“Yeni barış süreci” tartışmaları sürerken Van Erciş’te belediye eş başkanı seçildikten sonra, tutuklanan ve kazandığı belediyeye kayyum atanan Diba Keskin ile arkadaşımız Fatma Betül Kocaaslan bir röportaj gerçekleştirdi. Hem Kürt kadın mücadelesine hem de yeni sürece dair ufuk açıcı şeyler söyleyen bu röportajı ilginize sunuyoruz.
***

2000’lerin başından beri Müslüman bir kadın olarak Kürt hareketi içinde aktif siyaset yürütüyorsunuz ve birçok zorlukla karşılaştınız. Kayyumlar, tutukluluk süreçleri… Kürt hareketi içinde İslami oluşumların içinde de aktif yer alıyorsunuz. Demokratik İslam Kongreleri’nde vardınız, bir dönem HDP’nin İslam Masası eş sözcülüğünü yürüttünüz. Son dönemde Kürt hareketinin Müslüman gruplarla ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Demokratik İslam Kongresi başladığı zaman ben çok umutluydum ve gerçekten de güzel başladı. Demokratik İslam Kongresi’ni inanç alanında ihtiyaç olan reformu gerçekleştirebilecek, tıkanmalarımızı aşacak bir yapı olarak görüyordum. Ama tabii ki, iktidar burayı dağıtmak için elinden geleni yaptı. Çünkü orada getirilecek bakış açısı, Türkiye’ye, dünyaya ve tüm çağa hitap edecek bir bakış açısı olacaktı. Kadınların inancına erkeğin karışması gerekmediğini, hatta böyle bir şey olmadığını anlatacaktı. Yoksulla zenginin, kadınla erkeğin eşit olduğunu anlatacaktı. Kimsenin dinin temsilcisi olmadığını, İslam’da bir ruhban sınıfı olmadığını anlatacaktı. Din adına kimsenin kandırılamayacağını dile getirecekti. Bütün bunları dile getiren, tüm bunlar üzerinden kendini var eden iktidarın tabii ki hoşuna gitmez. O yüzden yaşamasına izin verilmedi, eğer yaşasaydı düşünsenize neler başarılırdı… Bir şurası olurdu, halka açık İslami tartışmalar organize edilirdi… İktidarın güçlülere, zenginlere değil, halka ait olduğunu söylerdi. Bunu söyleyeceği için de DİK’in yaşamasına izin verilmedi. Orda görev alan, yer alan arkadaşların çoğu gözaltına alındı, tutuklandı, bir kısmı da yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. İnsanlar da buradan uzaklaştılar.
DİK’in özellikle kadın konusunda önemli açılımlar yapacağına inanıyordum. Geçen bir online programa katıldım, orda şunu anlattım. Müslümanlar Aşere-i Mübeşşere’den bahsederler, burada 10 kişinin daha dünyadayken cennetle müjdelenmiş olduğu söylenir. Ne hikmetse bu 10 kişi erkektir, içinde hiç kadın yoktur. Ben de şöyle bir soru sordum, İslam’ın ilk şehidi bir kadındır, adı Sümeyye’dir. Sümeyye Müslüman olduğu için işkenceyle öldürülüyor, ama o cennete gitmiyor fakat diğer 10 tane erkek hepsi cennete gidiyor. Onların cennete gitmesinin yolunu da kendi şehadetiyle Sümeyye açıyor ama Sümeyye cennetle müjdelenmemiş, ne “garip” bir inanç değil mi? Tabii DİK devam etseydi, bunun böyle olmadığını insanların yüzüne vuracaktı. Peygamberin bir hadisi var, “Müslümanlar bir tarağın dişleri gibidir” diye. DİK, bu cümlenin hayata geçirilmesi adına kendi üzerine düşeni yapacaktı. Tüm Müslümanlar bir tarağın dişleri gibi eşitse, orda kapitalizm olamaz, orda iktidar olamaz, orda sınıf olmaz.
DİK şu an yok ama parti içinde inançlar masası var, İslam Masası var, Alevi Masası var. Masalar üzerinden Sünnilerin, Alevilerin, farklı inançtan insanların temsiliyeti sağlanıyor ama DİK kadar doyurucu olamaz. O bir kongreydi, tüm dünyadan temsilciler geliyordu. Ben cidden ileride bir daha olmasını isterim.
Parti, toplumsal gerçeklikleri, farklılıkları görüyor. Tüm inançları görüyor ve hepsine eşit bir mesafede duruyor. Bütün toplumsal dinamikleri dikkate alarak, beraber ve eşit yaşamayı benimseyen bir paradigması var. Ama Türkiye’de din meselesinde şu anda tekelci bir anlayış hâkim. Bundan 10 yıl önce bu kadar tekelci değildi. Toplumun her kesimi birbiriyle konuşuyor, sohbet edebiliyordu. Parti, herhangi bir gruba rahatlıkla gidebiliyordu. Senin mahallen, benim mahallem meselesi yoktu. Şimdi bu mahalle meselesi çıktığı için, giden çok önyargılı gitmese bile ama gidilen taraf önyargılı olabiliyor. Bu çok kötü bir durum. Yani gettolaştı Türkiye. Özellikle inanç anlamında gettolaştı. Herkes kendi gettolarını oluşturdu, tarikatlar, cemaatler… Biz dindar olduğumuz halde oralara gidemiyoruz, yaklaşamıyoruz. Bize farklı bakabiliyorlar.
Biz gettolaştık, mahallelerimiz ayrıldı, birbirimizden uzaklaştık. Bu genel anlamda kötü bir durum, hem toplumsal yaşam anlamında hem de inanç anlamında da kötü. Çünkü aynı inancı yaşayan insanlar olarak aramızdaki makas giderek açılıyor. Bu, Türkiye’deki inanan kesim için önemli bir toplumsal sorundur.
Toplumda bütün bu sorunları yaşarken, her kesimden kadınları birleştiren Kürt kadın hareketinin kadınların varlığını kabul ettirme mücadelesi tüm Türkiye’de takdir gören bir mücadeledir. Bu anlamda Kürt kadın hareketi kendini kabul ettirmiştir. Öte yandan, parti tüm insanların inançlarını kendi istediği gibi ve özgürce yaşamasını savunuyor, bunun hayata geçmesi için siyaseten de uğraşması gerektiğini düşünüyor.
Kadın hareketinin o bahsettiğiniz gettolaşmayı aşabilme kabiliyeti var yani… Bu çok önemli bir nokta. Kürt kadınlar yıllardır çok fazla zulme uğradı, uğramaya devam ediyor. Devlet şiddeti, işkence, kadın yöneticilere kayyumlar, gözaltılar, kadın derneklerinin kapatılması… Buna rağmen kadınlar aktif mücadelenin içinde olmaktan vazgeçmiyor aslında. Bu direnci nasıl yorumluyorsunuz?
Kadın hakları konusunda, Türkiye’de kadınların siyasette yer almasında, kadınların sesini duyurabilmesinde, kadınların aktif yaşamda güçlü bir şekilde yer almasında Kürt kadın hareketinin etkisinin çok fazla olduğuna inanıyorum.
Biz bu dönemin kadınları olarak bu mücadeleyi başarmak zorundayız. Çünkü biz tarihi okuyunca anaerkil ve ataerkil toplumları görüyoruz. Binlerce yıl erkekle eşit yaşamışız, kimse kimseye hüküm sürmemiş. Ama ataerkil din anlayışı başlayınca toplumsal değerler paramparça ediliyor. “Allah erkektir, peygamber erkektir, halife erkektir, yaşam erkektir, her şey erkektir” anlayışı hâkim oluyor. Bu kadar katı, bu kadar iktidarcı bir zihniyet illaki kendine de zarar veriyor, topluma da zarar veriyor. Bugün geldiğimiz yer budur. Burada bizim kadın mücadelesini güçlendirmemiz lazım. Bizim bu sistemi bozmamız lazım, bu sistem doğru bir sistem değil, zehirli bir sistem, yapay bir sistem. Bu zehirli sistemin bozulması lazım. Daha ne zamana kadar kadınlar bu kadar zulüm altında yaşayacaklar? Bunun inananı, inanmayanı da yok, kadınlar sırf kadın oldukları için zulme uğruyor.
Bu anlamda Kürt kadın hareketi gerçekten davasına çok sıkı bağlı. Kendini toplumsal, inançsal, fikirsel düzlemde erkekle eşit konuma getirmek için mücadele ediyor ve hiç vazgeçmiyor.
Ben Türk kadınlarının da açıktan itiraf edemeseler de Kürt kadınlarına böyle baktıklarına inanıyorum, “Kürt kadınlar olmasa bizim işimiz daha zor olurdu” dediklerini düşünüyorum.
Binlerce yıl erkekle eşit yaşamışız, kimse kimseye hüküm sürmemiş. Ama ataerkil din anlayışı başlayınca toplumsal değerler paramparça ediliyor. “Allah erkektir, peygamber erkektir, halife erkektir, yaşam erkektir, her şey erkektir” anlayışı hâkim oluyor. Bu kadar katı, bu kadar iktidarcı bir zihniyet illaki kendine de zarar veriyor, topluma da zarar veriyor. Bugün geldiğimiz yer budur. Burada bizim kadın mücadelesini güçlendirmemiz lazım. Bizim bu sistemi bozmamız lazım, bu sistem doğru bir sistem değil, zehirli bir sistem, yapay bir sistem.
Şu an Van’da tekrardan bir kayyum gündemi de var aslında. Belediye başkanına verilen hapis cezasını protesto etmek için Van halkı belediye önünde eylem yapıyor. Kadınlar, çocuklar sokakta… Bu sürece dair neler söylersiniz?
Bugün ben Van Belediyesi’nin önündeki eylemlere yetişmek için bir otobüse bindim. Otobüsün şoförü beni tanıdı. Ben çok acelem olduğu için otobüs nereye gidiyor diye bile bakmadım, gelen ilk otobüse bindim. Şoför, “başkanım bu otobüs belediyeye gitmiyor” dedi, “ama ben senin ne için gittiğini biliyorum, ben seni otobüsün son durağından sonra arabamla seni bırakacağım” dedi. Giderken sohbet ettik, “başkanım bu ne enerjidir, adamlar bizim canımızı çıkarıyor biz yine yaşamak için bir nefes borusu buluyoruz, biz Kürtler ne biçim milletiz” dedi. Biz öyleyiz gerçekten.
Biz güneşin ilk ışıklarıyla yıkanan insanlarız. İlk ışıklar en temiz ışıklardır, güneş yorgun değil o zaman. Güneş bizim üzerimize doğuyor, ruhumuzu yıkıyor, ve biz çok enerjik bir milletiz, hiç pes etmiyoruz. Çünkü biz insanız, insan pes etmez. Biz onurlu yaşamak isteyen, onurlu bir yaşam için mücadele eden insanlarız. Zengin olmak için dünyaya yapışan insanlar değiliz. Onurluca yaşamak istiyoruz. Çünkü biz onuru biliyoruz. Onlar bizi eziyor, öldürüyor, biz yine nefes almak için bir yol buluyoruz. Bence Türkiye’nin de bize ihtiyacı var. O kadar zulüm, haksızlık var, biz bıkmadan adaletten, eşitlikten bahsediyoruz, anayasal düzlemde onurlu bir beraberlikten bahsediyoruz. Ve gelecek tasavvuru kurarken sadece Kürtlerden bahsetmiyoruz, bütün Türkiye halkları diyoruz, Ortadoğu halkları diyoruz.
Son dönemdeki “barış süreci” açılımını nasıl yorumluyorsunuz, sizce Türkiye’de onurlu bir barışın imkânı var mı şu anda? Umutlu musunuz? Barış için 2010’lar Türkiye’si ile bugünün arasındaki imkânlar ve zorluklar açısından ne gibi farklar var sizce?
Barış süreci gerçekleşecek, buna inanıyorum. Barış sürecinin gerçekleşmesinin mecburiyeti var. Ortadoğu’da yeni bir düzen kuruluyor. Bu düzende, öyle görülüyor ki, Türkiye devleti Kürtlerle beraber yürümeye karar verdi. Irak’ta, İran’da, Filistin’de, Suriye’de savaş var. Dünya sistemi, Ortadoğu’da tutmadı, şimdi yeniden denenecek. Bazı yerlerde rejimler gidecek, bazı yerlerde ülkeler değişecek. Türkiye iktidarı da bunun farkında. Yürürken yanlarında yine Kürt kardeşlerini istiyorlar, kardeş demedikleri Kürt kardeşlerini istiyorlar. Onlarsız yürüyemeyeceklerini düşündüler, düşündüler ki bu süreci başlattılar. Ama Kürtlere hiç, “ben sana ne yaptım, ne ettim, ben seni ne kadar aç bıraktım, biz neler yaşadık” demiyorlar. Bunların hatırlanmasını da istemiyorlar. “Geçmişi unutalım gel beraber yürüyelim” diyorlar ama bunu nasıl sağlayacaklar bilmiyorum. Cumhuriyetin yeni yüzyılı Kürtlerin de, Türklerin de yüzyılı olacak dendi, bu bir itiraftır yani. Devlet Kürtlerle yürüyeceğini söylüyor, ama nasıl yürüyeceğini söylemiyor.
Biz onurlu yaşamak isteyen, onurlu bir yaşam için mücadele eden insanlarız. Zengin olmak için dünyaya yapışan insanlar değiliz. Onurluca yaşamak istiyoruz. Çünkü biz onuru biliyoruz. Onlar bizi eziyor, öldürüyor, biz yine nefes almak için bir yol buluyoruz. Bence Türkiye’nin de bize ihtiyacı var. O kadar zulüm, haksızlık var, biz bıkmadan adaletten, eşitlikten bahsediyoruz, anayasal düzlemde onurlu bir beraberlikten bahsediyoruz. Ve gelecek tasavvuru kurarken sadece Kürtlerden bahsetmiyoruz, bütün Türkiye halkları diyoruz, Ortadoğu halkları diyoruz.
Çok sancılı bir süreç tabi. Hudeybiye Antlaşması’nı hatırlayalım. Peygamber o anlaşmayı yaptığında bütün ashab ona kızmıştı. O anlaşmanın maddelerinden biri de Mekke’den Medine’ye gelen Müslümanların geri çevrilmesiydi, eskiden gelen Müslümanlar Mekke’ye iade edilmiyordu. O yıl Peygamber’in hac yapmasına da izin vermediler. Ama ilk defa Peygamber Kureyşlilerle bir anlaşma yaptı, masaya oturdu ve taraf olduğunu gösterdi. O zamana kadar muhatap alınmıyordu, öldürülmesi gereken bir düşman olarak görülüyordu. Bu anlaşma ile ilk defa kendisini resmi olarak kabul ettirdi. Şimdi her yerde durmadan Fetih Suresi okunuyor ya, Fetih Suresi bu antlaşmadan sonra gelmiştir, bir savaştan sonra gelmemiştir.
Belki Türkler ile Kürtler arasında da ilk defa resmi anlamda bir anlaşma olacak. Kısa dönemde belki ne Türklerin ne Kürtlerin umduğu büyük bir başarı ortaya çıkmayacaktır. Ama gerçekten insan yaşamına değer veren insanların kabul ettiği bir şey çıkacaktır ortaya. Kan dökülmesi duracaktır. Gençlerin kanı dökülmeyecek, hangi taraftan olursa olsun. Dolayısıyla bu muazzam bir başarı olacak. Türkiye şartlarında bir insan 70-80 yıl yaşar, ama 20-25 yaşında ölen binlerce insan var. Böyle oturup düşündüğün zaman ruhun daralıyor. Giden binlerce insan… İşte yeni gidenlerin önü kapanacak. Herkesin beklediği çağrı gelir ve savaşa son verilirse büyük bir başarı olacağına inanıyorum, Türkiye’nin geleceği açısından umudum var yani.
Barış süreci tartışmaları yerel halk tarafından nasıl tartışılıyor, gözlemleriniz neler oldu bu süreçte?
Hrant Dink diyor ya, “güvercin tedirginliğinde yaşıyorum”. İnsanlar da güvercin tedirginliğinde temkinli ve umutlu bakıyorlar. Çünkü önceki süreç çok eski değil, çok zaman geçmedi. 10 yıl önceydi. Ama Ortadoğu’daki gelişmelerden dolayı böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu düşünüyor herkes. Bu durum insanlara biraz umut veriyor. Bir de süreci devlet başlattı. Ama devam eden kayyum saldırıları, tutuklamalar, gözaltılar da insanları ikilemde bırakıyor. Tedirginlik güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Sürecin bir an önce sonuçlanması lazım, çünkü insanlar depresif bir hale geliyor. Bir yandan basından, kendi siyasetçisinin dilinden ya da Türk siyasetçilerden mesaj beklendiği söyleniyor, yeni bir siyaset çizilecek deniyor, bir yandan da kayyumlar, tutuklamalar devam ediyor. İnsanların öyle sırtını koltuğa dayayıp “evet, bir şeyler değişiyor” duygusu yaşamalarına izin verilmiyor. İnsanlar konuşmaya da korkuyorlar. Yer buz olur da siz kaymamak için çok dikkat edersiniz ya, şimdi biraz bu durumu yaşıyor insanlar.
Hrant Dink diyor ya, “güvercin tedirginliğinde yaşıyorum”. İnsanlar da güvercin tedirginliğinde temkinli ve umutlu bakıyorlar. Çünkü önceki süreç çok eski değil, çok zaman geçmedi. 10 yıl önceydi. Ama Ortadoğu’daki gelişmelerden dolayı böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu düşünüyor herkes. Bu durum insanlara biraz umut veriyor. Bir de süreci devlet başlattı. Ama devam eden kayyum saldırıları, tutuklamalar, gözaltılar da insanları ikilemde bırakıyor. Tedirginlik güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor.
Bu “yeni” barış süreci Kürt kadınlar için ne anlam ifade ediyor sizce? Kadınların bu süreçte nasıl bir rolü var ya da olmalı sizce?
Kadınlar var olmak için kendileri direnmeli, ısrarcı olmalı, kimseden bir şey beklememek gerekiyor. Siz eğer kadın olarak bir şey istiyorsanız, alanları terk etmemeniz gerekiyor, yoksa kimse sizin elinizden tutup çekmiyor, kadın hareketi hariç. Kadın hareketi seni bir şekilde itiyor da katıyor da. Seninle beraber daha güçlü olduğunu biliyor çünkü. Devlet zaten kadınları sadece çocuk doğuran bir anne olarak görüyor. Bilinçsel, fikirsel, siyasal anlamda biz ısrar etmedikçe, görünürlüğümüzü kalıcılaştırmadıkça biz ne kadar derin düşüncelere sahip olsak da, ne kadar yetkin olursak olalım, biz yokuz. Ben buna inanıyorum.
2014 döneminde Van’da 12 kadın belediye eş başkanı vardı, bunlardan bir tanesi şu anda cezaevinde, bazıları sürgünde, cezalarından dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar. Van’da olan 3-4 kadın kaldık. Bugün Van Belediyesi önündeki eylemde bu eski kadın eş başkanlar olarak beraberdik. Biz buradakiler her bir araya geldiğimizde konuşuyoruz, neler yaşadık, neler yaptık diye. Ve hep şunu söylüyoruz, eş başkanlık sistemi kadınlar için olmazsa olmazdır. Çünkü gerçekten bizim önümüzü açan bu sistem oldu, yoksa erkek zihniyeti asla bizim siyaseten bu kadar güçlü olmamıza ve önemli yerlerde yer almamıza izin vermezlerdi. Bu sadece Türk erkekleri için değil, tüm Ortadoğu erkekleri için geçerlidir. Ve bu zihniyet bize asla kapıların açılmasına izin vermezdi.
Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok kitabını okumuştum. Kitapta, Türkiye’de erkeklerin demokratlığı kendi evlerinin önüne gelene kadardır diye yazıyordu. Bu her yerde böyle. Bu Nemrutluk başka bir şey. Erkeklerin binlerce yıllık gücüne karşı bizim kendi gücümüzü ortaya koymamız lazım. Eş başkanlık bu yüzden önemli, zordur da. Çünkü iktidarı paylaştırıyor, çünkü erkek zihniyetini yontuyor. Erkek zihniyetini yontmak için zor gücü gerekiyor, o da eş başkanlıktır.
Van’da 14 tane kadın belediye eş başkanı var, 7 tanesi başörtülü. Yani halkın kendisi. Halk böyle bir şeydir, çünkü akan nehir odur. Biz bazen o nehirden ayrılıp farklı bir kol oluştursak bile, tek başımıza güçlü olmayız. Nehirle tekrar buluştuğumuz zaman güçlü oluruz. Bu anlamda hep beraber güçlüyüz. Başörtülü-başörtüsüz, inançlı-inançsız kadınların, kadın oldukları için birbirlerini desteklemesi, beraber yol yürümesi lazım.
Bugün Van Belediyesi önündeki eylemde bu eski kadın eş başkanlar olarak beraberdik. Biz buradakiler her bir araya geldiğimizde konuşuyoruz, neler yaşadık, neler yaptık diye. Ve hep şunu söylüyoruz, eş başkanlık sistemi kadınlar için olmazsa olmazdır. Çünkü gerçekten bizim önümüzü açan bu sistem oldu, yoksa erkek zihniyeti asla bizim siyaseten bu kadar güçlü olmamıza ve önemli yerlerde yer almamıza izin vermezlerdi. Bu sadece Türk erkekleri için değil, tüm Ortadoğu erkekleri için geçerlidir. Ve bu zihniyet bize asla kapıların açılmasına izin vermezdi.
Son sözüm şudur, lütfen genç kadınlar siyasete katılsınlar, daha fazla görünür olsunlar. Asla yılmasınlar, pes etmesinler. Siyasette kadın sayısı ne kadar fazla olursa, yaşamın diğer bütün alanlarında kadınların varlığı ve gücü daha fazla artacaktır. Toplum da kadını dört duvar arasında sadece çocuk doğuran bir varlık olarak görmeyecektir.
* Diba Keskin, Van’ın Erciş belediyesinin ilk kadın eş başkanı oldu. 2015 yılında tutuklandı ve başkanlığını kazandığı belediyeye kayyum atandı. 2019 yılında hapishaneden çıktı. DEM Parti İslam Masası eş sözcülüğünü yürüttü. Çalışmalarına Van’da devam ediyor.





Bir Cevap Yazın