ERCÜMENT AKDENİZ
Toprak, enerji ve pazar paylaşımlarında yeni bir karanlık dönem başlıyor. Dünya yeniden bir kapanma ve savaş sürecine giriyor. Vekâlet savaşları, iç savaş ve çatışmalarla ilerleyen savaş rüzgârı Üçüncü Dünya Savaşı’nın kapılarını çalıyor. İlk ikisine benzemeyen üçüncü ve yeni türde büyük dünya savaşı analizi yapanlar da az değil.
20. yüzyıl savaşları insanlığı kanlı boğazlaşmaların, kitlesel kırım ve göçlerin, Avrupa’da faşizmin ortaya çıkmasına neden olan ve kimsenin geri dönmek istemediği, geri dönülmesi pek de mümkün görünmeyen, arzu edilmeyen savaşlardı. İki bininci yıl bu yüzden “milenyum çağı” olarak ilan edildi. Fakat daha 21. yüzyılın ilk çeyreği dolmadan kanlı boğazlaşmalar yeniden tırmandı. Milenyumun ve onu satan emperyalist hegemonik kültürün cilası beklenenden çok daha erken döküldü.

“Yeni Dünya Düzeni” geride kalırken, pergelin bir ucunun Ukrayna’ya diğer ucunun ise Orta Doğu’ya saplandığı “Yeni Savaş Düzeni”ne geçildi. Haritaların kanla yazıldığı savaşlar yeniden başlıyor. Evrensel hüküm olarak bağıtlanan İnsan Hakları Beyannamesi, uluslararası hukuk kuralları, 1951 BM Cenevre Mülteci Sözleşmesi ve hatta savaş suçlarına dair normlar büyük bir hızla ve de facto olarak ihlal edildi. NATO’nun ilan ettiği “2030 Soğuk Savaş Konsepti”ne bakıldığında, büyük kapışma yönünün giderek Pasifik’e, Çin’i kuşatan bir sıcak savaşa doğru ilerlediği görülür. Dolayısıyla orman kanunlarına dayanan Yeni Savaş Düzenine dair şu ana kadar gördüklerimiz buzdağının sadece görünen yüzü.
Karanlık Laboratuvar
Sözün bittiği yerdeyiz. Gazze işgalinde İsrail ordu güçleri bombalanmadık mülteci kampı bırakmadı. UNRWA bünyesindeki mülteci kampları kanlı kırımlarla yerle bir edildi. Bu elbette soykırım planının en barbar aşamasıydı. Ne BM’nin ne de BM üyesi devletlerin cesareti İsrail’e “dur” demeye yetmedi.
Kale Avrupası mültecilere karşı sınırlarında, Ege ve Akdeniz’de acımasız bir muharebe başlatmışken, İsrail ve arkasındaki güçler el yükselttiler ve Filistin mülteci kamplarını kana boğdular. Sayılar değil, kadın ve çocuklar, on binlerce can vahşice katledildi. Gazze işgalinin, evrensel mülteci hakları bakımından temel bir kırılma, karanlık bir laboratuvar olduğunu kayda geçebiliriz. Küresel kabul daha büyük kırımlara kapı açacak, orası kesin.
Filistin mülteci toplumu 5,2 milyonluk devasa nüfus yapısı ve “kendi yurdunda mülteci” olması hasebiyle aslında devletlerin utanç yüzü olageldi. Gazze işgali ve soykırım girişimi neticesinde yerinden edilenlerin sayısı 7 milyonu aştı.
İsrail güçlerinin Lübnan’a yönelik saldırısı, bu toprakların hayli zamandır geride bıraktığı büyük dışa göçü yeniden alevlendirdi. Kısa sürede 1 milyondan fazla Lübnanlı yerinden edildi. 1972-1990 yılları arasında cereyan eden iç savaştan bu yana yaşanan en kitlesel göçtü bu. Yeni Savaş Düzeni savaş ve göç travmalarını henüz atlatmakta olan yeni nesil Lübnanlıları bir kez daha kaotik bunalıma sürükledi.
Rusya Ukrayna arasında devam eden savaş ve çatışmalar ise aralıksız devam ediyor. Bugüne kadar 10 milyondan fazla Ukraynalı yerinden, yurdundan edildi. Göçün daha nereye kadar evrileceğini öngörmek zor.
Suriye’de yeniden alevlenen vekâlet savaşları ise yeni göç hareketlerinin habercisi. 2011 savaşından bu yana 10 milyonu aşkın insan zaten mülteci durumuna düşmüştü. Şimdi göç toplumuna yenileri eklenecek. Üstelik adına “güvenli bölgeler” denen ve bu bölgelere zorla ya da “gönüllü formlar” imzalatılarak geri gönderilen mülteciler de güvende değiller artık. Hak savunucuları “ne yazık ki” haklı çıktı ve nihayetinde mülteciler bir kez daha alev toplarının arasında kaldılar.
Bir Savaş Enstrümanı Olarak: Demografik Dizayn
Demografi en genel anlamda nüfus bilimi olarak tanımlanır. Ne ki, emperyalist ve kapitalist göç rejiminde demografi, politik dizayn, baskı ve şantaj politikalarının bir enstrümanı haline getirildi.
Örnek vermek gerekirse, Suriye’de 2011 yılında başlayan savaş, sahada dahli olan devletlerin demografiyi kendi çıkarlarına uygun değiştirmeye çalıştıkları bir satranç oyununa döndü. Suriyeli siviller silah zoruyla ülke içinde ve dışında oradan oraya sürüldüler. Kimi zaman etrafları dikenli tellerle çevrildi. Rejim güçleri “silahlı cihadist unsurları” gerekçe göstererek sivil yerleşim mahallelerini vurmaktan çekinmedi. Tipik bir göçe zorlama eylemiydi bu. Benzer eylemler IŞİD vb. örgütler tarafından da gerçekleştirildi.
AKP iktidarı ise Esad rejiminin ayağını siyasi bakımdan kaydırmak üzere göç hareketlerini pragmatist biçimde kullandı. Hükümetin bir projesi de mülteci toplumu para ve siyasi pazarlık karşılığında AB’ye karşı kullanmaktı. Ki mültecileri Türkiye’ye hapseden Geri Kabul anlaşması da bu saikten doğdu.
Bugün “vekil güçler” ve arkasındaki devletler bir kez daha Suriye yangınına odun taşıyorlar. Etnik ve mezhepsel çatışmalar yeni bir boyuta doğru ilerliyor. Kimin kime kurşun sıktığı belli olmayan kirli savaştan kaçan Suriyeliler ya da bir biçimde ülkelerine dönmüş olanlar, bu kez intikam ve rövanş hırsıyla daha büyük nefretin ve pogromların eşiğindeler. Irkçılık yeni türevleriyle her yerde hortluyor. Yeni Savaş Düzeni, taşlar yerine oturana dek yeni kurbanlar talep ediyor. Parlamentolarda havaya kalkan eller, barış yerine savaş tezkerelerini oyladıkları için ne kan ne de göç duruyor.
Sosyal Fay Hatları
Kaderini kendi ellerine alamayan halklar gerçeği devam ettiği sürece coğrafyanın kaderi egemenler ve ezenler tarafından yazılmaya devam edecek. Bu bedbaht tablo içinde Orta Doğu halkları göç devinimini ağırlaşan bir sorun olarak yaşıyor. Öyle ki, yakın tarih boyunca, Filistin, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, Mısır, Türkiye göç kervanlarının iç içe geçtiği tuhaf bir devinim içinde debeleniyor. Bu nedenle sosyal fay hatlarındaki birikme sadece savaş sahalarında değil, göçü “ithal” eden ülkelerde de giderek bir çatışma dinamiği biriktiriyor.
En son Kayseri olaylarına bakalım. Bir çocuğun istismar haberiyle başlayan öfke ve galeyan, provokatif kışkırtmayla Suriyeli mültecilere yönelen linç saldırıyla sonuçlandı. Türkiye’de baş gösteren dördüncü büyük linç dalgasıydı bu. Yaklaşık üç bin mülteci Kayseri’yi terk etmek zorunda kaldı. Aynı günlerde bir provokasyon da sınırın diğer tarafında, Afrin’de yaşandı. Silahlı ve cihadist gruplar Türk bayrakları yakarak Türkiye hâkimiyetindeki karakollara yürüdü. Tırların önü kesildi, şoförler darp edildi. Kendi başına bu durum, her savaş ve çatışma dinamiğinde hem sınır içinde hem de sınırın ötesinde fay hatlarının kırılması anlamına geliyor. Savaş politikalarıyla rüzgâr ekenler en sert fırtınaları kendi içlerinde yaşamaya aday. En büyük zararı ise halklar görüyor. Verili iklimde sosyal şovenizm ve ırkçılık toplumu hızla zehirliyor.
Suriye’de cereyan eden son silahlı harekatlar ve çatışmalar sonrasında, gerek Türkiye içinde, gerekse Avrupa’da ve diasporada mülteci gençleri silah başına çağıran açıklamalar gördük. Tertiplenmiş bazı nümayişler de bunu destekliyor. Oysa bütün bunlar sivil masum mülteciler için büyük bir tehlikeye işaret ediyor. Zira sivil mülteci toplum her türden saldırı ve nefrete açık hale geliyor. Öte yandan Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-anti laik benzeri kamplaşmalar da gerici propagandanın etkisiyle patlama dinamiklerini biriktiriyor. Türkiye iktidar eliyle Suriye’de ya da Orta Doğu’nun herhangi bir yerinde ne zaman savaş politikalarına sürüklense bataklık adeta Türkiye’nin de içine giriyor. Bu nedenle ülkede ve bölgede barış, ülkede tam demokrasi her zamankinden elzem bir talep.
Paylaşım Savaşında Ucuz İşgücü Transferi
Tam da burada toprak, enerji ve pazar paylaşımına “göç paylaşımını” eklemek gerek. Çünkü emperyalist/kapitalist talan ve yağma sadece şehirleri yıkmıyor, şehirlerini terke zorlanan göç toplumlarını kapitalist işgücü pazarına itiyor. Merkez kapitalist ülkeler mültecilere bariyerler örerken, “göçmen deposu” ülkelerde genç, nitelikli işgücü yetiştirmek üzere kamplar oluşturuyor. Nüfusu yaşlanan Avrupa, geçici sözleşmeler ve kalkınma ajansları yoluyla göçmen işçi transferini hızlandırıyor. Savaş aynı zamanda “göçmen emeğinin” ihracına neden oluyor.
Bu strateji, aynı zamanda yerli ve göçmen emekçiler arasında acımasız ve kuralsız bir rekabetin başlaması demek. Buna mukabil, işçi sınıfı ve sendikalar “aşırı sağ” partilerin ve şoven-bürokratik sendikacılığın bayrağı altına çağrılıyor. Öyle ki, gelinen yerde, eski nesil göçmenler dahi yeni nesil göçmenlerle rekabete zorlanarak “aşırı sağ” partilere yönlendiriliyor. Son ABD ve AB seçimlerinde yükselişe geçen “aşırı sağ” akımların başarısındaki bir neden de bu.
Çarkı Kıracak Olan
Bozuk düzende sağlam çark olmaz. Pir Sultan Abdal ne de güzel söylemiş. Bozuk düzeni de, onun çarklarını da, dişlilerini de kıracak olan bir mücadele perspektifine ihtiyacımız var. Kapitalist göç rejimine ve barbarlığı ilke edinmiş Yeni Savaş Düzenine karşı başka bir çıkış yolu yok. Çünkü göç sorunu siyaset üstü bir sorun değil, tersine politik bir sorun.
Emek, barış, demokrasi, özgürlük, halklar arasında dayanışma, sınıf mücadelesinde enternasyonalizm. İnsanlık 20. yüzyıldan sadece kötü miraslar devralmadı. Umudu her daim ayakta tutacak olan mücadele mirasına bakmak bunun için gerekli. Göç politikaları ise egemenlere bırakılmayacak ve üstünden atlanmayacak raddede önem kazandı.
Ed. Notu: Bu yazı yazıldığında Suriye’de Esad henüz devrilmemişti.





Bir Cevap Yazın