LEEN ALİ
Türkiye’ye 11 yaşımda, çocukluğumu ardımda bırakarak geldim. Doğup büyüdüğüm Rakka, 2013 yılında Esed rejiminden kurtulmuştu. Özgür Suriye Ordusu ile rejim güçleri arasındaki çatışmalar bir hafta boyunca sürdü. O hafta, evimizin köşelerinde saklanarak ve kurşun sesleriyle yaşamaya çalışarak geçti. Çocukluğumun en zor haftasıydı. Sürekli kulağımda yankılanan silah sesleri bir gün aniden kesildi. Ve o derin sessizlikte, Rakka’nın kurtuluş haberini aldık.

Hayv Kahraman’a ait Migrant 3 adlı çalışma. [Kaynak: npr.org]
Haberi alır almaz teyzemin evine koştum. Herkes birbirini tebrik ediyordu; mutluyduk, umutluyduk. Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Aynı gün uçaklar şehrimizi bombalamaya başladı. Hemen ardından İran’dan gelen askeri desteğin Rakka’ya doğru yola çıktığını öğrendik. Katliam haberleriyle dolu diğer şehirlerden onların geçişini çok iyi biliyorduk; şehirden çıkmamız gerektiğine karar verdik. Bir çocuk olarak yaşananları tam olarak anlayamıyordum. Ama bir şeyi çok iyi biliyordum: Ölmek istemiyordum. Türkiye’ye gelmeye başta direnen annemi, gözyaşlarım ve yalvarışlarımla ikna ettim.
Annem demişken, ondan bahsetmeden olmaz.
Annem, beş kız çocuğunu hem savaşın içinde hem de gurbette tek başına büyüten bir devdi. Türkiye’ye geldiğimizde, “nasıl olsa geri döneceğiz” düşüncesiyle yanımıza neredeyse hiçbir şey almadık. Kelimenin tam anlamıyla sıfırdan başladık. İlk zamanlar her şey çok zordu.
Türkiye’de mülteci olarak karşılaştığım ilk şok, Suriyeli öğrencilerin Türk okullarına alınmamasıydı. Komşu çocuklarının okula giderken neşeyle koştuklarını izlerken, pencereden onlara özenerek baktığım günleri hatırlıyorum. Neyse ki bu durum altı ay sonra değişti; Suriyeli çocuklar için özel okullar açıldı ve ben de eğitimime devam edebildim. Çocukluğum, kendi toplumumun etrafında geçtiği için ırkımdan dolayı çok fazla dışlanmadım. Bu açıdan kendimi biraz şanslı hissediyordum. Ancak ergenlik dönemime girdiğimde, göçmen bir kadın olmanın zorluklarıyla yüzleşmeye başladım.
Bir gün annemle hastanedeydik. Yanımıza yaşlı bir kadın geldi. Annemle sohbet ederken bana dönüp, “Kızını evlendirmeye ne dersin? 50 yaşlarında, zengin bir tanıdığım var; gelin arıyor. Evlendirirsen size bakar,” dedi. Bu olay Suriye’de olsaydı, annem bu kadına bağırıp çağırırdı. Ama burada, Suriyeli mülteci statümüzün getirdiği çaresizlikle, annem kadına sadece “kuzeniyle sözlü,” diyerek geçiştirdi. O gün eve döndüğümüzde, sabaha kadar ağladım. Ve o gün, burada sıradan bir hayatım olmayacağını anladım.
Lise yıllarımda bu gerçekle daha çok yüzleştim. Polislerin bizi yolda durdurup, “Bu bir güvenlik tedbiri,” diyerek telefon numaralarımızı alması… Göç idaresinde çalışan memurların mesai saatleri dışında bize mesaj atması… Türkçe öğretmek için okula gelen genç öğretmenlerin Suriyeli kızlara ilişki teklif etmesi… Tüm bunlar bana, artık ne bir kadın ne de bir insan olarak haklarımın olmadığını fark ettirdi.
Zamanla haklarımı öğrenen bir genç kadın oldum. Ama haklarımı bilmenin, onları savunmam için yeterli olmadığını gördüm. Yanımdaki kadınları haklarını aramaları için cesaretlendirmek yerine, göçmen statüsünün kırılganlığı içinde susmaya başladığımı fark ettim. Bu, içimde derin bir karanlık yarattı.
Çocukken geleceğe hep umutla bakardım. O zamanlar yaşadığımız zorlukların çoğunu dil bilmememize bağlıyordum. Ancak Türkçeyi ana dilim gibi öğrenip kullanmaya başladığımda, sorunlarımın azalmadığı, aksine iki kat arttığı gerçeğiyle yüzleştim. Türkçe bilmek; toplumun bize olan bakış açısını, kadın dayanışma derneklerinin mülteci kadınları nasıl görmezden geldiğini, siyasetçilerin mülteci genç kadınları nasıl açıkça hedef alabildiğini anlamamı sağladı.
Bugün, bir göçmen genç kadın olarak kendim ve hemcinslerim için çok endişeliyim ve bu endişemin pek yakın bir zamanda bitebileceğini düşünmüyorum.





Bir Cevap Yazın