Yunanistan hükümeti beni casuslukla suçladı. Ben ise şiddete maruz kalmış insanlara yardım ediyordum.

NATALIE GRUBER

Çev.: Mevlüde Ecem Öksüz

Yunanistan’dan Türkiye’ye şiddet yoluyla geri itilen (pushed back) insanlara destek oldum ve ajan olmakla suçlandım.

2020 yılının Ekim ayında, meslektaşımla birlikte İstanbul’un merkezindeki bir kafede neler olacağını bilmeksizin oturuyorduk. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak tükenmiştik; Yunanistan ve Bulgaristan’dan Türkiye’ye şiddet yoluyla geri gönderilen insanlara destek sağlamak, bu ihlalleri belgelemek ve gazetecilerden gelen taleplerle ilgilenmek bizi yormuştu.

O sabah, taşınmayı düşündüğümüz daire için planlarımızda aksaklık oldu. Üç hafta önce Türkiye, iki meslektaşımızın oturma izinlerini iptal etmiş ve ülkeyi terk etmeleri için sadece 24 saat vermişti.

Maddi kaynaklarımız tükeniyordu, çok yorulmuştuk ve hastaydık. Bunlar yetmezmiş gibi bir de artık kalacak yerimiz yoktu.

“Sırada ne var acaba?” diye düşündüm.

Telefonum titredi. Mesaj, o dönem Alman gazetesi Der Spiegel’in Yunanistan muhabiri olan Giorgos Christides’tendi. Onu aradım.

“Onlardan birisiniz! O dört kişiden biri!” dedi. Bana bir Yunan gazetesinin ön sayfasının fotoğrafını göndermişti. Gazetede web sitemizin bir ekran görüntüsü ve Lesvos Adası’ndaki polisten gelen bir evrak vardı; evrak, Josoor isimli organizasyonumuzdan bahsediyordu.

Yunanca bilmiyordum ama ne olduğunu anladım. Makale, Yunan polisi tarafından bir hafta önce yayımlanan bir basın bültenine dayanıyordu. Bu bültende, Lesvos Adası’nda dört sivil toplum kuruluşundan oluşan bir “casus ağı”nın ortaya çıkarıldığı “gizli operasyon”a dair detaylar verilmişti. Şimdi, bizim adımız da bu listedeydi.

Banksy’ye ait bir stencil çalışması.

Giorgos metni çevirirken donup kaldım. Casusluk. Devlet sırlarını ifşa etme. Suç örgütü kurma. Yasa dışı girişe yardım etme. 35 yıla kadar hapis cezası.

Buraya nasıl gelmiştik?

Sınırdaki Çoklu Krizler

Hikaye, yedi ay öncesine, Mart 2020’ye uzanıyor. Uykusuz bir geceydi; dondurucu soğukta dışarıdaydık ve gözlerimiz biber gazından hâlâ yanıyordu. Bir gece önce, iki meslektaşımla birlikte Türkiye’nin kuzeybatısında bulunan Edirne’de, Yunanistan sınırının yakınında olan kapalı askeri bölgeye girmiştik.

Amacımız, o dönemde sınırda yaşanan krizle ilgili sivil toplumun yardım müdahalelerinin uygulanabilirliğini değerlendirmekti. Yunanistan’daki yardım girişimleri için kurulmuş bir Facebook grubunda tanışan yaklaşık 180 gönüllünün üçü bizdik. Bu gruptakiler olarak durup olanları izlemek bizim için kabul edilemezdi.

Durum vahimdi. Korunma talebinde bulunan 20.000’e yakın kişi, Türk tarafında derme çatma çadırlarda mahsur kalmıştı. Hava çok soğuktu ve insanlar, Türk afet yardım kuruluşundan az miktarda yiyecek almak için saatlerce sırada beklemek zorundaydı. Tıbbi müdahale sağlanamıyordu ve bölge düzenli olarak her iki taraftan biber gazına maruz kalıyordu.

Karşılaştığımız birçok kişi, Yunan yetkililer ve hatta onlarla işbirliği yapan siviller tarafından şiddetle Türkiye’ye geri itilmişti. İki kişi vurularak öldürülmüştü.

Bölgeye girmeden önce Türk makamlarının örgütlü yardımları engellediğini biliyorduk. Ancak keşif gezimiz, aynı zamanda kasıtlı olarak kötü koşullar yaratıldığını da açıkça ortaya koydu. Böylece dağınık gönüllü ağımız, gıda, giysi, uyku tulumu, hijyen ve ilk yardım malzemeleri gibi yardımları gizlice dağıtmaya başladı. Bunun yanı sıra, uluslararası medyayı da bölgede yaşananlar hakkında bilgilendiriyorduk. İşte Josoor’un Türkiye’deki çalışmaları bu şekilde başlamış oldu.

Kadınlar, erkekler ve çocuklar dövülmüş, aşağılanmış ve tüm eşyalarından mahrum bırakılmış halde Türkiye topraklarına varıyordu, durum hâlâ aynı.

Tepki gösterdiğimiz krizin olgunlaşma süreci yıllara dayanıyordu. Türkiye Hükümeti AB’yi, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gerilimin artması üzerine, Türkiye’de bulunan 3,6 milyon Suriyeli göçmeni Avrupa’ya ‘göndermekle’ tehdit ediyordu.

2016 yılında imzalanan AB-Türkiye mutabakatıyla, Avrupa Birliği Türkiye’ye 6 milyar avroluk bir destek paketi ve Türk vatandaşları için vizesiz seyahat vaadinde bulunmuştu. Buna karşılık Türkiye, sığınmacıların topraklarını terk etmelerini engellemeyi ve Yunan adalarına ulaşanları geri kabul etmeyi taahhüt etmişti.

Amnesty International, Avrupa Birliği’nin insan hakları sicilini zedeleyen ve tamamen siyasi çıkarlar üzerine kurulu bu anlaşmayı “mutlak bir başarısızlık” olarak tanımladı. Anlaşma, koruma talep eden insanları siyasetin piyonlarına ve Türk hükümetinin elinde bir pazarlık kartına dönüştürdü.

Bu mutabakat, Yunanistan’dan Türkiye’ye push back vakalarının sıklığında ve şiddetinde de keskin bir artışa yol açtı. Toplu sınır dışı işlemlerine dayalı bu gayri resmî ve yasa dışı uygulamalar, kara sınırında on yıllardır belgeleniyordu ancak hiçbir zaman bu kadar sistematik ve şiddetli olmamıştı.

Anlaşmanın ardından bu uygulamalar deniz sınırını da kapsayacak şekilde genişledi. Yunan Sahil Güvenliği (HCG), insanların botlarını işlevsiz hale getirerek ve dalgalar yaratarak onları Türk karasularına geri itmeye başladı. 2020 yılına gelindiğinde, memurlar şişme botları deliyor, insanları aşırı kalabalık cankurtaran sallarıyla açık denizde sürüklüyor ve hatta silahsız insanlara gerçek mermilerle ateş ediyordu.

Ancak anlaşmanın Avrupa’ya yönelik “siyasi avantajlarına” rağmen, Avrupa Birliği anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirmedi. 2019 yılına gelindiğinde, AB Türkiye’ye vaat ettiği miktarın sadece yarısını ödemiş ve seyahat kısıtlamalarının kaldırılması konusunda hiçbir aksiyon almamıştı. Bununla birlikte, Suriye iç savaşındaki rolü nedeniyle Türkiye üzerindeki baskısını sürdürdü. Son darbeyi vuran olay ise şu oldu; Kuzeybatı Suriye’deki İdlib’de gerçekleşen bir hava saldırısında 33 Türk askeri hayatını kaybetti. Bunun üzerine Türkiye, AB ile yapılan anlaşmanın kendi üzerine düşen kısmını artık sürdürmeyeceğini açıkladı.

28 Şubat 2020’de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tehditlerini hayata geçirdi: Avrupa sınırının açık olduğunu duyurdu.

Uzun Vadeli Bir Yardım Çağrısı Girişimi

Sınıra ulaştıktan sadece birkaç hafta sonra Covid-19 salgını patlak verdi. Türk yetkililer, binlerce insanı sınıra gitmeye zorlayıp orada mahsur bıraktıktan sonra aniden bölgenin boşaltılmasını emretti.

İnsanlar dağıldı. Bazıları İstanbul’a geri döndü ya da başka yerlere gitti. Gitmeyi reddedenler ise otobüslere bindirilip karantina kamplarında tutulduktan sonra çeşitli yerlere bırakıldı ve Türkiye’nin ilk ulusal karantinası sırasında hiçbir destek alamadan ortada kaldı.

Bir grup, Ege kıyılarından bir video gönderdi bize ve otobüs şoförlerinin onlara “Yunanistan’a ulaşmaya çalışın” dediğini bildirdi. Türk yetkililerin, başka bir noktada mahsur kalan başka bir gruba da aynı şeyi söylediği iddia edildi.

Ulaştığımız tüm bilgilerle yaptığımız gibi, bu durumu da sosyal medyada günlük bültenimizde paylaştık. Ertesi gün, Yunan medya manşetlerinde şunu gördük: “Türkiye, Covid bulaşmış göçmenleri hibrit savaşta biyolojik silah olarak Yunanistan’a gönderiyor.” Bu “haber” sağcı yayınlara da ulaştı ancak onlar şu ifadeyi de eklemişti: “Türk casus örgütü Josoor’a göre”…

Bu anlatıyı düzeltme çabalarımız boşa çıktı, olan olmuştu. Türkiye’de faaliyete başlamamızın üzerinden sadece bir ay geçmişken Josoor radara girmişti bile.

Sahadaki durumla o kadar meşguldük ki bu saçmalığın bizi gelmekte olan saçmalıklara hazırlaması gerektiğini geç anladık. Sınırda uygulanan şiddetin mağdurlarına yönelik gözlem yapma ve destek olma noktasındaki büyük eksikliği gidermeye çalışıyorduk.

Artık sadece acil durumlara müdahale eden gönüllü bir grup değildik. Organizasyonel yapılar oluşturmuştuk ve çalışmalarımız büyüyordu. Konaklama, kıyafet, yiyecek ve tıbbi bakım sağlayabiliyorduk. Ayrıca, Avrupa güçleri tarafından sistematik olarak gerçekleştirilen temel hak ihlallerini raporlamak için tanık ifadeleri toplamaya başlamıştık.

Mart 2020’deki olayların ardından, Yunan, Bulgar ve AB sınır ile sahil güvenlik ajansı Frontex memurları geri itme kampanyalarına devam etti. İnsanlık dışı ve aşağılayıcı muamele, kötü koşullarda keyfi gözaltı, hırsızlık, zorla soyundurulma, cinsel şiddet ve işkenceye dair bitmek bilmeyen raporlar geliyordu. Kadınlar, erkekler ve çocuklar dövülmüş, aşağılanmış ve tüm eşyalarından mahrum bırakılmış halde Türkiye topraklarına varıyorlardı, aynı durumlar hâlâ yaşanıyor…

Biz de Sınırdaki Şiddeti İzleme Ağı’na (Border Violence Monitoring Network, BVMN) katıldık ve topladığımız kanıtlarla birlikte savunuculuk faaliyetlerimizi BM, AB ve üye devletler düzeyine taşıdık. Josoor, uluslararası medya için 40 ülkeden yayın kuruluşlarıyla işbirliği yapan önemli bir bilgi kaynağı haline geldi. Ancak bu hızlı başarının, farkında olmadan, üç gizli ceza soruşturmasının ilkini tetiklediğini bilmiyorduk.

İlk Uyarı İşaretleri

Farzad (takma isim) Haziran 2020’de bir video canlı yayınında “Yaşama hakkımız var,” dedi. 17 yaşındaki refakatsiz çocukla beraber Afganistan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Suriye’den gelen 10 çocuk, 4 bebek ve 18 yetişkin vardı.

Üç gündür Ege Denizi’nde, dayanıksız şişme bir botta sürükleniyorlardı.

Bağımsız arama ve kurtarma operasyonları bölgedeki etkinliklerini fiilen kaybetmişti. Yetkili merci Yunanistan’ın Helenik Sahil Güvenliği’ydi (HCG). Ancak Farzad’a göre, göçmenleri bu duruma düşüren bizzat sahil güvenlik görevlileriydi. Videoda, HCG memurlarının botun motorunu söktüğünü ve botu Türk sularına geri itmek için dalgalar oluşturduğunu anlattı.

Bu video beklenmedik bir yerin dikkatini çekti. Norveç’in küçük bir kasabasında yaşayan, üç çocuk annesi ve müzik öğretmeni Runa Godø Sæther, o dönem Avrupa’daki kitlelerle göçmenlerin hikayelerini paylaşan bir Facebook sayfasını yönetiyordu.

Runa ile birbirimizi tanımıyorduk ama hukuki müdahaleler hakkında işbirliği yapabileceğimizi internet üzerinden konuşmuştuk. Farzad’ın canlı yayınına denk gelince, bu tür krizlerle başa çıkma deneyimi olmadığı için çocuğu bana yönlendirdi.

Şaşırtıcı bir şekilde, Farzad’ın botu sonunda Lesvos’a ulaştı. Yardım çağrıları, Alman bir NATO gemisindeki Türk irtibat subayına ulaştı ve subay, mürettebatı müdahale etmeye ve botu Lesvos’a çekmeye zorladı.

Onu gazetecilerle tanıştırdım ve kısa süre içinde yaşadıklarını birden fazla medya kuruluşuna anlattı. Lesvos’a varışından iki gün sonra, bir UNHCR yetkilisi ona basınla konuşmayı bırakmasını tavsiye etti, polisin dikkatini çekmeye başlamıştı.

Farzad, hemen tüm gazetecilerle iletişimini kesti ama artık çok geçti. Botundaki diğer kişiler Moria kabul merkezine transfer edilirken, Farzad polis tarafından gözaltına alındı. Yedi ay boyunca burada tutuldu.

Başta Farzad’ın neden gözaltına alındığını bilmiyorduk. Yunan polisi, avukatına yalnızca Farzad’ın “kamu güvenliği için bir tehdit” olarak değerlendirildiğini söyledi, ancak herhangi bir suçlama yöneltmedi.

Yunan basını, polis evrakının haberini manşetlere taşıdığında -Giorgos’un telefonda benim için çevirdiği o haber- durum nihayet netleşti.

“Suç Şebekesi”

Söylenegeldiği şekilde “Lesvos 35”, dört sivil toplum örgütünden 32 üyeyi, bağımsız bir gönüllüyü (Norveçli müzik öğretmeni Runa) ve bunlardan biri Farzad olmak üzere iki sığınmacıyı kapsıyordu.

Suçlanan dört örgütten yalnızca biri (Mare Liberum) gerçekten Lesvos’ta faaliyet gösteriyordu. Almanya’da kayıtlı olan bu örgüt, Berlin’de Sea Watch ile aynı adresi paylaşıyordu. Sea Watch, Yunanistan’daki operasyonlarını dört yıl önce sonlandırmış olmasına rağmen davaya dâhil edilmişti. Bizim örgütümüz Josoor ise Türkiye’de faaliyet gösteriyordu.

Suçlanan diğer örgüt ise FFM (Fact-Finding Mission) idi; bu araştırma topluluğu, gerçek hedef olan AlarmPhone için bağış hesabını barındırıyordu. Akdeniz genelinden gönüllülerin oluşturduğu bu ağ, denizde tehlike altında olan kişiler için acil durum hattı işletiyordu.

Yunan istihbarat servisi, terörle mücadele birimi ve Yunan Sahil Güvenliği tarafından altı ay boyunca yürütülen soruşturma, kötü senaryolaştırılmış bir casusluk filmi gibiydi. Soruşturma süresinde, iki sığınmacıyı “ajan” olarak Türkiye’ye yolladılar ve bu kişilerden Yunanistan’a geri dönmelerini istediler. Ardından, silahlı özel kuvvetler Mare Liberum’un gemisine şafak vakti baskın düzenleyerek tüm elektronik cihazlara el koydu ve mürettebatı saatlerce gözaltında tuttuktan sonra sorgulamaksızın serbest bıraktı.

Avukatlarımız telefonlarımızın büyük olasılıkla dinlendiğini tahmin ediyordu ve artık bize destek için ulaşan herkes, yetkililer için potansiyel bir hedef haline geliyordu. Özel mesajlarda veya görüşmelerde söylediğimiz her şeyin daha sonra bize karşı kullanılma ihtimali vardı. Bu durum büyük bir psikolojik baskı oluşturdu ve bizi otosansüre zorladı.

Hakkımızda ağır ceza davaları açılmış olmasına rağmen, 33 kişilik sivil toplum kuruluşu üyesinden hiçbiri tutuklanmadı ya da ifade vermeye çağırılmadı. Bazıları adada çalışmaya devam etti. Yunanistan, tutuklama öncesi gözaltı uygulamalarını gereğinden fazla kullanma konusunda hızlı bir şekilde ünlendi. Yetkililer, kendi iddialarına inanıyor olsalardı, ki bu iddialar “tehlikeli bir suç ağının Yunan yetkililerini casuslukla izlediği” üzerineydi, bizi tutuklamalıydılar. Ben de tutuklanacağımızı düşünüyordum.

Onun yerine, sadece medyaya sızdırma yaparak, Başbakan Kiriakos Miçotakis de dahil olmak üzere yüksek düzeyli hükümet yetkilileri birçok açıklama yaparak karalama kampanyasını körükledi.

Bu durumun benim için anlamını tam olarak anlatmak zor. Bir yandan biz, sanıklar, herhangi bir suç işlemediğimizi gayet iyi biliyorduk, bu nedenle suçlamaları ciddiye almak zor oluyordu. Ancak diğer yandan, iftira atılmış, çalışmamız itibarsızlaştırılmış ve karalanmıştı. Her ne kadar absürt olsa da, 35 yıl hapis cezası ile karşı karşıya kalma ihtimalimiz vardı, ki bu benim yaşadığım yıllardan daha uzun bir süreydi.

Üç yıl, yedi ay ve 12 gün boyunca, hakkımızda bir dava açılma tehdidiyle yaşadık. Mahkemeye çağrılma endişesi, hayatımı yıpratıyordu. Bu süre zarfında Yunanistan, coğrafi olarak çok yakındı ve kalbimde çok değerli bir yerdi ama tutuklanma korkusuyla ülkeye adım atamıyordum.

Bu tehdit nihayet 30 Nisan 2024’te sona erdi. Avukatlarımız, Yunan devletinden hakkımızda açılan tüm suçlamaların düştüğünü bildiren 16 sayfalık bir karar aldı.

Avrupa genelindeki sivil toplum kuruluşlarını hedef alan diğer davalarda olduğu gibi, bu soruşturmanın da amacı “organize bir insan kaçakçılığı ağını ortaya çıkarmak” ya da “casusluk oyunlarını durdurmak” değildi. Amaç; itibarsızlıkla, karalamayla, caydırmayla, dikkat dağıtmayla ve işleyişi engellemeyle ilgiliydi.

Bizi güvenilir bir bilgi kaynağı olmaktan çıkarak itibarsızlaştırmayı, Avrupa güçlerinin insan hakları ihlallerini ortaya koyan raporlarımızı karalamayı, başka kişileri aynı şeyleri yapmaktan caydırmayı hedefliyorlardı. Hukuki savunmamızı hazırlarken, bizi suçlamalar hakkında bir kampanya düzenlemek zorunda bırakıp dikkatimizi dağıtmayı; süregelen soruşturmaların mali ve psikolojik yüküyle sahadaki operasyonlarımızı engellemeyi amaçlıyorlardı.

O dönemde yaptığımız işi bırakmanın eşiğine gelmiştik ama aynı zamanda bu kadar hızlı ve sert bir şekilde hedef alınmamızın, şimdiye kadar yaptığımız işin başarılı olduğuna işaret ettiğini fark ettik. Gün geçtikçe, dayanışmaya çalıştığımız insanların bizden çok daha kötü şartlara maruz kaldığını gördük.

Bu yüzden tehditlere rağmen iki yıl daha devam ettik ve her geçen yıl Yunanistan’dan yeni bir ceza soruşturması geldi. 2021’de başlayan ikinci dava bizim için kendiliğinden düştü, ancak diğer sanıklar için ağır sonuçlar doğurdu.

Sonra, Mayıs 2022’de, Türkiye’deki baskının da artmasıyla, Yunan medyası bir kez daha bir STK ağına yönelik ceza soruşturmaları iddialarını yayımladı. Bu sefer, sanıklar arasında olduğumuzdan emindik. Dayanmaya çalıştık ve aylar boyunca seçeneklerimizi tartıştık.

Ancak Ağustos 2022’de, Josoor’u feshetme gibi zor bir karar verdik. Kısa bir süre sonra, ilk davaya karışan diğer örgütlerden biri olan Mare Liberum da soruşturmaların yarattığı baskı nedeniyle faaliyetlerini durdurdu.

Ne Pahasına Olursa Olsun Caydırmaya Çalışmak

Casusluk suçlamaları nedeniyle savunma yapmak üzere mahkemeye çağrılmayı beklemenin yarattığı zihinsel yükü tarif etmek zor. Sınırda korkunç insan hakları ihlalleri yaşamış insanlara destek olmaya çalışırken, Türkiye tarafından birebirde ve Yunanistan tarafından dijital olarak sürekli gözetleniyor olduğumu bilmek beni tükenmişliğe ve TSSB’ye (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) sürükledi.

Benim için bu hukuki süreç henüz tamamlanmış değil. Europol’e (AB’nin kolluk kuvveti ajansına) bilgi edinme talebinde bulunduğumuzda, dava arkadaşlarıma kendileri hakkında herhangi bir bilgi tutulmadığı söylendi. Ancak Mayıs 2021’de Europol, “üye devlet soruşturmalarını tehlikeye atma ihtimali” gerekçesiyle benim talebimi reddetti. AB veri koruma otoritesindeki bağlantılarım, Yunanistan’ın ve muhtemelen Frontex’in beni bu kolluk kuvveti ajansına bildirmiş olmasının yüksek bir ihtimal olduğunu söylediler.

Avrupa Veri Koruma Denetçisi’ne yaptığım şikâyet, bu yılın başında soruşturması sonuçlanmış olmasına rağmen iki yıldır çözülebilmiş değil.

O kadar tükenmiştim ki durumu kabul etmeye hazırdım. Ancak bu alanda kritik çalışmalar yürüten Statewatch ve EDRi (European Digital Rights), davayı Avrupa mahkemelerine taşıyarak kriminalizasyona maruz kalışım ve Europol veri tabanlarına yanlış bir şekilde dahil edilmem nedeniyle haklarımı aramaya istekli olduklarını söylediler.

Adımın temize çıkması uzun zaman alacak olsa da hakkımızdaki suçlamaların düşmesinin ardından hissettiğim rahatlama, üzerimde ne kadar büyük bir baskı olduğunu fark etmemi sağladı.

Bu yıllar boyunca, AB ve üye devletlerinin, devlet suçlarını ifşa edenleri susturmak için ne kadar ileri gidebileceğini gördük. Ancak bizler sadece tali hasarız. Bu kriminalizasyon kampanyalarının asıl hedefi, sınır rejimine meydan okuyan ve çizilen keyfi sınırların ötesine geçenlerdir.

İster gönüllü ister zorunlu olsun, insanlar tarih boyunca bir yerden başka bir yere hareket etti. Ancak özellikle son on yılda, Avrupa’nın bu basit ve insani fenomene tek yanıtı caydırma ve dışsallaştırma oldu.

Geri itmeler, bu acımasız, maliyetli ve ırkçı saiklerle yürütülen politikaların en önemli göstergelerinden biridir. Koruma arayan insanların genellikle hapsedilmesiyle sonuçlanan göçün kriminalize edilmesi durumu ise bir diğer göstergedir. Bu sürecin bir uzantısı olarak, devletlerin başarısız olduğu yerlerde temel fakat aciliyeti olan desteği sağlayanlar, yani bizler de ikincil kriminalizasyon ile hedef alınmaktayız.

2022 yılında, Sınırdaki Şiddeti İzleme Ağı (BVMN) içerisinde bulunan 14 örgütten 8’i dört Avrupa ülkesinde ceza soruşturmasına maruz kaldı. Gazeteciler, avukatlar, doktorlar ve diğer insani yardım çalışanları da giderek daha fazla hedef alınmaktadır.

Bu ceza soruşturmalarının üzerimde yarattığı yük büyüktü. Ancak bir beyaz AB vatandaşı olarak ödediğim bedel, sadece korunma arayışıyla onlarca yılını haksız yere hapiste geçirenlerle kıyaslanamayacak kadar küçüktü.

Sonuç olarak, bu bedeli tüm toplum ödüyor. Avrupa’da hukukun üstünlüğünün yaygın şekilde aşınması, demokrasiyi ve onun herkes için sağladığı temel hakları tehdit etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Kaynak:

*Natalie Gruber, “Greece accused me of espionage. I was helping people they’d violated”, Link: https://www.opendemocracy.net/en/beyond-trafficking-and-slavery/greece-accused-me-of-espionage-i-was-helping-people-theyd-violated-migrants-turkey-border/

 

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin