FİKRET SOYSAL
Göçmenlerin, onları göçmen haline getiren krizi daha önce kriz olmayan bir yere getirdikleri düşünülüyor. Bedenlerini hareket ettirerek kültürlerinin, adetlerinin, ön yargılarının, değer sistemlerinin yanı sıra çok daha fazlasını da getiriyor gibiler. Onları yola çıkaran atmosferin bir parçasını yanlarında getiriyorlar. Bu, onlara içine girdikleri ortama uyum sağlayan bir virüs muamelesi yapılmasına sebep oluyor. Önceden insanlık sorunu olarak görülen göçmenler, ayaklı bir krizin cisimleşmiş haline dönüşüyorlar. Böylece bir yerden diğerine hareket eden, bulaşıcılığını tekrar tekrar gösteren bir krizin figürleri haline geliyorlar.

Sahra Çölü’nde göçmen çocuklar. [Kaynak: Financial Times]
Yukarıdaki yaklaşımdan yola çıkarak, göçmen figürünün, tıpkı Yahudi figürü gibi, dünyayı ele geçirecek bir tehlike olarak görülmesi gerici popülizmin temel argümanlarındandır. Popülizmin temel hamlesi, ortaya gayet somut düşmanlar belirlemek, gayet somut mücadeleler koymaktır. Burada faşizm ile popülizmi ayıran bir fark var; göçmenlerin aksine Yahudi figürü doğrudan düşman figürü değildir; daha çok soyut bir kategoridir. Bu yaklaşıma göre “Yahudi”, dünyayı yönetmeye çalışan, her işin arkasında bulunan ötekidir.
Mülteci, göçmen, yabancı ise soyut kategoriler değil, somut öteki figürleridir. Gerici popülizmin stratejisi, faşizmden farklı olarak, tahakkümün gerçek yani soyut biçimlerine, verili sistemdeki çatışma ve çelişkilere temas etmeye çabasına bile girmeden, insanlarda hüsran doğuran aktif mekanizmalara hiç dokunmadan halka somut ve elle tutulur bir düşman sunmaktır. Popülizm, göçmeni, “Yahudi” figürüne affedildiği gibi, bir pozisyonu ifade etmemesine rağmen siyaset teklif ettiği toplumun geleceğine yönelik bir tehdit olarak sunar. Oysa göçmenlerin, “Yahudi” figürüne affedildiği gibi sistemi yönlendirme ve geleceğe dönük bir müdahale üretme gücü söz konusu değildir.
Popülizmin ayaklı kriz olarak gördüğü göçmen meselesinde liberal görüş, alttan alta Batı’nın üstünlüğünü gözeten, yapısal sorunları göz ardı eden, ucuz iş gücünü hesaba katan, sınırları açmak şeklindeki geçici çözümdür. Hem popülist yaklaşım hem de liberal görüş kapitalizmin krizdeki başat rolünü gizler. Bu gizleme hali gelişen milliyetçilik ve küresel kapitalizmin yarattığı sorunlara karşı ulus devletin yegâne çözüm olduğunu savunanlar için de geçerlidir. Oysa liberalizm ile büyüyen milliyetçilik bir elmanın iki yarısı gibidir. Milliyetçilik, küresel kapitalizme karşı bir tepkiden ibaret değildir; küresel kapitalizmin mantığı tarafından üst belirlenmekte ve onun içsel bir parçası olarak var olmaktadır. Günümüzdeki milliyetçilikler, sermayenin serbest hareketine engel olmazken, sermayenin iç sınırları ve çelişkilerinin aşılması için yeni bir biçim ve yol oluşturuyorlar.
Liberal kimlik siyaseti ve popülist milliyetçi sağcı hareketler birbirlerine karşıt gibi görünseler de kullandıkları dil aynıdır. Her iki taraf için de söz konusu adaletsizliklerin ve incinmişliklerin telafisi için kendimizi ve kimliğimizi muhtemel hasarlardan korumak, bir ötekiye müracaat ile mümkünmüş gibi konuşulur.
Öte yandan, göçmenlerle İslami terörle bağdaştıran mantıkta medeniyetler çatışması ideolojisini ayakta tutan bir yan var. Bu yaklaşım bir kesim insanın tamamına Müslüman rengi veriyor ve onları homojen olarak görüyor. İslam dünyası ile Batı liberalizminde ortak olan hayati önemli bir unsur var: Kapitalizm. Medeniyetler çatışması karşıtlığını her iki taraf için de aynı sömürge diliyle harekete geçiren de kapitalizmdir. Homojen varlıklar olarak Batı dünyası ve İslam dünyası diye bir şey yoktur; bunlar kendi içlerinde fena halde bölünmüş varlıklardır.
Kapitalizmi temel bir mesele olarak görmeyen bütün yaklaşımlar, göçmen meselesine cevap üretemez. Afrika ve Orta Doğu’dan kitleler halinde Avrupa’ya doğru hareketi, küresel kapitalizmin işleyişi içinde konumlandırmak gerekiyor. Göçmenlerin hareketinin arkasındaki temel neden, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinin kapitalist dolaşımın dinamiğine yakalanma tarzlarıdır. Kapitalizmin dinamik gelişmeleri ve dünyanın farklı bölgelerinde yarattığı kriz arasındaki gerilim, esas nedenleri gösteriyor. Diğer bir neden ise Batı’nın yaptığı askeri müdahaleler sebebiyle kaos yaratan yeni sömürgeciliktir. Şu anki krizin ideolojik, siyasal ve ekonomik temelleri önceden atılmıştır. Günümüzde göçmenlik olgusu, çok büyük oranda tüm insanların yaşam biçimini değiştirmiş olan kapitalizmin ve sömürgeci genişlemenin doğrudan sonucudur.
Ekonomik neosömürgecilik ve askeri müdahaleler sonucunda milyonlarca insan, iki seçimle karşı karşıyadır: Ya göçmen olmak ya da Afrika’da milis liderlerine, Orta Doğu’da IŞİD’e katılmak.
Öte yandan, göçmenler sadece savaştan kaçanlar değil, refah arayışıyla yaşam standartlarını yükseltmek için de gelenlerdir. Bu, göçmenliğin doğasının değişmekte olduğunun göstergesidir. Alışılmış işçi göçmenler yerine, daha iyi bir yaşam arayan göçmenler; Güney İtalya’ya varan, İskandinavya’ya, Balkanlar’a varan Almanya’ya, Fransa’ya varan İngiltere’ye gitmek istiyor. Rüyalarını kayıtsız şartsız bir hak olarak görüyorlar. Kapitalizmin yarattığı sahte umutlar ve kendini yenileyerek var olma biçimleri, bu hayalleri harekete geçiriyor. Oysa göçmenlerin Norveç rüyası peşinde koşması beyhudedir; Zizek’in dediği gibi: “Norveç diye bir şey yok. Norveç’te bile yok.”
Peki solun pozisyonu ne olmalı? Liberal, popülist, milliyetçi, İslamcı anlayışların kapitalizm ile bitişik, onu besleyen yönünü hesaba katarak yönelimini tartışmak gerekiyor. Solun epeydir sadece popüler sağın gündemine yanıt olarak var olmak gibi bir sorunu var; sağın belirlediği saha dışına çıkamıyor. Sol, soyut evrensel düzeyde mücadele etmekten çoktan vazgeçti; gitgide özgül ve somut düzeyde çatışmalara giriyor. Popülizmin kötü öteki diye dışarı attığı tüm ötekileri, koruyucu kanatları altına aldı. Ötekilerin hakları için savaş, temel gündemi oldu. Bu liberal hoşgörü talebi, liberal sağın oluşturduğu perspektifi kabullenmek demek. Irkçılık, şiddet, yoksulluk, cinsiyet ayrımcılığı, kökten dincilik ve benzeri gibi, solun teşhis ettiği sorunların hepsi aslında temel siyasal sorunların en azından ilkece ya da kağıt üstünde çözülmüş olduğu bir toplumsal uyum manzarası temelinde ortaya çıkıyor. Solun, tüm bu mücadelenin henüz çözülmemiş olduğu gibi, aslında daha kötüye giden temel bir toplumsal antagonizmanın parçası olduğu fikri ile buluşması ve ilişki kurması gerekiyor. Tüm bu sorunların evrensel ve özgürlükçü bir taleple, eşitsizlik ve sömürü karşısında daha genel bir mücadelenin cisimleşmiş hali olması gerekiyor. Böyle yapılırsa, şaşırtıcı ittifaklar doğurabilir ve bu örgütlenme biçimleri, toplumsal adaletsizliğin sistemik parametrelerini gündeme getirir, ona dokunabilir. Bu da bunu yapacak iktidara sahip olma meselesidir. Sol, rahat konumunu terk ederek fiili siyasi iktidar hevesini yeniden önüne koymalıdır. İktidar, siyaset için elzemdir; ikincil bir şey değildir. İktidarın yarattığı problemler olsa bile, günümüzün acil sorunları veya radikal sağın güçlenmesi bunu zorunlu kılmaktadır.
Sol, refah devletinin ortadan kalkan kalıntılarını muhafaza etme mücadelesine indirgenmiş durumdadır; bu finansal elitlerin işine geliyor. Oysa yapılması gereken yapısal problemlere odaklanmak ve halka kulak vermek. Halkı anlamak gerektiği gerçeği solu milliyetçiliğin ve popülizmin alanına çekmemeli. Daha önce belirttiğimiz gibi liberalizm, popülizm ve milliyetçilik kapitalizmi besleyen anlayışlar. Kapitalizmi temel problem olarak gören bütün tarafların grupların vb. arasında kurulacak bağlar politik mücadele açısından önemlidir.
Solun göçmen meselesindeki yerini de belirlemek, kapitalizme yönelik sahici bir mücadele ile ilgilidir. Şu an sol ahlaki fail rolünü oynuyor, göçmenlerin içinde bulundukları kötü durumu insanileştirme çabasıyla meşgul. Göçmenlere sadece sempati duyduğumuzda krizin nedenini depolitize etmiş oluyoruz. Böylece mesele sadece ahlaki bir düzleme indirgeniyor. Göçmen meselesi salt ahlaki bir kriz değil, küresel geç kapitalizmin dinamiklerinin ön ayak olduğu ve şiddetlendirdiği bir kriz görüntüsüdür. “Onlar da bizim gibi” sloganı ırkçılığın nihai biçimi; sınıf mücadelesinin yerini empatinin olmasına hizmet ediyor.





Bir Cevap Yazın