Barış Umudunu Korurken… 

SİNAN KIZILKAYA

Nesiller boyu sürmüş bir çatışma döngüsünden sonra bir kez daha barış gündemi belirmeye başladı. Fakat güçlü ve kararlı bir gündem olarak önümüzde durmuyor. Tedirginlik ve belirsizlik içeren, çelişkili hamleler barındıran bir süreç var karşımızda. Buna karşın onurlu bir barış talebine omuz vermeyi borç bilenler bu ihtimali ciddiye alma mecburiyetinde.

Çok uzun süredir Kürt toplumu katılaşmış bir siyasi otorite karşısında sürekli eziliyor. Ama ezilmeye karşı direnç göstermeye, silinmeye çalışılan adını sahiplenip eşitlik talebini tekrarlamaya devam ediyor. İnkâr ve imha ile başlayan siyaset ise bu direnç karşısında çoktandır tanıyarak iradesizleştirmeye yönelmiş durumda. Fakat bu da çare olmadı. Askeri olarak elde edebileceğini gördüğü zaferin sınırlarına gelirken siyasi belirleyiciliğini koruyan ve kendine bir temsil düzeni arayan halk iradesini yenemediğini görüyor.

Karşımızda devlet eliyle açılmış bir barış kartı bu düzlemde ortaya çıktı. Değişen uluslararası ve bölgesel güç denkleminin risk ve fırsatları, Türkiye ekonomisinin yağmacı karakterinin getirdiği krizden dış kaynaksız çıkış imkânsızlığı ve halk oylamasına dayalı düzenin iktidarı eninde sonunda Kürt oyuna da bağımlı kılması barış denemesinin gündeme gelmesinde etkin olmuş görünüyor. Elbette bu barış denemesi, iktidarın kendi devamlılığına dair hesaplarıyla iç içe ama bütün idari aygıtı ve toplumun büyük kısmını kontrol edebildiği iddiasındaki bu güçlü iktidar keyfi hükmedişine bir sınır görüyor ve kendini yeni duruma uyarlamaya ihtiyaç duyuyor.

Ramakrishna Nimmaraju’ya ait The Hope adlı çalışma.

Kürt toplumunun bütün zor denemelerine rağmen eşitlik talebinin bastırılamayışı ve siyasi temsilini sahiplenmekten vazgeçmeyişi eni sonu devleti bir barış denemesine mecbur bırakacaktı. Bunun zamanı ve yerini ise muhtemelen Türkiye’de katılaşan rejimin karşılaşacağı dış krizler belirleyecekti. Bu görünüyordu, çünkü hâkim rejim Türkiye toplumunun barındırdığı farklılıklarla uzlaşma esnekliğini kaybetmiş durumda. Kendi iradesi ve aklını krizler ve gerilimlere yatırmakta, devamlılığını bu şekilde kurabilmekte. Şimdi karşımızdaki durum risklerle beraber fırsatlar barındırıyor. Uzun bir direniş geleneğinin ardından gelen son barış denemesinin bir karşılık görmesi ve barış yolunun açılmaya meyledilmesi ise hem Kürt toplumunun hem Kürt siyasetinin hâkim unsurlarının genel eğilimi.

Karşımızda devlet eliyle açılmış bir barış kartı bu düzlemde ortaya çıktı. Değişen uluslararası ve bölgesel güç denkleminin risk ve fırsatları, Türkiye ekonomisinin yağmacı karakterinin getirdiği krizden dış kaynaksız çıkış imkânsızlığı ve halk oylamasına dayalı düzenin iktidarı eninde sonunda Kürt oyuna da bağımlı kılması barış denemesinin gündeme gelmesinde etkin olmuş görünüyor.

Buna karşın mesele bu kadar basit ilerlemiyor, ilginç bir iklimdeyiz. Bir tarafta barış denemesine dair sözler edilirken diğer tarafta muhalifler üzerinde baskı dalgası şiddetini koruyor ve Rojava’ya yönelik askeri müdahaleler, üstelik sivil ölümüne yol açacak şekilde devam ediyor. Normal koşullarda barış sözü eden bir iktidarın atacağı adımlar böyle olmamalıydı. Öyle görünüyor ki, gücünü koruduğu izlenimi vermek isteyen iktidarın otoriter bir barış denemesiyle muhatabız. Kürtlerin katılımı ve Türklerin rızasını esas alarak veya kamusal müzakere yoluyla toplumun rızasını inşa ederek ilerleyen bir süreçten şimdilik bahsedemiyoruz. Olan biteni, toplum adına söz söyleme hakkını elinde tutan iktidarın toplum üzerinde vesayetini koruyarak, yeni duruma kendini uyarlama çabası olarak yorumlamak daha makul.

Buna rağmen barış mı? Evet. Çünkü uzun yıllardır Türkiye’deki bütün demokratikleşme çabalarını kilitlemeye gerekçe kılınan Kürt Meselesi’nin çatışmalı veçhesi bir gerekçe olmaktan çıkabilir ve daha ötesi bu çatışmalı veçhe gerekçesiyle Kürt toplumuna çektirilen ölümcül ızdırap sonlandırılabilir. İkinci olarak şunu sormalıyız, otoriter düzenin devamlılığında devletin çatışmacı söyleminin sürekliliği mi yoksa demokratikleşmeyi içermese de bir çatışmasızlık mı tercih edilmelidir?

Devlet elitleri kontrolündeki kitlesel propaganda içerdiği kardeşlik vurgularına rağmen Türk toplumu nezdinde bir düzeyde Kürtlerin düşmanlaştırılmasına yol açtı. Sorunun siyasal sistemden kaynaklandığını konuşmaktansa Kürtlere veya Kürtler adına hak iddia edenlere atfedilebilecek şeytanileştirmeler üzerinden savaşın meşruiyetini kurmak daha tercih edilesi oldu. Çünkü bu şekilde elitlerin çıkarları ve siyasal sistemin devamlılığı korunabilirdi.

Görünen o ki çatışmasızlık gerçekleşse bile bu sürecin güçlü bir toplumsal barışa ermesi için alınması gereken daha çok yol var. Belki de bu noktada Türkiye’nin demokratikleşmesine dair yükü Kürt Meselesi’nin üzerinden çekmek ve demokratikleşememeyi Türkiye muhalefetinin güçsüzlüğü üzerinden düşünmek daha doğru olacaktır. Aslında Kürt sorununun çözümünün demokratikleşmenin kolaylaştırıcısına dönüşmesi de ancak toplumsal ve kurumsal muhalefetin ittifakı ve demokratikleştirici yönelimiyle mümkün olacak bir değişimdi. Şimdilik eksik olan bu.

***

Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan itibaren Kürtlerin önce asimile edilmesi gereken bir topluluk olarak düşünülmesi ardından yeni rejime direnç gösterdikçe haşereleşmiş bir topluluk olarak işaretlenmesi ve bazen imhası bazen inkârıyla epey bir yol yüründü. Geleneksel liderlere dayalı Kürt isyanlarının yenilgisi ve özellikle 1960 sonrası yeni mücadele liderleri ve örgütlerinin gelişimiyle asimile edilme ve inkâr ile meselenin çözülemeyeceği devlet elitleri için açığa çıkmıştı.

Devlet elitleri kontrolündeki kitlesel propaganda içerdiği kardeşlik vurgularına rağmen Türk toplumu nezdinde bir düzeyde Kürtlerin düşmanlaştırılmasına yol açtı. Sorunun siyasal sistemden kaynaklandığını konuşmaktansa Kürtlere veya Kürtler adına hak iddia edenlere atfedilebilecek şeytanileştirmeler üzerinden savaşın meşruiyetini kurmak daha tercih edilesi oldu. Çünkü bu şekilde elitlerin çıkarları ve siyasal sistemin devamlılığı korunabilirdi. Oysaki bu durum gitgide Türkler ile Kürtler arasına, gündelik hayatta sürekli karşılaşan ve aynı dünyayı paylaşan iki komşu topluluk arasına düşmanca algılar örmekteydi. Bu algıları yıkmak, yeniden bir ortaklık örmek elbette güçlü bir barış iradesi ve bununla gelecek toplumsallaşmayla mümkün. Peki, niyet ve irade güçlü mü, henüz bilmiyoruz, ama dile gelen barış denemesinin yolunu kolaylaştırmaktan başka çaremiz yok.

2015’te yürüyen sürecin çökmesinden sonra Kürt toplumu zor zamanlar geçirdi. Koca ilçeler yıkıldı, ağır bir güvenlikçi baskı toplumun üzerine çöktü, umut sunan siyasal stratejiler zayıfladı, gündelik hayatın aktığı her yerde esaret görüntüleri hâkim oldu. Yaklaşık on yıldır düğünlere, cenazelere varana kadar devletin ceberut gücünün hissettirildiği bu koşullar toplumu nefessiz bıraktı. Buna rağmen toplumsal direnç, adını sahiplenme iradesi, temsil edilme arzusu hiç terk edilmedi. Kürt toplumunun direnç kapasitesi şaşırtıcı şekilde, hem devletin askeri zaferine rağmen siyasal zafere sıçrayamamasına neden oldu hem Kürt siyaseti kurumlarının beceri yitimine rağmen ayakta kalmasını sağladı hem de devletle ilişkili yereldeki grupların toplumsal meşruiyetini arttırmadı. Barış denemesi artık epeyce yorulmuş ve kendine bir dinlenme, nefes alma, yeniden toparlanma aralığı arayan Kürt toplumunun çoktandır beklediği hamleydi.

Bu durumda Kürtlerin ne istediğini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Kürtlerin kim olduğunu, ne kadar olduğunu isteyen elbette tartışılabilir ama burada bu adı sahiplenen insanların kendini tanımlayışından bahsediyoruz. Bu haliyle de oldukça geniş bir topluluk; farklı siyasal yönelimleri ve hayat tarzları olan, sınıfsal farklılıkları bulunan ama kendileri için tanıdıkları bir isimde ortaklaşan bu topluluk tam asimilasyona razı olmayıp farkını koruyup sahipleniyor. En başta istedikleri ise son on yıldır üstlerine çöken baskının kalkması ve yeniden konuşabilir, eyleyebilir, kendi şehir ve mahallelerinde bir nebze özgür olduklarını hissederek yaşayabilir hale gelmek.

Sonrasında anadil etrafında örülmüş yasaklayıcı hukukun değişimi, seçme hakkının keyfi lağvının kalkması yani kayyum uygulamasının bitirilmesi, haksız şekilde tutuklanmış mahpusların bilhassa yaşlı ve hasta mahpusların bırakılması, özel güvenlik yargılamalarının sonlanması ve bunun yerine adil yargılama uygulamasının yerleşmesi. Bunlar aslında basit yaşamsal ihtiyaçlar ve haklar. 

Bu durumda Kürtlerin ne istediğini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Kürtlerin kim olduğunu, ne kadar olduğunu isteyen elbette tartışılabilir ama burada bu adı sahiplenen insanların kendini tanımlayışından bahsediyoruz. Bu haliyle de oldukça geniş bir topluluk; farklı siyasal yönelimleri ve hayat tarzları olan, sınıfsal farklılıkları bulunan ama kendileri için tanıdıkları bir isimde ortaklaşan bu topluluk tam asimilasyona razı olmayıp farkını koruyup sahipleniyor.

Bir adım ötesinde ise, Kürtler en yalın haliyle bir tanınma arzusu taşıyorlar, bunun siyasal formunun ne olacağı elbette tartışılacaktır. Fakat tanınma arzusunun kendisi yok sayılamaz. Türkiye’nin siyasal kültürü, çevredeki diğer üç ülkeden (Irak, İran, Suriye) farklılaşmış olması nedeniyle tanınma arzusuna burada farklı bir yol çizebilir. Kısıtlı da olsa demokratik kültürü, en azından halk oylamasına dayalı yerleşmiş geleneği Türkiye’deki siyasal sistem tartışmalarını bir kamusal müzakere alanına çekmekte. Bu nedenle tek başına demokratikleşme ve kamusal müzakere alanının yeniden kurulması, yerelden kendini yönetme kapasitesinin gelişimi dahi tanınma arzusu için tatmin edici sonuçlar üretebilir.

Oysa çevre ülkelerdeki Kürtler ise kendi tarihsel gelenekleri içinde, demokratik geleneğin yokluğunda elbette daha katı statüler talep edeceklerdir. Muhtemelen Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi federasyon benzeri anayasal tanınmayı içeren bir statü talebi güçlenecektir.

Fakat bugün için Suriye ve Türkiye içindeki Kürtlerin kaderi olabildiğince iç içe geçmiş durumda. Bunun nedeni ise Türkiye’de hâkim rejimin Suriye’de Kürtler lehine değişimi uzun süredir kendi beka kaygısı ile ilintilendirmesi ve sınırlayıcı olmak üzere hamleler yapması. Oysa bu müdahaleler silsilesi Türkiye Kürtlerinin de Rojava’yla duygusal bağını güçlendiriyor. Diğer taraftan Türkiye Kürtlerinin hâkim rejime bakışlarını da etkiliyor. Devletin barış niyeti ve Kürtlere bakışı da bu müdahalelere bakarak ölçülebiliyor. Buna karşın Suriye içi bir müzakere ile oradaki Kürtlerin kendilerine bir statü ve güvenlik iklimi oluşturması Türkiye’nin razı olacağı bir durum olarak belirseydi, Türkiye’nin tutumu bu yönde olsaydı, hem buradaki hem Rojava’daki çözüm kolaylaşacak ve bağlamları farklılaşacaktı. Buna hâlâ imkân var, fakat bunu belirleyecek olan Türkiye’nin sınır ötesindeki Kürtlere dair yaklaşımı ve buna bağlı olarak ikisi arasındaki bağlantıyı ve çözüm ortaklığını kurabilecek Kürt siyasi hareketinin becerisi olacaktır.

Bu durumda mevcut devlet elitlerinin ne istediğini, neye yöneldiğini düşünmek gerekiyor. Gördüğümüz şu ki, kendi eylemiyle içine girdiği krizleri atlatmak için ortaya çıkan yeni bölgesel bağlamda bir uyarlanmaya gitmeyi isterken iktidarının zayıflamaması yolunu arıyor. Bunun için de hem Kürtlere hem topluma mümkün olan en az ödünle çözüm opsiyonlarını elinde tutmaya çalışıyor. Eldeki fırsatı askeri gücünün kudretiyle elde edilmiş göstermek istiyor. İktidar sözcülerinin barış kavramını da kullanarak hedefledikleri süreç başarıya ulaşır ve çatışmasızlık gerçekleşirse bu durum bir barışa evrilecek yolu bulmadan önce iktidar blokunun iç ve dış krizlerini çözecek şekilde kullanılacaktır. Öncelikle bunun iktidar blokunu bir arada tutması ve ayrışma riskinden kurtarması bekleniyor (MHP- AKP birlikteliğinin devamı, destekçi bürokrat ve yağmacı-rantçı burjuvazinin birliği); diğer taraftan Suriye üzerinden öngördüğü beka riskini alt ederek askeri ve ardından ideolojik bir krize düşmeyi engellemek; Kürtlerle barışını sağladığını göstererek batı blokuna tam yanaşmayla kaynak edinmek ve ekonomik krizden sıyrılmak; ve son olarak halk oylamasına giden süreçte Kürt oyunu muhalefet blokundan kopararak politik yenilgiyi dışlamak. Barışın otoriter kurulumu da bu noktada hem gücünün göstergesi olacak hem toplumun siyasete katılımının yani demokratikleşmenin sınırlayıcısı olacak. Arzulanan bu olabilir, ama toplumsal-politik bir sürecin kendi doğal sonuçları olacaktır ve diğer politik aktörlerin müdahilliği, halk oylamasına dayalı bir sistemi olan Türkiye’de illaki iktidarın beklediği sonuçları üretmeyebilir.  

Bu durumda mevcut devlet elitlerinin ne istediğini, neye yöneldiğini düşünmek gerekiyor. Gördüğümüz şu ki, kendi eylemiyle içine girdiği krizleri atlatmak için ortaya çıkan yeni bölgesel bağlamda bir uyarlanmaya gitmeyi isterken iktidarının zayıflamaması yolunu arıyor. Bunun için de hem Kürtlere hem topluma mümkün olan en az ödünle çözüm opsiyonlarını elinde tutmaya çalışıyor. Eldeki fırsatı askeri gücünün kudretiyle elde edilmiş göstermek istiyor.

Diğer taraftan barış çabası nihayetinde toplumsal meşruiyete sahip olmalı ki daimî olabilsin. Aksi takdirde elitlerin veya iktidarın siyasal çıkarları için yeni uyarlamayla elde edilen çatışmasızlık eni sonu başka krizlere gebe olacaktır. Barışı toplumun rıza göstereceği şekilde inşa etmek sanıldığından daha güçlü bir niyet ve katılımı gerektirmektedir. Bunun için topluma hem kısa hem uzun vadeli kazançlar sunmak ve daha ahlaki ve adil olduğu inancı verebilecek bir konsensüs vadetmek gerekir. Bu noktada şunu da düşünmeliyiz, Türk toplumu bu uzun çatışmalı yılların ardından ne ister, neye razı olur? Bekası için çatışmanın gerekliliğine inandırılmış ve en azından Kürt siyasetlerinin kötü niyetlerine ikna edilmiş Türk toplumunun yeni durum karşısında kendi varlığına ilişkin algı ve tedirginlikleri ne olacaktır? Hem geçmişin yeniden düşünülmesini hem geleceğe ilişkin bir vizyonu yeniden içeren bir mutabakat olmadan Türk toplumu nasıl rıza gösterecek? Buna cevap veremiyoruz ama Türk toplumunun bugüne kadar devlet elitlerinin kısa vadeli siyasal çıkarları için kışkırtılmış tedirginlikleri artık bu çıkarlardan bağımsız olarak da bir siyasal ifadeye sahip ve bu tedirginliklerin bizzat devlet elitleri veya toplumun temsilini üstlenen siyasal aktörler aracılığıyla teskini ve yeniden kurulmaları gerek. Fakat bunun için de otoriter bir barışın yeterli olmayacağı açıktır. Dahası sadece iktidar elitlerine yarayacak bir çatışmasızlık ve uzlaşma imajı hâkim olursa bugün politik ifadesini bulmasa da yarın için yeni krizleri tetikleyecek bir toplumsal çatışma hattından ürkebiliriz.

Bu nedenle kısa erimli olmayan ve barışın toplumsallaşmasını sağlayacak çabalar daha değerli hale gelmekte. Burada güçlü bir toplumsal mücadele hattına ihtiyaç duyulmakta. Türkiye’de devlet dışı bütün örgütselliklerin hayli zayıflatıldığı bir durumdayken bunu söylemek elbette yadırganabilir. Fakat Türkiye’de kurumsal partilere dayalı muhalefetin hâlâ güçlü bir rolü var. Şu anda iktidara karşı koyamazlığı nedeniyle nispeten moralsiz, takatini tüketmiş görünse ve nasıl bir Türkiye istediklerine ilişkin vizyon sunamasa da bu muhalefetin elbette Kürtler ve barış meselesinde bir pozisyon alması gerekecektir. Bu pozisyonu kilitleyen asıl sorun ise “barış iktidara mı yarar?” tedirginliğinde gizli. Oysa Kürt toplumunun son yıllardaki durumunu iyi gözlemleyen hiç kimse bu soruya rahatlıkla evet diyemez. Çünkü barışın halk oylamasında kime yarayacağı aynı zamanda muhalefetin bu meselede alacağı pozisyonlara bağlı. Elbette muhalefet, kışkırtılmış bir milliyetçi duygusallığın gölgesindeki kitlelerin böylesine bir süreçte iktidardan koparak kendisine yanaşabileceğine dair hesapla davranırsa (ne kadar gerçekçi olduğu bir tarafa) Kürt oyunu karşı blokuna itecek veya tarafsızlaştıracaktır. Ama bu durumda nasıl bir Türkiye vizyonu vadettiği meselesinde zaten topluma sunacak bir şeyi olmadığını da göstermiş olur. Diğer taraftan barışı ilkesel bir pozisyondan savunması ve kamusal müzakere içinde kurulması için strateji örmesi durumunda hem nasıl bir Türkiye istediğine dair vaadini güçlendirecek hem de barışın sadece iktidara yaramasının önüne geçebilecektir. Bu aynı zamanda barışın otoriter kurulumunu zorlayacak ve toplumsallaşması imkânını açacaktır.

Elbette muhalefet, kışkırtılmış bir milliyetçi duygusallığın gölgesindeki kitlelerin böylesine bir süreçte iktidardan koparak kendisine yanaşabileceğine dair hesapla davranırsa (ne kadar gerçekçi olduğu bir tarafa) Kürt oyunu karşı blokuna itecek veya tarafsızlaştıracaktır. Ama bu durumda nasıl bir Türkiye vizyonu vadettiği meselesinde zaten topluma sunacak bir şeyi olmadığını da göstermiş olur.

Nihayetinde barış için düşünmek ve çabalamak, nesiller boyudur ezilen fakat direnen bir topluluğa karşı hepimizin borcu. Bu barışın nasıl kurulacağı, büyük politik aktörlerin dönemsel hesaplarından elbette bağımsız değil, fakat sadece bu hesaplara da bağımlı değil. Karşımızdaki katılaşmış rejimi sonuçta krize çeken ve yeni bir uyarlamaya mecbur bırakan, nesiller boyu süren direniş geleneğidir. Hâlâ devlet elitlerinin ve rejimin barış süreci için kararsızlığıyla ve çatışma opsiyonunu yükseltme tehdidiyle muhatap olsak da eninde sonunda çatışmacılıkla sonsuza değin devam edilemeyecek.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin