ve doğal olarak çoğalan tek hücrelilerin bulunduğu bir kabın içerisine, bu tek hücrelilerden beslenen bir virüs atılır. Saldırgan bir tepki veren virüse karşı bu hücreler savunma pozisyonuna geçip kapanırlar ve çok hücreli bir canlıymışçasına virüsü yenmeye çalışırlar. Virüsü etkisi hale getirdikten sonra tek hücreli olarak takılmaya devam ederler. Bilim insanları bu virüs saldırılarının kesilmemesi nedeniyle çok hücreli canlı refleksi vererek kümeden bazı hücrelerin uzmanlaşmasının başladığını ve bir süre sonra virüs ortadan kaldırılsa bile tek hücrelilerin eski tekil hallerine dönmediğini söylüyor. Tek başına savunmasız kalmak ister istemez bir arada ortak hareket etmeyi dayatıyor.

Kürt hareketinin siyasal hikayesi ve mevcut çeşitliliği, tek hücreli kalınca savunmasızlaşan canlıların ortak sergilediği reflekse benziyor. İster istemez zamanla bu çeşitliliği bir arada tutabilir olunca teoriler ve örgütlenme pratikleri sürdürülebilirlik gözetilerek şekilleniyor. Neticede güçlü bir teorileri olduğundan ya da tekil olarak çok kabiliyetli olmalarından ziyade zorunlulukların bir ürünü olarak mevcut güçlü formuyla karşımıza bir hareket çıkıyor. Eğer sistemin, sistematik baskısı azalırsa ve barışla birlikte bir normalleşme hali ortaya çıkarsa, bir düzeyde bu konsolidasyon motivasyonunun düşeceğini rahatlıkla öngörebiliriz.

Bütün bunları hem kadınların önderleştirilmesine olanak sağlayan bir siyasal kültür oluşturmasını, hem bölgede Sünni’sinden Alevi’sine, Yezidi’sine Şafi’sine hemen her kesimden oy ve destek alabilen bir yapıya sahip olmasını hem de yoksul kesimlerin siyasete katılımın sağlama kabiliyetiyle birlikte söylüyorum. Kabul, bunlar günün sonunda hiç de az ve kolay işler değil. Ve hareket muhtemelen de Türkiye’de yaşayan Kürtlerin çoğunluğun desteği alınmasaydı çok rahatlıkla ezilebilecekken böyle konuların üstesinden gelebildiler.

Evet Kürtler zayıf da olsa bir üçüncü yol olabildiler belki ancak bu sadece dar çevrelerin oylarını almaktan ibaretti. Ancak hâlâ günün sonunda Kürt halkının failliğiyle şekillenen bir siyaset olarak büyük bagajları taşımak zorunda olan bir siyasetten bahsediyoruz. Türkiye’de eğer dönüştürücü bir üçüncü yol olacaksa Sünni Türk işçinin de paydaş olduğu bir siyasal hareketlenme ile bu mümkün olabilir. Kürt siyasetini bir üçüncü yol olamaması teşekkül mekaniği ve bagajları nedeniyle Sünni Türk’ün kitlesel desteği alamayacak olmasından dolayı mümkün değil.

Durum böyle olunca bir zorunluluk gereği tercih edilen ve siyasal alanda bir düzeyde iş gören radikal demokrasi teklifinin gerçek bir başarısından söz edemiyoruz. Kürtler radikal demokrasi teklifine mecburdu ve bu mecburiyeti de anlamlı kılan bir siyasal atmosfer vardı. Eğer bir teorik başarı hikayesi yazılacaksa bu ancak siyasal atmosferin baskıcılığına yazılabilir. Çünkü bütün uzlaşmaz hallerine rağmen Kürt zenginleri de Kürt yoksulları da aynı siyasal potaya akabildi. Normal koşullarda sosyal demokrat talepleri olan hiçbir radikal demokrasi partisinin böyle bir başarısı olamaz.

Özetle Kürt siyasetinin hem anormal koşulların ürettiği bir geleneği olması hem de normal koşulların yaşandığı hiçbir ülkede devrimci bir başarı gösterememiş olan radikal demokrat siyasetlerin yarattığı ve yaratacağı hayal kırıklığı nedeniyle gerçek anlamda bir üçüncü yol olma şansı yok. Normal bir siyasal atmosferde Türk işçilerin oylarını bırakalım, Kürt işçiler bile büyük oranda başka siyasi arayışlar içine girecektir.

4- Bazı Antagonizmalar(!) Üzerine

Yazının varmak istediği terkibe (Müslüman-Sosyalist-Feminist) gelene kadar bir düzeyde tarihsel ve bir düzeyde güncel fotoğrafları görece daha uzun olarak okuyoruz. Varılmak istenen noktayı destekler argümanlar için delillendirme gayretleri görmemize rağmen varılan yerdeki kavramlara dair detaylı bir hikâyenin örülmediğini fark ediyoruz. Bu hızlı geçiş, yazının zayıf taraflarından birisi. Zira bir siyasal çağrı ve tabir yerindeyse “kimlik” anlamı taşıyan bir noktanın daha incelikli işlenmesini beklemek hakkımız. Bu üç kavram için de önemli yoğunlaşmalar gerekiyor. Eleştirinin bu kısmında bu eksik kalan yoğunlaşmanın yarattığı handikaplara daha çok değinmeye çalışacağım.

Yazı en başından seküler-dindar kimlik çatışması ve antagonizması varsayımı ile şekilleniyor. Öncelikle bu varsayım bence doğru değil. Tarihe ve sosyolojiye baktığımızda, dinî olan ile seküler olanın bir uzlaşmaz çelişkisinden daha çok, bir konuşmasından bahsedebiliyoruz. Sekülerizm kabaca dinî dünyanın, kimliklerin ve ırkların yarattığı tartışma kültürünü ve ortaklaşmayı öldüren karmaşa içinde dinî dünyadan referanslarla birlikte şekillenen, tarihi hafızanın ve toplumun ürettiği bir uzlaşı zemini. Kaba haliyle basitleştireyim, konuşma zemininden başka bir şey değil. Türkiye özelinde bir “tepeden inmecilik”ten ve “hazmedilmemişlik”ten bahsedebiliriz lakin meselenin geneli için bu görüntünün dünyada bir istisna teşkil ettiğini hem İslamcıların hem de dindarların çok hızlı bir şekilde “seküler dünya”da uzlaşabilmesinden anlayabiliyoruz. Bununla birlikte seküler dünyanın normlarını sonuna kadar benimsediği varsayılan insanların oldukça dindar görüntüler sergileyebildiklerini söyleyebiliriz. Politik bilinci yüksek ve fevkalade azınlık olan, haliyle oy havuzunda belirleyiciliği pek de büyük olmayan sol-seküler çevre için elbette başka değerlendirmeler yapılabilir. Açıkçası bence buna kapladıkları alan nedeniyle gerek bile yok. Yani bir çatışmadan çok bir konuşma ilişkisinden daha çok bahsedebiliriz. Haliyle yazıdaki varsayımın (uzlaşmaz çelişki) bizi pek bir yere taşıyamayacağını söyleyebilirim.

Ayrıca yazıda karşımıza çıkarılan bir başka “uzlaşmaz çelişki” olan “Kemalizm versus İslamcılık” ile “sekülerizm versus dindarlık” aynı şeyler değiller. Karşı çıkılması anlamlı olan Kemalizm için müesses nizamın korunması gayreti demek daha doğrusudur. Yani Kemal Paşa’nın fotoğrafı, bayrağı vb. şeyleri demokrasi mücadelesi için sahiplenmek, ancak müesses nizamı sahiplenmekten başka motivasyonlarla izah edilebilir. Meselemiz eğer müesses nizam ise Kemalizm ve İslamcılık gayet iş birliği içinde olan ve AKP-MHP ittifakıyla her gün maruz kaldığımız bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bu antagonizmanın anlamsızlığının en somut başka bir ifadesi AKP-MHP iktidarının gayet uyumlu birlikteliğidir.  

5- Müslüman Sosyalist Feminist, Derken?

Bu kısımda yazıda detaylı açılmamış olsa da yazının vardığı terkibi, “Müslüman-Sosyalist-Feminist” siyaset bağdaştırmasına dair eleştirilerimi yazacağım.

Kına MSF siyasetini teorik bir hattan çok ahlaki bir tutum olarak İslamcılıktan bir farklılaşma şeklinde değerlendiriyor. İslamcılar için din bir kimliksel aidiyetken, MSF siyaseti bir tutum olarak kodlanıyor. Sonrasında MSF’nin M’sini bir sıfat derekesinde konumlandırıyor. Buranın biraz deşilmesi gerekir.

Bu tarif bir düzeyde anlaşılır lakin dini benimseyenler için bir öznelikten bahsedebilirken sıfat derekesindeki bir Müslümanlık için öznelik ortadan kayboluyor. Sıfat olarak konumlandırılan bir Müslümanlığın ayrıca bir tutum teklifi de kalmıyor. Müslümanlık salt bir sıfat haline gelince bütün omurgasını kaybediyor. İslam birtakım tutumlar teklif etmesi/dayatması yanında bir muharrik olarak da müntesipleri için anlamını koruyor. Müslüman olan birisi dünyanın eşitlik ve adalet doğrultusunda değişmesi için de mücadele eder. Allah’ın boyası ile boyanmak böyle bir ütopyanın ifadesidir. Ancak bu siyasal arzu görüntüsü İslamcılıkla kolayca karıştırılır. Basitçe Müslümanlığın bu arzusunu İslamcılıktan ayıran şey, eşitlik talebi olan bir Müslüman’ın Müslüman-üstünlükçü olamamasından kaynaklanır. İslamcılar Müslümanların üstünlüğünü siyasete tahvil etmeye çalışırken Müslümanlık böyle maliyetsiz kazanımları ve eşitsizlik hallerini hazmetmemeyi salık verir. Salt sıfat olmayan, ahlaki bir tutumu öne çıkaran ve harekete geçirici bir olgu olan Müslümanlık, Müslümanların üstünlüğünü dinî kimliğe yaslanarak savunan İslamcılıktan çok farklı bir siyasal görüntü sunar/sunmalı.

İkinci olarak MSF terkibinin bileşeni olan “sosyalizm” üzerine bazı soruları öne çıkaralım. Yazı sosyalizmin bir tarifini yapma gayretine hiç girmiyor. Vardığı çıkarım nedeniyle kurucu bir metin olma iddiası taşıyan bir yazının kısaca tarif etme maksadını en azından bir düzeyde göstermesi gerekirdi. Bu eksik kalmış. Sosyalizm kavramının dişe dokunur bir tarifi ciddi bir yazı boyutunu gerektirir elbette ancak şahsen yazıda nasıl bir sosyalizm arzulandığına dair kısa da olsa bir gönderme, vurgu aradım. Kavramın yükü büyük ve 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda radikal dönüşümler geçiriyor. Sosyalizme yüklenen anlamlar ciddi şekilde değişiyor. Kavramın dönüşümünü aktarmaya ve açmaya elbette bu yazı yetmez. Lakin -her ne kadar yazar nasıl bir sosyalizmi kastettiğini söylememiş olsa da- neden sosyalizm kavramına soru işaretiyle yaklaştığımı özetlemeye çalışayım.

Modern anlamıyla sosyalizm için kalkınmacılık vaadi olan ve “reel sosyalizm” ile somut bir görüntü sunan bir siyaset biçimi diyebiliriz. Kimse “sosyalizm”i duyunca basit anlamıyla “toplumcu” bir siyaset talebi çıkarımını yapmıyor artık. Kavram setinin taşıdığı çatışmaları ve anlaşmazlığı da farklı tarifleri öne çıkarmaya çalışan tartışmalarda rahatlıkla görüyoruz. Ancak günün sonunda ve çok büyük oranda, Arif Dirlik’in kalkınmasalcılık dediği, kalkınma olgusunu putlaştıran ve hâkim kapitalizme karşı bu argümana sarılan bir “devletçi kapitalizm”e eşdeğer bir yerden öteye geçemediğini görüyoruz. Üretim araçlarının kapitalizme alternatif bir kalkınma modeli sunarak devlet kontrolüne geçmesini arzulamak gibi değerlendirilmeyen bir sosyalizm vurgusu artık neredeyse yok. Eğer farklı bir “sosyalizm” tarifi varsa bunu ayrıca görmeyi beklerim. Sonuç olarak SSCB yıkılırken bu kavram, yüzyılın başında ona yüklenen anlamların çok dışında bir olgu haline gelmişti çoktan. Biraz da bütün bu tartışma ve tarih yükü nedeniyle bu kavramdansa “komünizm” kavramını tercih ederim. Komünizm hâlâ tam anlamıyla ulaşılabilmiş bir siyasi proje olmadığı ve kirletilemediği gibi hem ahlaki hem de politik bazı tutumları dayatıyor. Yani ben olsam MSF yerine MKF (Müslüman-Komünist-Feminist) demeyi tercih ederdim.

MSF terkibi içindeki “feminizm” kavramı için de kısaca bir şeyler diyebilirim. Her ne kadar ilk dönem Marksistleri tarafından pek de sahiplenilen bir kavram olmasa da, bu kavram hem kadınların mücadelelerinin birikimi hem kapitalizmle ilişkili olmakla birlikte kadim bir sömürü ve eşitsizlik ilişkisinin siyasetini imlemesi hem siyasal alanda birtakım failleri öne çıkarması hem de dünyanın yarısını doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle tartışmaya kapalı bir vurgu olarak, eşitlik arzusu taşıyan herhangi bir siyasal teklif için olmazsa olmaz bir yerde duruyor.

Feminizmin böyle bir terkip içinde olması anlamlı ancak nedeni daha detaylı izahlara muhtaç. Ve bu izahın da kadınların önderliğiyle/öncülüğü ile yapılması gerekir. Yazı sadece kadın mücadelesinde kapladıkları yer itibarı ile Kürt siyasetini övmekle ve kapanış paragrafındaki mücadele hafızasını öne çıkarmakla yetinmiş. Uzun soluklu cümleler kurabilmek için bu kısalıkta bir değini yetersiz kalır. Kavramın Müslümanlıkla ve “toplumcu” bir siyasetle ilişkisinin ve yazarın öne çıkardığı gibi “gerekli birlikteliğinin” izahı, özellikle kendisini Müslüman olarak tanımlayan dindar kamuoyu için de oldukça önemli. Çünkü Müslümanlar için kavramın etrafındaki gürültüden sebep böyle bir terkibi hazmetmek biraz meşakkatli olabilir.

Sonuç Yerine

Yazıda kadın hareketi ve mobilizasyon kabiliyetini Kürtlerin müdahilliğinden/failliğinden alan Kürt hareketi hariç siyasal alana katılan faillik görüntülerini görmüyoruz. Müslümanlık bir sıfat olarak kodlanıyor ve Müslümanların failliği öne çıkarılmıyor. Bununla birlikte işçi sınıfı, bir fail olmaktansa emekçiler ve ezilenlerle birlikte kendileri için mücadele edilen insanlar olarak önümüze çıkıyor. Yazıdaki en büyük teorik handikaplardan birisi bu failsizlik görüntüsüyle karşımıza çıkıyor. Her ne kadar yazıda bir sosyalizm tarifi olmasa da, sosyalizmin benimsenen bir şey olması bir düzeyde bu boşluğu ortadan kaldırabilir denebilir ancak tam olarak öyle olmuyor. İşçi sınıfının silikleştiği ve failliğini kaybettiği bir sosyalizmden kimseye hayır gelmez. Bunun dışında böyle bir yönelim temelde Marksizm’den uzaklaşmak ve faillik kurumunu hem teoride hem de pratikte hızla muğlaklaşan yeni toplumsal hareketlere yaklaştırmak anlamına gelir. Maalesef bu gibi siyasetlerin çok denendi ve son 20-30 yılda ürettiği başarısızlıklarından başka bir bakiye elimizde yok. Bugün çok daha fazla işçiciliğe ihtiyacımız var.

Burada yazının en başında kerteriz olarak öne çıkardığım vurgulara dönüyorum. İşçi sınıfının önder/paydaş/fail olmadığı hiçbir hareket bir siyasal ve toplumsal dönüşüme hizmet etmez, edemez. Yazının işçi sınıfının failliğini öne çıkarmamasının alt metninde maalesef bu gibi görüntüler var. Yazıda üçüncü yol olarak iki kere vurgulanan Kürt hareketinin yeni “hakiki” sosyalizm tartışmalarının bir neticesi olarak siyasi yöntem kataloğuna dahil edilen, günün sonunda -siyasal atmosferin dayattığı bir zaruretin gereği olarak olsa da- sola en yakın liberalizm olarak adı konulan radikal demokrasi teziyle siyaset yapması da metindeki sınıfsız “sınıf mücadelesi” görüntüsünün bir ispatı gibi duruyor. Müslümanlık, kadın hareketi, dinsel ve ırksal aidiyetler vb. her olgu siyasete katılım için önemlidir lakin bunları bir arada tutabilecek tek anlamlı faillik hâlâ işçi sınıfıdır. Marx hâlâ haklıdır. Maalesef Kına’nın yazısı, bu anlamda Marksizme saldıran teorik argümanlardan çokça esinlenen bir yazı olmuş.

Biraz da bu saldırıları betimlemek için burada Ellen Meiksins Wood’dan şöyle uzun bir alıntı yapmak istiyorum: “Sosyalist projenin sınıfsızlaştırılması, sosyalist hedeflerin yeniden tanımlanarak artık sınıf olgusunun ortadan kaldırılmasıyla özdeşleştirilmeyecek hale gelmesini ifade etmekle kalmaz, toplumsal ve tarihsel süreçlerin materyalist çözümlemesinin reddedilmesini de ifade eder. Tüm bu argümanların mantığı, açıktır ki, toplumsal yaşamın kuruluşunda maddi üretime en fazla ikinci dereceden bir rol verilmesini gerektirir. Belirli bir sınıfla olan bağları koparılan sosyalist proje, kimliği, birleşme ilkeleri, amaçları ve kolektif eylem kapasitesi bir takım özgül toplumsal ilişkilerden ya da çıkarlardan kaynaklanmayıp bizzat politika ve ideoloji tarafından oluşturulan toplumsal kolektivitelerde –“halk ittifakları”nda- yeni bir yere oturtulmaktadır.”  [Wood, sf. 23-24]

Kına maalesef politikayı sınıfa yayma gayretinden yola çıkarak, işçi sınıfının failliğini ve ekonomik gerilimi kenarda tuttuğu için meseleyi kapitalizmin ve patriyarkanın saldırısına maruz kalan insanların failliğinden uzaklaştırarak “söylem yoluyla kurulmuş” ve belirsiz çoğul öznelere münhasır bir yere getiriyor. Her ne kadar adına sosyalist dese de daha çok demokratik bir mücadeleyi ister istemez failsiz ve belirsiz öznelerin sahiplenebileceği bir yerden kuruyor.

Failleşme, ifadesi her ne kadar kulağı tırmalasa da bir çıkar uyuşmazlığından beslenir. Faili tarif ederken kapitalizmle ve sömürü ilişkileriyle uzlaşamayacak birtakım insanları belirtebilmek gerekir. Marx işçi sınıfının failliğini öne çıkarırken kapitalist birikimin oluşması için gerçekleşmesi kaçınılmaz olan emek hırsızlığını, meta-para-meta dönüşümünü anlattığı Kapital’de ortaya koymuştu. Marksizmin teorik gücünü bu aksi hâlâ ispatlanamamış olan antagonizmadan alıyor. Marksizm’e saldırı anlamı taşıyan birçok post-Marksist yorum ve yeni sosyalizmler tartışması bu hakikati ya teorik olarak güdükleştirmeye ya da yok saymaya meyilli oldular. Maalesef Kına’nın yazısında da benzeri yorumların izleri var.

Mesela yazı boyunca herhangi bir çıkar uyuşmazlığının resmi ortaya konulmuyor. Haliyle siyaseti yapması için tarifi çıkarılmaya çalışılan ahlaki tutumun taşıyıcılarının kimler olacağını anlayamıyoruz. MSF olan birinin ahlaki tutumu kapitalizmin yıkılmasına nasıl hizmet etsin ve sistemi taşıyanları nasıl rahatsız etsin? Yazı bize bunu anlatmıyor. İşçi sınıfı birleşerek örgütlenince kapitalist sistemin bundan rahatsız olduğunu ve olacağını pekâlâ biliyoruz. Kına’nın yazısında ortaya çıkan çoğul ve pek belli olmayan öznelerin örgütlü hali ise ancak Kürt siyasetine dahil olmakla anlamlı bir yere varabilir oluyor. Bu öznelerin kimler olduğu da açıkça belli olmuyor.

İçinde debelendiğimiz siyasetsizlikten bir çıkış için fikirler ve yollar geliştirmek mutlaka gerekiyor. Emek ve Adalet Platformu gibi heyecan yaratma kabiliyeti ölmemiş ve varlığı siyaset alanında anlamlı kalmaya devam eden bir gayretin bunu mesele etmesi de gerekir. Ortaya konulacak şeye muhtelif isimler verilebilir, bazı ahlaki tutumlar öne çıkarılabilir, lokal kodlar bu isimlendirmenin ve tarifin içine dahil edilebilir. Lakin işçi sınıfından uzaklaşıldığında, ekonomik gerilimin ve sömürünün çarpıcılığı gözden kaçırıldığında, faillerin silikleşmesi durumunda ortaya konulan pratiğin 2000’lerden sonra karşılaştığımız yenilgilerden birine dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

Radikal demokrasi teklifiyle birlikte sol-popülizm ile siyasal alanda bir hareketlenme yaşayan Syriza, Podemos, Momentum (Corbyn’i destekleyen ve parti başkanı yapan gençlik örgütü), Frente Amblio (Şili’de Gabriel Boric’in mensup olduğu ve temsil ettiği sol ittifak) gibi yenilgiler ve hayal kırıklıkları önümüzde duruyorken ve ülkemizde bir benzerini hayata geçirmeye çalışan HDP projesi çoktan miadını doldurmuşken, bir benzerine tekrar müşteri olmanın pek bir rasyonelliği yok. HDP sonrasında ise TİP gibi daha çok sekülerlik iddiası taşıyan ve yukarıdakilere benzer olan nafile denemeler hâlâ var.  TİP’in milletvekili düzeyinde temsili olmasına rağmen cari siyasette hiçbir politik ağırlığı yok. Bununla birlikte Türkiye’ye mahsus Kürt Meselesi nedeniyle, Kürtlerin inatlı desteğiyle sistem tarafından mecburen muhatap kabul edilmiş olan DEM Parti gerçekliği sahnenin merkezinde yer almayı sürdürüyor. Olur da ülke biraz normalleşirse belki yeni bir yeni HDP projesi teklif edebilirler ancak dünya genelinde ve Türkiye’de işe yaramazlığı ve başarısızlığı kanıtlanmış bir başka çoğulcu radikal demokrasi girişimini, Türkiye işçi sınıfı neden tercih etsin? Ya da daha iptidai bir soru soralım, işçi sınıfı kendi failliğini ve müdahilliğini paydaş görmeyen bu retorik ibaret siyaseti neden taşısın? Kürt işçiler Kürt siyasetini bir şekilde taşıyabilir peki Türk işçiler sol görünümlü bir liberalizme neden müşteri olsunlar?

Son olarak Kına’nın yazısı anlamlı bir girişim ve bu girişim için gayrete devam etmek gerekir ama yazının yer yer açıktan çoğu kere de alt metinde işaret ettiği siyasal hat çoktan mefta. Yazının küçük hacmine bakarak yaptığım çıkarımlar böyle. Ancak MSF, sınıf siyasetini, her kesimden işçinin failliğini, birleştiriciliğini ve önderliğini bir şekilde bütün hücrelerine katabilirse Türkiye özelinde devrimci bir siyasal teklif için çığır açıcı olabilir.

Bazı Kaynaklar:

Bruno Latour, Rota, Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız?, Kolektif Kitap, Şubat 2019, İstanbul

Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış, Yeni “Hakiki” Sosyalizm, Yordam Kitap, Ocak 2011, İstanbul

“Faili Müphem Bir Teklif: “Müslüman-Sosyalist-Feminist Siyaset ve Türkiye’nin Üç Kutbu” Yazısına Bazı Eleştiriler” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin