Yıkım ve İnşa Arasında: Kadınların Yeniden Üretim Emeği ve Barış Mücadelesi

BAHAR KILINÇ

Kapitalizmin tarihine baktığımızda savaşın yalnızca tesadüfi bir vaka olmadığını, aksine sistemin devamlılığını sağlamak için kurgulanmış bir zorunluluk olduğunu görebiliriz. Yeni pazarlar yaratma, yeni sömürgeler fethetme, kaynakları denetleme ve sermaye birikimini sürdürme ihtiyacı, savaşı kapitalizm için kaçınılmaz kılar. David Harvey’in “birikim için yıkım” olarak adlandırdığı bu döngü, savaşın kapitalist yapıda nasıl yerleşik bir zorunluluk haline geldiğini gösterir. “Yapmak için yıkmak” gerekliliği, yıkımın sonuçlarını en derinden yaşayan grupların görmezden gelinmesine sebep olur. Oysa bu gruplardan biri olan kadınlar, kapitalizm için bir diğer devamlılık aracıdır.

Silvia Federici’nin de belirttiği gibi, kapitalizm sadece fabrikada çalışan işçinin emeğini değil, aynı zamanda onun iş gücünü yeniden üreten emeği de talep eder. Kapitalizmin mevcut ataerkil kurumlarla yaptığı kârlı işbirliği gereği, kadınlar emeği yeniden üreterek işgücünden elde edilebilecek faydayı sermayedarlar için maksimize edecek, aynı zamanda bu emeği ücretsiz biçimde gerçekleştirdikleri için işgücünün maliyetlerini azaltacak ve kapitalist birikime katkı sağlayacaktır. Bir diğer deyişle ev işleri, çocuk bakımı, hastalara ve yaşlılara destek, duygusal emek gibi faaliyetler, kapitalizmin “doğalında” gerçekleşmesini savunarak görmezden geldiği fakat sistemin işlemesi için vazgeçilmez olan faaliyetlerdir ve kadına yıkılmıştır. Kadının yeniden üretim emeği, işçiyi ve işçinin emeğini yeniden üretme donanımıyla toplumsal bir emek halini alır. Nancy Fraser, kültür, ekonomi ve politik örgütlenme gibi unsurların varlığını sosyal yeniden üretime borçlu olduğunu ifade eder. Öyle ki toplumsal yeniden üretim, yalnızca işçiler ve onların hanelerinden oluşan her bir aile kurumu içerisinde icra edilen emekten fazlasıdır, üretim emeğiyle iç içedir. Zira kapitalizm de ekonomik bir yapıdan ibaret değil, aynı zamanda “kurumsallaşmış bir toplumsal düzen”dir.

Norhin Al-Hussein’e ait bir çalışma. [Kaynak: https://www.instagram.com/p/DEaoLc7oZre/]

İnşa edilmiş ve adaletsiz görev paylaşımlarıyla maliyetlerin en aza indirgendiği bu toplumsal düzende savaş, herhangi bir aksama yaratmamaktadır çünkü kapitalizm onun da çaresini bularak barış zamanlarında eve mahkûm ettiği kadınları savaş zamanlarında göreve, fabrikalara çağırır. Bu “yedek işgücü ordusu” sayesinde kadınların yeniden üretim emeklerine ek olarak üretim emeklerinden de faydalanarak çarkını sorunsuz döndürmeye devam eder. Rosa Luxemburg’un “sürekli genişleme” tezine göre, kapitalizmin yeni pazarlar yaratma ihtiyacı, savaşı kaçınılmaz hale getirir. Ancak bu genişleme, erkekleri siperlerde kaybettikçe, kadınları da iş piyasasına ve bakım emeğine daha fazla mahkûm eder. Bu, geride kalan kadınlara yüklenen bilançodur. Savaştan direkt olarak etkilenen kadınlar içinse durum kendini daha derinden gösterir. Savaş, kadınların yeniden üretim emeğini tehdit eder. Kadınlar, savaşın yıkıcı etkilerine maruz kalır; evlerini kaybeder, sevdiklerini yitirir ve göç yollarında hayatta kalma mücadelesi verirler. Ancak aynı zamanda, savaşın yıkıcı etkilerine karşı direnen de yine kadınlardır. Cynthia Enloe, kadınların savaşın “arka cephesinde” mücadele ederken, aslında barışın temellerini attığını belirtir. Kadınlar, savaşın yarattığı yıkımı tamir etmek, aileleri bir arada tutmak ve toplumu yeniden inşa etmek için mücadele ederler.

Silvia Federici’nin de belirttiği gibi, kapitalizm sadece fabrikada çalışan işçinin emeğini değil, aynı zamanda onun iş gücünü yeniden üreten emeği de talep eder. Kapitalizmin mevcut ataerkil kurumlarla yaptığı kârlı işbirliği gereği, kadınlar emeği yeniden üreterek işgücünden elde edilebilecek faydayı sermayedarlar için maksimize edecek, aynı zamanda bu emeği ücretsiz biçimde gerçekleştirdikleri için işgücünün maliyetlerini azaltacak ve kapitalist birikime katkı sağlayacaktır.

Kadınların barışı inşa etme eğilimleri, toplumsal cinsiyet rolleriyle yakından ilişkilidir. Kadınlar, şefkatli, koruyucu ve birleştirici olarak yetiştirilirler. Annelik, kadınlara sadece çocuklarını değil, tüm toplumu koruma içgüdüsü verir. Sara Ruddick, “annelik düşüncesi” kavramını kullanarak, kadınların barışçıl politikalar üzerindeki etkisini analiz eder. Ruddick’e göre, annelik, şiddet karşıtı bir tutum geliştirir ve bu tutum, barış mücadelesinin temelini oluşturur. Diğer yandan kadınların barışçıl tutumları sadece biyolojik veya annelik rollerine indirgenemez. Aksine, kadınların deneyimleri, savaşın yarattığı yıkım ve toplumsal cinsiyet rollerinin getirdiği eşitsizlikler içinde şekillenir. Tarih boyunca barış hareketlerinde kadınların belirleyici bir rol oynaması, savaşın asıl maliyetini taşıyanlar olmalarıyla doğrudan ilişkilidir.

1976-1983 yılları arasında Arjantin’de hüküm süren askeri cunta, “Kirli Savaş” adı verilen bir terör dönemi başlattı ve bu dönemde, on binlerce insan “kaybedildi.” Kaybedilenler arasında öğrenciler, işçiler, sendikacılar, sanatçılar ve siyasi muhalifler vardı. Ancak bu kayıpların en acı yükünü, onların anneleri çekti. Çünkü cunta, kaybettikleri insanların akıbeti hakkında hiçbir bilgi vermedi. Buradan Plaza de Mayo Anneleri doğdu. Onlar, kaybettikleri çocuklarını aramak için bir araya gelen kadınlardan oluşuyordu. Her Perşembe günü, Buenos Aires’teki Plaza de Mayo’da (Mayıs Meydanı) toplanıp sessizce yürüyorlar. Ellerinde çocuklarının fotoğrafları, başlarında beyaz başörtüleriyle… Beyaz başörtüler hem bir dayanışma sembolü hem de çocuklarının kayıp olduğunu hatırlatan bir işarettir. Ancak bu sessiz yürüyüş, aslında devletin şiddetine karşı güçlü bir direniştir. Anneler, çocuklarını ararken aslında savaşın ve devlet terörünün yıkıcı etkilerine karşı mücadele ediyorlardı. Kaybettikleri çocukları, sadece birer “kayıp” değildi; onlar, annelerin yeniden üretim emeğinin bir parçasıydı. Anneler, çocuklarını büyütmüş, onlara bakmış, onları hayata hazırlamıştı. Ve şimdi, bu emekleri ellerinden alınmıştı. Cunta, sadece çocuklarını değil, annelerin emeklerini de “kaybetmişti.”

1990’lı yıllar, Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin ve devlet şiddetinin en yoğun yaşandığı dönemlerden biriydi. Özellikle Kürt illerinde ve metropollerde, binlerce insan gözaltında kaybedildi. Bu kayıpların ardından, aileler çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini aramaya başladı. İşte bu arayış, Cumartesi Anneleri hareketini doğurdu. Cumartesi Anneleri, ilk kez 27 Mayıs 1995’te İstanbul’daki Galatasaray Lisesi önünde toplandı. Her Cumartesi, kaybettikleri yakınlarının fotoğraflarını taşıyarak, sessizce oturma eylemi yaptılar. Ellerinde “Kayıplarımızı istiyoruz”, “Failler belli, kayıplar nerede?” yazılı pankartlar, başlarında beyaz başörtüleriyle… Bu başörtüler, Plaza de Mayo Anneleri’ndeki gibi dayanışmanın ve yas tutulan kaybın sembolüdür.

Kadınların barışı inşa etme eğilimleri, toplumsal cinsiyet rolleriyle yakından ilişkilidir. Kadınlar, şefkatli, koruyucu ve birleştirici olarak yetiştirilirler. Annelik, kadınlara sadece çocuklarını değil, tüm toplumu koruma içgüdüsü verir. Sara Ruddick, “annelik düşüncesi” kavramını kullanarak, kadınların barışçıl politikalar üzerindeki etkisini analiz eder. Ruddick’e göre, annelik, şiddet karşıtı bir tutum geliştirir ve bu tutum, barış mücadelesinin temelini oluşturur.

Bu iki ülkeden annelerin direnişi, yeniden üretim emeğiyle şekillenen barışçıl bir direnişin çıktıları. Anneler, çocuklarını ararken aslında hayatı yeniden inşa etmeye çalışmaktadır. Onlar, savaşın ve şiddetin yıkıcılığına karşı, barışı savunurlar. Bu barış, sadece silahların susması değil, aynı zamanda kayıpların akıbetinin açıklanması, adaletin sağlanması ve toplumsal hafızanın korunması olarak tezahür eder.

Diğer yandan annelerin mücadelesi, toplumsal cinsiyet rollerine de meydan okumaktadır. Geleneksel olarak kadınlara yüklenen “şefkatli anne” rolü, bu mücadelelerde politik bir direnişe dönüşür. Anneler, ev içindeki emeklerini sokaklara taşımakta, çocuklarını ararken aslında tüm toplumu uyandırarak barışçıl bir hat ören politik gücü yine yeniden üretim emeklerinden almaktadırlar. Benzer şekilde, Afrika ve Orta Doğu’da savaşın tahrip ettiği toplumlarda kadınlar, hayatta kalma stratejilerini dayanışma ağları üzerinden kurdular. Bu dayanışma ağlarını bizzat inşa ederek hem kapitalizmin dayattığı tüketim anlayışının dışına çıkarak geçimlik üretime başvurdular hem de yeniden üretim emeklerini “hayat kurtarıcı” bir emeğe dönüştürüp derinleştirerek ve çeşitlendirerek ailelerini savaşın yol açtığı sosyal ve ekonomik zorluklardan korumayı amaçladılar. Kadın kooperatifleri, dayanışma ağları ve alternatif ekonomi modelleri, savaşın ve kapitalizmin tahrip edici etkilerine karşı kadınların geliştirdiği pratik çözümlerden sadece birkaçıdır. Cynthia Enloe’nun “arka cephedeki mücadele” kavramı, tam da bu bağlamda, savaşın en sert yüzünü deneyimleyen kadınların sessiz ama güçlü direnişine karşılık gelebilir. Federici de kriz zamanlarında kadınların yeniden üretim emeklerinin kapitalizmin yarattığı sorunlarla baş etmek ve yerleşik tüketim kalıplarını yıkarak sisteme olan mecburiyeti azaltmak gibi bir rol büründüğünü ifade etmiştir. Bu bağlamda yeniden üretim emeği, kapitalizmin devamlılığını sağlayan bir araç olmaktan çıkmaktadır. Zira “sömürülen ilk emek” olarak karşımıza çıkan yeniden üretim emeği, sermaye birikimine sağladığı katkıdan daha fazlası olarak değerlendirilmeli ve bu birikimi besleyen bir diğer unsur olan savaş karşısında aldığı pozisyonla “hayat kurtaran” ve “yaşamı çağıran” bir bariyer işlevi görerek savaşla hane arasına girmektedir.

Kadınlar, hem kapitalizmin yeniden üretim emeğini sırtlarında taşıyan hem de savaşın yıkımıyla ilk yüzleşen kesim olarak, barışın inşa edilmesinde temel bir rol oynarlar. Ancak bu barış, sadece savaşın sona ermesi değil, toplumsal eşitsizliklerin de ortadan kalkması anlamına gelmelidir. Nancy Fraser feminist mücadelenin tüm hatlarını örerken kapitalizmin toplumsal ilişkileri nasıl yeniden şekillendirdiğini anlamasının kritik olduğunu savunur.

Kadınlar, hem kapitalizmin yeniden üretim emeğini sırtlarında taşıyan hem de savaşın yıkımıyla ilk yüzleşen kesim olarak, barışın inşa edilmesinde temel bir rol oynarlar. Ancak bu barış, sadece savaşın sona ermesi değil, toplumsal eşitsizliklerin de ortadan kalkması anlamına gelmelidir. Nancy Fraser feminist mücadelenin tüm hatlarını örerken kapitalizmin toplumsal ilişkileri nasıl yeniden şekillendirdiğini anlamanın kritik olduğunu savunur. Bu nedenle, barış mücadelesi sadece savaşın sona ermesiyle değil, kapitalizmin cinsiyetlendirilmiş yapısının dönüştürülmesiyle mümkün olabilir. Kapitalizm, kadın emeği üzerinden kâr ederken, savaşları da bu yapının devamlılığını sağlamak için kullanır. Ancak kadınlar, savaşın en ağır yükünü taşırken, aynı zamanda barışın da en güçlü savunucuları olurlar. Dolayısıyla, feminist barış mücadelesi, yalnızca militarizme karşı değil, kapitalizmin kadın emeğini sömüren yapısına karşı da bir direniş biçimidir.

Kaynaklar:

1-) Cynthia H. Enloe, Bananas, Beaches and Bases: Making Feminist Sense of International Politics, University of California Press, 2014.

2-) Silvia Federici, Caliban and the Witch: Women, the Body and Primitive Accumulation, Autonomedia, 2004.

3-) Nancy Fraser, Feminism, Capitalism and the Cunning of History. New Left Review, sf. 56, 97-117, 2016.

4-) David Harvey, The New Imperialism, Oxford University Press, 2003.

5-) Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital, Routledge, 1913.

6-) Sara Ruddick, Maternal Thinking: Toward a Politics of Peace, Beacon Press, 1989.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin