Mehmet Özgür Bahçeci: “Göçmenleri ve mültecileri, daha iyi veya kötü şeklinde ayıracak olan hat İslam’a karşı olan tavra bağlı hale gelmeye başladı”

2015’te Angela Merkel’in ‘Bunu başarabiliriz’ diyerek kapıları açmasıyla beraber 1,5 milyon mülteci Avrupa’ya, yarım milyon da Almanya’ya giriş yaptı. 60’lardaki işçi alımlarının toplumsal sancılarını entegrasyon yasaları ve eşit muamele yasa ve ofisleriyle yeni yeni tamir eden Almanya, bu göç dalgasını nasıl karşıladı? Sosyal devlet nasıl yeniden tarif edildi, taban hareketleri ve dayanışma ağları nasıl yanıtladı? Mustafa Emin Büyükcoşkun, Berlin merkezli göçmen kültür-sanat kolektifi “gastkollektiv”den Mehmet Özgür Bahçeci’ye Almanya’da göçmenlik hakkında sordu.

Zentrum Kreuzberg tabelası önünde, polis istasyonu protestosundan.
[Kaynak: Mehmet Özgür Bahçeci]

Sen sosyolog ya da siyaset bilimci değilsin ama Almanya’daki Türk varlığının temsili Berlin’in o meşhur ‘Kreuzberg Merkezi’ levhasının bulunduğu bloklardan birinde oturuyor ve tam da bu ikametin hakkını vermeye çalışan pek çok enformel dayanışma ağındasın. 2013’teki o renkli manzaradan bu puslu günlere nasıl geldik?

Biz, bir grup öğrenci, ara bir dönemde gelmiş gibi olduk. Önceleri Alman liselerinden çıkan, zaten bir şekilde Almanca ile bağlantısı olanların domine ettiği bir öğrenci profili vardı. Mazisi eskiye dayanan bir arkadaş çevresi olarak, bu profili değiştirecek olan Gezi sonrasındaki kitlesel dalgadan önce geldik. Tam da Merkel’in ‘Wir schaffen das’[1] çıkışından öncesine denk geldik. Refugees Welcome’e[2] başından itibaren biraz eleştirel yaklaşmamıza sebep olan, öncesinde Gezi’nin burada bulduğu, daha doğrusu bulamadığı yankıydı. Bir yandan sabah akşam 5 vakit Gezi tüketilmeye başladı, ki sonrasındaki on yılda da bu tüketim devam etti. Ama ilk geldiğimizde Türkiye’den yeni gelmiş ve Gezi’deki enerjinin ve aslında dünyaya bakışın ne olduğunu bilen insanlar olarak, Gezi aslında buraya bir etki bile yapabilir mi, benzer bir harekete yol açabilir mi diye bakıyorduk. Çünkü Gezi’de büyük bir koalisyon vardı, bir yandan azınlıklar, öbür yandan kadınlar, Müslüman anti-kapitalistler… Hani böyle 2000’lerin iyimser zamanlarına, ‘o güzel günlerimize’ denk gelen o geniş renkli şeyin, buraya Almanya’ya da bir tür etkisi olur mu acaba heyecanındaydık. Sadece Türkiye üzerine değil de buraya yönelik de bir eylemliliği tetikler mi düşüncesi vardı. Fakat direkt olarak “doğulu diktatör”e karşı mücadele veren insanlar şeklinde bir çerçevede değerlendirildi, tüketildi. Buradaki toplumsal hareketler oradan bir şey öğrenmek veya en azından feyz almak gibi bir eğilim göstermeyince, hayal kırıklığından biri oldu. Tabi bununla birlikte bakınca Refugees Welcome‘ın hayal kırıklığı daha yumuşak geldi. Refugees Welcome‘ı kabullenen ve onu savunan hype, sadece 6 ay mı, bir yıl mı sürdü, tam hatırlayamıyorum. Sadece böyle kısa bir süre önemli bir kesimin içine dahil olabileceğini hissettiği bir akım oldu. Ama mülteciler buraya daha kitlesel olarak gelmeye başladıktan sonra, biraz da aslında naif bir illüzyon olarak kaldığı görüldü. Sonrasında mültecileri hedef alan medya kampanyalarında bunu gördük. Zira devlet burada ajandasını tek bir medya kanalıyla sürdürebiliyor. Göçmenler, mülteciler sürekli tehdit olarak kodlandı. Türkiye’de de aşırı sağ söylem yükseldikçe bildiğimiz bir şeyin tekrarıyla, yani CDU’nun, ana akımın da oylar AfD’ye gitmesin söylemiyle, sürekli onların çizgisine doğru kaymasıyla sonuçlandı. Geri kabul anlaşmasının utancıyla ilgili konuşan kimse yoktu. Almanya’nın mülteciler için kısmen güvenli bir yer olma hali, duvar zamanı Almanya’sından gelen dayanışmacı gelenekler falan varken, o anlaşmayla birlikte aslında haklar askıya alınmaya girişildi. Türkiye’yle yapılan anlaşmayı da tek taraflı, sanki Erdoğan kendi kendine bir anlaşma yapmış gibi, sadece o tarafı eleştirerek ele almaya başladılar. 

Daha genel bir değişim ise herkesin Müslümanlaştırılmasıydı; daha doğrusu inancı, geçmişi veya ırkı ne olursa olsun bütün göçmen ve mültecilerin Müslüman olarak çerçevelenip, her hareketlerinin o dinî kültüre ait insanların yaptığı eylemler gibi bir kalıba oturtulması yıldan yıla arttı. Tabii bu iç gerilimleri de beraberinde getirdi. Üstüne bir tür ‘yafta’ atılan grubun, kendi içinde de o yaftayla cebelleşmesi gibi, ‘zaten ben Müslüman değilim, evet bu Müslümanlar da öyle’ gibi konumlanmalar arttı. Kendi içinde göçmenleri ve mültecileri, iyi göçmen, kötü göçmen veya işte iyi mülteci kötü mülteci şekilde ayıracak olan hat da, bu İslam’a karşı olan tavra bağlı hale gelmeye başladı. Göçmen hareketi 60’lardan itibaren çok önemli kazanımlar elde etmiş, yurttaşlık haklarıyla ilgili önemli kazanımları olsun veya kültürel olarak kabul edilmek olsun, belli bir dinamiğe ulaşmışken, son 10 yıl içerisinde ‘İçimizdeki Müslümanlarla ne yapacağız?’ sorusuna hapsedilmeye çalışıldı. O kazanımların, bağlantıların, Almanlarla ilişkilerin hepsinin böyle bir tür kaygan bir zemine alındı ve bugün Müslümanlara karşı günde beş saldırı ortalamasına geldik.

Şu anki manzaraya bakınca CDU’nun AfD’ye yaklaşıp, onun oyunu kesmesi taktiği öyle bir yere geldi ki, artık ikisi arasında büyük bir fark kalmadı. Almanya ekonomik olarak Ukrayna Savaşı’yla enerji fiyatlarının artmasından çok etkilendi. Yakıt fiyatlarındaki yükseliş doğrudan insanların sırtına bindiriliyor. Bunların tabii ki konuşulmasından ziyade, klasik, tepkinin azınlığa veya diğer kültüre yönlendirilmesi taktiğini merkez partiler yoğun bir şekilde kullanıyor. 

Almanya’ya işçi göçünün 60 yıllık bakiyesi, kültürel çeşitlilik ve fırsat eşitliğine indirgenmiş bir entegrasyon politikasıyla, temsil ve kotalara hapsolmuş bir bölüşümü dayatıyor. Öte yandan geçen on yılda Suriye iç savaşıyla gelişen göç dalgası ise bu paradigmanın limitlerini zorladı ve sosyal demokrasinin neoliberalizmle izdivacını, AfD gibi nevzuhur faşizm biçimleriyle imtihana soyundu. Merceği daraltıp Kreuzberg’den bakıncaz manzara nasıl görünüyor?

Almanya, o kadar çok mülteci kaldıramayız, şöyle olur böyle olur, diye neredeyse on yıldır tartışırken, Suriyelilerle sayıca karşılaştırılabilecek kadar Ukraynalı geldi ve onlar hiç sorun olarak addedilmediler. Refugees Welcome’daki gibi ilerici enternasyonalist bir vatandaşlık tanımına açık olmayan sağcılar bile, evimizin bir odasını verelim gibi tutumlarla, yeni mültecilere hiç ses çıkarmadı. 

Suriyeli mültecilerle ilgili, sanki hiçbir şekilde Almanya savaşın ve işgalin içinde değilmişçesine yapılan, ekranlarda sadece Erdoğan’ı gördüğümüz bir propaganda dönemi vardı. Merkel de biraz daha mültecilerin etkisini belki burada azaltabilecek bir şekilde ön almış oldu. Tabii karşılaştırmalarda şunu de düşünmek gerekiyor çünkü orası hep birazcık kaçıyor: Türkiye’deki rakam, ekonomik durum ve bu tür bir mülteci dalgasıyla baş etme becerisi. Daha önce tabii ki var, Irak’tan olsun, Kafkaslar’dan olsun sürekli olarak hani Türkiye’ye gelen bir insan grubu var ama böylesi bir büyüklük daha önce yaşanmadı. Zaten dünyada da çok nadir olan bir durum. Almanya’da ise devletin merkezden planladığı ‘Sen köysün tamam, köysen sana iki tane, al kilisede beslersin çocukları, kasabaysan beş tane’ falan diye dağıttığı bir düzen var. Dolayısıyla mültecilerin yarattığı ekonomik, sosyal etkiyi Türkiye ile karşılaştırmalı konuşurken rakamları sürekli olarak göz önüne almak gerekiyor bence ve Türkiye direkt olarak savaşın çok daha içinde olduğu için farklı bir resim var. 

Bir de yeni gelenler, eskiyi beğenmeyenler var. Bilhassa 15 Temmuz’dan sonra pik yapan, kariyer umuduyla yüksek tahsile gönül verip AKP’nin inşa ettiği imtiyaz ilişkilerden faydalanamayınca çareyi kaynakta, Avrupa’da arayanlar burada nasıl konum alıyor, nasıl ilişkileniyorlar?

Kaynak tutkusundan çok farklı sebeplerle, ekonomik gerekçelerin yanında önemli kaygıları da olan bu dalga, ‘eski’ göçmenlerden oldukça farklı bir noktada. Sonuçta eskilerin o 60 yıllık mücadelenin sonunda, beğenilir beğenilmez, kabineye bile katılımı veya Biontech’te[3] gördüğümüz gibi artık kendi araştırma merkezini dahi kurabilen belli birikimleri ve yeni orta sınıflarından bahsedebiliyoruz. Mevzu sürekli olarak hâlâ Bürgergeld‘e[4] gelse de başka bir tür konumlanış var. Döner örneğini vermek istemiyorum ama artık onu bile sahiplenmeye kadar giden, aslında bunca yıl birlikte yaşamanın getirdiği güzel bir karmaşa bile olmuş. Ama sonrasında, mültecilerle de birlikte başlayan yeni dönemde, genel olarak bütün göçmenleri siz iyi göçmen misiniz, kötü göçmen misiniz noktasında tekrardan bir hizaya çekme durumu var. Bunun tabii göçmenler için de oldukça ağır ve aslında farklı şekillerde aralarında gerilim yaratan bir tarafı var. 

Kreuzberg özelinde zaten çok güzel de görebiliyoruz aslında. Birlikte yaşamla ilgili olan birikim neye evrildi, neye dönüştü? Biz geldiğimizde Berlin’de hâlâ işgal evleri  mevcuttu. Bu mahalledeki o yıllardan beri süregelen birliktelik, bir yanda göçmenler öbür yanda anarşistler, diğer yanda kolektifler, beri yanda kendi daha yerel inisiyatiflerinin olduğu karışım yavaş yavaş ortadan kalkıyordu. Mesela bizim direkt binadan örnek verebilirim. Burası normalde aslında Arapların oturduğu blokmuş. Kottbusser Tor meydanında o meşhur Türkçe ‘Kreuzberg Merkezi’ tabelasının olduğu bloklardan biri. Karşı taraf Türklerin oturduğu blokmuş. Şimdi zillere bakınca, yine bir yarısı kadar olmasa da üçte bir kadar Türkiyeli aile yoğunluğu var karşıda. Ama bizim blokta, on katta toplasan beş Arap aile falan kalmıştır. Bu aileler zaman içerisinde burada kalamamaya başladı. Duvar tam ortasından geçerken, burası şehrin en doğusunda kaldığı için ve Batı Berlin’in polis istasyonları ve kontrol noktalarıyla bezenmiş manzarasında hafif kriminal olarak görünen bir yer olduğu için göçmenlerin sığınabildiği bir yerken, duvardan sonra tabii ki şehrin ortasında kalan bir yer oluyor ve kiralar aşırı bir hızla artıyor. Ve tam da yine geldiğimiz vakitte bununla ilgili “Gecekondu” adını alacak kiracı direnişi ortaya çıkıyor. Kreuzberg kökenli ve sonrasında Almanya’daki genel kira politikasını da etkilemiş, halen de etkileyen bir hareket. 

Mahalle ve mahalleli 90’larda Nazilere karşı direniyorlar. O bilinen çeteler, aslında Nazilerin gelip şiddet göstermesine, mahalleden o insanları kaçırmasına karşı bir şeyler yapabiliyorlar. Tabii burada kalan insanlar içinde ayrı bir değerlendirmesi oluyor o grupların genelde ama bir şekilde o kaba şiddete karşı durulabiliyor. Lakin 2000’den sonra başlayan kira artışı ve Almanya’nın yeni başkentinin en nadide köşelerinden biri olmasının birlikte getirdiği ekonomik baskıya, eski sosyal devlet politikaları sayesinde bir süre dayanabilse de, bu dayanaklar her seçim dönemi yavaş yavaş törpülenerek eridiği için, bir yerden sonra artık göçmen bir ailenin burada yaşayabilmesi neredeyse imkânsız oluyor. Buradaki aileler şehrin dışına gittiğinde de aslında ülke değiştirmiş gibi oluyorlar. Çünkü burada o kadar yoğunlaşmış bir hayat kurulmuş ki, marketinden kahvesine, her türlü ufak alışverişini yapacağı dükkana kadar her şeyi bu mahallede. Burada kendine rahat bir ortam kurmuşken şehrin en ucuna, normalde mültecilere, artık sonradan gelenler diyebileceklerimize gösterilen yerlere geçince, bir anda bomboş bir Almanya’nın ortasına düşmüş gibi oluyorlar. Bunun sonucu olarak, buna artık dur demeye çalışan bu gecekondu hareketlenmesi vardı geldiğimizde; hatta onlar da önce bizim burada Gezi için koyduğumuz çadırın yan tarafına kendi çadırlarını koymuşlardı, sonrasında o “Gecekondu” oldu, kulübe oldu ve sonrasında o kulübede kiracı hakları ile ilgili kampanyalar organize edildi.

En önemli kazanımı da hareketin, tabii ki Berlin senatosundaki kamulaştırmayla ilgili referandumdu. Deutsche Wohnen & Co. Enteignen (Alman konut şirketini kamulaştırın) adlı kampanya direkt olarak “Gecekondu”nun inisiyatifiyle paralel ilerledi. Sonrasında daha geniş bir kitle, bu kampanyayı ele alarak daha da büyük bir yere getirdi ve referandumda başarı elde edildi. Seçimle bir şeylerin değişmediği, buradaki insanların algısında yerleşik olduğu için, bu çok büyük bir başarı aslında. Sonuçta belli dönüşümler var ve bunlar daha çok sermaye aracılığıyla oluyor ve sermaye yoğun bir kârlılıkla ilerlediği için burada, onun karşısında siyasal olarak çok fazla bir şey duramıyor. İnsanların siyasal sisteme karşı pek bir inancı ve güveni yokken referandum yapıp, bu oylamada gerçekten kitleleri mobilize edip bu hakkı aldılar. Berlin senatosuna belirli bir sayının üstündeki emlak tekellerinin evlerini kamulaştırma hakkı verdiler. Böylelikle senato bu evleri satın alıp artık kira manipülasyonu yapılmasına engel olabilecekti. Şehrin bir tür gayrimenkul spekülasyon merkezinden ziyade, mevcut sakinleriyle birlikte, olduğu gibi kalabilmesini sağlayacak bir yol açmak isteniyordu. Ümitliydik ama Senato sonrasında bu kazanılan hakkı kullanmadı ve bir tür sus payı gibi sadece “Gecekondu”nun olduğu parseli satın aldı. SPD’nin başını çektiği yönetim, istenilen kapsamın onda biri kadar olan bölümü satın alıp, sosyal konuta çevirdi. Hiçbir şey anlam ifade etmedi tabii ki, genel olarak fiyatlara etkileyecek hiçbir sonuca bizi götürmedi. Bu soylulaştırmayla ilgili olan tarafı. 

Öbür yandan bir garip durum da bir tür yeni zengin göçmenlerin mahalleye yaptığı etkiyle oldu. Mahalle, bu soylulaştırmaya daha rahat katılabilecekleri veya o zenginlikle ilgili bir tür yeni alan bulabilecekleri bir yer haline geldi. Kapısında ‘authentic Turkish cuisine’ türü yazılar olan dükkanlardan bahsediyorum. Mahallenin farklı yerlerindeki bu tür pek çok yeni işletme ile 60 yıl önce olduğu gibi Schwarzarbeit,[5] 15 saat asgari ücretin altında çalıştırılan, Türkiye’den getirilmiş, bazı durumlarda pasaportuna hâlâ el konulan insanlar yan yanalar. O 60 yılın sonucu olarak yeni bir tür orta sınıf ortaya çıkarırken, bir yandan da yine o 60 yıl önceki hikayenin tekrar tekrar aynı şekilde yaşanmaya devam ettiği bir yanyanalık. 

Özellikle mülteci akımından sonra, mahalle, geleneksel olarak olduğu gibi mültecilere yuva olan, kaçıp geldikleri veya birazcık kendilerine ait güvenli bir alan oldu. Ama arada uyuşturucuyla ilgili iki-üç yıl bir boşluk oluştu ve Kotti’de sokaklar daha önce olmadığı kadar böyle garip bir hal aldı, mahalle sakinlerini de bu durum tedirgin etti. Sonrasında, iki noktaya polis aracı koymalarıyla, bu garip durum bitti. Fakat bu sürede yaşanan tedirginliği de kullanarak, bundan hemen 6 ay sonra, iki seçim arasında, mahallenin tam göbeğine bir polis karakolu diktiler. Mahallenin çoğunun karşı çıkmasına rağmen, bütün mahalleye hakim ve ikonik olarak görülen o göçmen bloklarının tam ortasına, Türkçe ‘Kreuzberg Merkezi’ tabelasının üstüne bir polis karakolu, yine bir SPD icraatı olarak yerleştirildi. 

Karakol inşasının hemen sonrasında, Kottbusser Tor meydanında misyonerlik yapan grupların artmasıyla karşılaştık. Her gün daha da kalabalık bir şekilde geliyorlar. Zaten koca ülkede belki 3-5 mahalle var nüfusu ağırlıklı olarak Hristiyan olmayan. Onlardan birine, büyük canlı yayın aracı, kitap stantları, göçmen aksanıyla davette bulunan bir çocukla, dev tahta haçlarla geliyorlar. Bu garip faaliyet direkt olarak karakoldan sonra başladı. Kotti, o güvenli alan olma özelliğini de aslında bütün mahalleye hâkim olan bu karakol nedeniyle kaybetti. 

Kültür-sanat alanından söyleyecek olursam: 80 darbesi sonrası gelenlerin etkinliğiyle, göçmen hareketinin kazanımlarının hissedilmeye başlandığı bir dönemde, sonunda, Kreuzberg’de yüzbinlerce Türkçe konuşan insanın bir adet tiyatrosu oluyor. Yine bir 10 yıl önce Wedding’de bir tane daha Türkçe konuşulan tiyatro kuruldu. Sonrasında bu bizim mahalledeki ilk tiyatro kapatıldı. Bu durum, göçmenlerin, kültür sanat alanındaki temsilinin ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor. Berlin Avrupa’nın tiyatro başkentlerinden biri ve tiyatro yapılan binlerce yer. Nereden baksan yarım milyona yaklaşan bir Türkçe konuşan popülasyon yaşıyor ama sahneden Türkçe duyulabilen yer sayısı ikiyi geçmiyor. Dolayısıyla asimilasyon perspektifi tiyatro alanında oldukça net görülebiliyor.

Almanya’ya göç ve ilticanın tarihi, ulusötesi bir dayanışmanın da tarihi aynı zamanda. Sosyalist Almanya’nın kucak açtığı sömürgesizleşen halklar, Batı Almanya’nın misafir ettiği Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler, hatta İslamcılar Türkiye topraklarındaki irili ufaklı pek çok toplumsal mücadelenin adeta küvözü oldu. Kapitalizmin bu denli kökleştiği bir bağlamda, zaman zaman ütopik bir hal alan bu dayanışmanın imkânları ve açmazlarına dair ne düşünüyor, neler gözlemliyorsun?

Dayanışma ne demek, neyden bahsediyoruz dayanışırken? Göçmenlerin kendi aralarındaki birliktelikleri, bir araya gelme çabalarından belki bir yanıyla güzel bir deneyim olarak bahsedebilir. Burada son dönemde özellikle enternasyonalist feministler önemli işler yapıyor. Feminizm, devletin dış politikada, daha çok Müslüman coğrafyalarla alakalı bir şekilde kullanmaya çalıştığı bir söylem haline geldiği için, onların karşı çıkışı ve bu saydığın ve diğer coğrafyalardan kadınların bir araya geldiği bir harekete dönüşmesi çok önemli ve etkileyici. Ama bu tür birliktelikler gerçekten hem zorlu oluyor hem burada onların başını ezmek için de devlet direkt olarak bekliyor. Son süreçte de zaten görüldüğü üzere en istemedikleri şey bu tür birliktelikler.

Bizim de İranlı ve Suriyeli arkadaşlardan çok fazla şey öğrenme şansımız oldu. Mesela biz İran’daki Yeşil Hareket’i buraya geldiğimizde hiç bilmiyorduk. Suriye’deki hareketlenmenin de ne kadar benzer bir yerden olduğu ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktu. Buraya gelince ama, onların deneyimlerinin yine aynı şekilde ne kadar benzer olduğunu fark ettik. Almanların benzer hareketlerden hiçbir şekilde feyz almama veya hiçbir şekilde etkileşim içerisinde bulunmama halini de fark ediyor tabi insan. Göçmenlerin birbirleriyle ilgili durumları daha iyi bir şekilde algılayabilmesi, hikayelerindeki benzerlikleri kavrayabilmesini sağlayan bir ortam var. Bir şekilde genel bir çerçeve kazanmak için bir şans da yaratıyor. 

Türkiye’den gelen politik göçmenlerle veya mültecilerle ilgili bir proje yapmayı düşünüyoruz. Barış imzacısı Mustafa Şener hocamızın 60’tan itibaren gelen politik mültecilerle yaptığı bir araştırma var. O röportajları böyle bir dokümanter tiyatro olarak sahneye koyabilir miyiz, diye kafa yoruyoruz. Her 10 yıldan bir mülteci profili seçip ve yıllar içindeki değişimi böyle 6-7 karakter üzerinden ele alabilir miyiz diye bakıyoruz. Örneğin 70’lerde göçmenler zaten en kötü işleri yapmak için geldikleri için düşman direkt olarak çok net bir şekilde Alman patron olarak sabit ve ona karşı zaten çok kuvvetli bir yanyanalık durumu varken, Türkiye’de işler daha fraksiyonel veya farklı şekillerde çeşitlendiğinden bu göçlerin derneklere, örgütlülüğe etkisi farklı oluyor. Herkesin böyle kendi grubuyla aslında bir şekliyle hayatta kalmaya veya belki Türkiye’deki hareketi desteklemeye çalıştığı dernek yapıları ortaya çıkıyor. Bu grupların neredeyse hepsi de, nadiren işte Gezi vakti bir araya gelmişti. Özel durumlarda belki bir araya geliyorlar ama onun dışında o tek ve net olan düşmana veya karşıdaki odağa karşı bir birliktelik çok fazla sağlanamıyor.

Türkiye’den buraya bakınca zaten çok fazla bir şey görünmüyor. Ne yazık ki herkesin kafasında sadece röportaj veren Almancılar veya daha öncesinde Dummkopf[6] figürüyle sınırlanmış bir imgelem var. Burayı, oradan anlamak çok mümkün olmuyor. Buraya gelince insanlar tabii aslında başka bir yer olduğu anlayıp hem Türkiye’yi, hem de burayı farklı yerlere konumlandırmaya başlıyor. ‘Türkiye’den mi geliyorsun, ama hiç Türk’e benzemiyorsun’ sözünün iltifat olarak edilmesi, Müslümansın-değilsin gerilimi veya direkt olarak merhabadan sonra ilk sorunun ‘Erdoğan hakkında ne düşünüyorsun?’ olması bir tür yabancılaştırma sağlıyor.

Filistin’de Aksa Tufanı’yla başlayan ve Gazze soykırımıyla devam eden sürecin yankıları, Nürnberg sonrasında Almanya’ya giydirilmiş antisemitizm gömleğine dar geldi. Bundestag’da kabul edilen yeni göçmenlik yasasının şartnamesinde, “İsrail devletinin ve Yahudi entitesinin” kayıtsız şartsız kabulü ve IHRA tarifi dayatılıyor. Öte yandan I. ve II. İntifada sırasında Almanya’ya hicret eden, sayıları 250 bini bulan, yaklaşık 50 bini de Berlin’de yaşayan Filistinliler deyim yerindeyse sokakları yangın yerine çeviriyor. Almanya tarihinde olmadığı kadar yüksek ve çok sesle bunları tartışıyor. Sence bu gidişat Almanya’da yeni bir toplumsal sözleşmenin önünü açabilir mi?

Aslında 1945’ten itibaren başlayan bir antisemitizm tanımı ve onda Almanların ortaklaşması gibi bir durum söz konusu değil. Özellikle 60-70’lerde İsrail politikalarına karşı bu tür bir destek söz konusu değil bildiğim kadarıyla. O dönemde daha farklı sesler, farklı şekillerde farklı argümanlar kurabiliyorlar. Sonrasında tabii ki bu ‘Müslümanlaştırma’ ile birlikte aslında, oryantalistlerin eskiden yapageldiği gibi, belli grupları bin yıl önceki kutsal metinlerine göre tanımlayıp, onlara böyle bir öz atfetme hali normalleşiyor. Binlerce yıldır savaşan dinler fantezisi, çok kolay bir şekilde bu oryantalist zihinlerde yer bulabiliyor. 

Berlin’de bir Filistin protestosundan. [Kaynak: Mehmet Özgür Bahçeci]

Bu tüm göçmen ve mültecileri, ‘Müslümanlaştırma’ durumu, bunun tehditleri ve ihtimalleri, içten içe yaratılan o korku, yönetimsel olarak son bir yılda olan olayları kendine has bir şekilde yorumlayıp, Almanya’yı dünyanın biricik bir köşesi yapmayı başardı. Amerika’da bile bir süre üniversite eylemleri yapıldı, burada izin vermediler. Bir de Almanya, Avrupa’da en yoğun Filistin diasporasının yaşadığı yer. Ama çok kadar yoğun bir kriminalizasyon olduğu için tabii ki bir yandan da koşullar çok zorlayıcı. Özellikle uluslararası ceza mahkemesi kararından veya belli katliamlardan sonra ciddi mobilizasyonlar oldu. Ama hiçbir yerde hiçbir şekilde meşru görülmeyip sadece kriminalize edilerek ele alınan protestolar olduğu için devamlılığı çok fazla sağlayamadı. Eylemdekilerin çoğu Filistinliler. Onların direnişi de atabilecekleri sloganların neler olabileceğinden, yapılacak işaretlerin biçimine veya gidilebilecek sokaklara kadar belirlenmiş durumda. En başta zaten iki hafta hiçbir şekilde bir eyleme izin verilmedi. Çok yoğun bir şekilde katliamların olduğu dönemlerde herhangi bir şekilde insanların bununla ilgili bir şey söylemesi mümkün değildi. 

Yeni bir toplumsal sözleşme evet, yani belki 30’lara benzer bir tür toplumsal sözleşme olabilir, öyle bir risk var. Toplum da buna bu kadar hazırlanmışken o tür bir sözleşmeye çok kolay ikna olabilecek gibi görünüyor insanlar. Solcu veya anarşist dediğimiz arkadaşlardan aldığımız tepkiler veya onların bu kadar Tagesschau[7] merkezli dünya perspektifine sahip olabilmesi zaten burayla ilgili çok büyük başka bir hayal kırıklığı. Başından itibaren hayal kırıklıkları hikayesi gibi oldu benim anlattığım ama, Gezi’den itibaren başlayan hayal kırıklıklarının bu son dönem zirvesi oldu artık. En ilerici pozisyonun gelebildiği yer ‘ne ırk düşmanıyız ne antisemitiz’. Bu nasıl bir söylem? Antisemitizmle ilgili bir imayı o tarafa yazan bir perspektif, güya göçmenlerin veya hani mültecilerin yanında olduğunu söylemek için ırkçılık karşıtı olduğunu söylüyor. Aslında direkt olarak Alman toplumuna konuşuyor. ‘Bak ben bunlardan da değilim, bunlardan da değilim’ gibi. Hiçbir şekilde her günü terörize edilenlerle bir yakınlığı yok. Hiçbir kesimin söylemsel olarak bile ufacık bir adım atabilme şansının olmadığını görmek tekrar yalnız hissettirdi.

Sonuçta göçmenler de bunun farkında ve bu mevzunun bir tık ötesi de gerçekten yeni bir toplumsal sözleşme. Çünkü insanlar bunu bile müstahak görüyor, bu kadar ayan beyan olan bir durum için hiçbir adım atılmıyor. İsrail’de bile daha fazla protesto yapılabiliyor, o kadar bir saçma bir noktadayız. Tedirginlik de yaratıyor bu. Kültürel alandan biraz daha kendi deneyimimden söyleyecek olursak son oyundan örnek verebilirim. Bizim kolektifimiz daha uluslararası bir karakterde ama Türkçe’nin sahnelerden duyulamama haline bakıp, Türkçe ne yapabiliriz dedik. Buradaki yeni ve eski diye ayrışmış göçmen gruplarına yönelik bir şey yapmaya çalıştık ve aralarındaki buzları eritmek için, “İdeal” adında bir komedi sahneledik. Bir araya gelmelerini, birlikte gülüp, tartışmalarını sağladık. Bize buranın üretim biçimlerinin dışına çıkarak, direkt olarak kapısını açan tek yer Oyoun adında bir mekandı. Türkçe ile ilgili sınırları aşmamıza yardımcı olan tek yerdi. Orayı da ‘Jewish Voice for Peace’ [8] grubunun, hayatını kaybedenler için yapmak istediği, bir tür ağıt etkinliğine yer verdikleri için kapattılar. Absürtlüğün böyle bir boyutundan,  bireysel olarak da payımızı almış olduk. 

Senle bu röportajı konuşurken 8 Aralık sabahı başka bir hakikate uyandık ve aslında tarih bilincimizin, ne kadar körelmiş olduğunu bir kere daha deneyimledik. Hiç yerine gelmeyecekmiş gibi gözüken bir vaat vuku buldu, Şam’da 60 yıllık Esad rejimi sona erdi. Bir yanıyla direniş ekseninin de büyük bir darbe aldığı da tartışılıyor ama Afganistan’ın ve Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra mülteci akınını tetikleyen en önemli dinamiklerden bir tanesi, belki bir sebep ortadan kalkmış oldu. Şimdi bir geri dönüşün mümkün olup olmadığı konuşulurken bir yandan da Halep’e, Şam’a doğru uzayıp giden araba kuyrukları görüyoruz. Belki de çok uzun zamandır görmediğimiz bir coşku, bir kutlama haline tanıklık ediyoruz. Berlin’de, Neukölln’de, Sonnenallee’de, Güneşli Cadde’de nasıl bir neşeye tanıklık ettin? Belki umut ilkesine icabet ederek böyle tamamlayabiliriz bu muhabbeti.

Hama’dan itibaren kutlamalar başladı burada, havai fişekler atıldı. Tabi normalde başka bir durumda olsa Alman medyasının bu kutlama görüntülerini başka sebepler için kullanabileceğini insan direkt hayal edebiliyor. Ama bu sefer tabii ki mültecilerin geri dönme ihtimalini de barındırdığı için daha olumlu yaklaşıldı. Almanya’dan ne kadar insan geri döner orası bilinmez ama bir grup insan da kalacak orası kesin. Kısa bir süreç değil on yıldan fazla bir zaman var, buraya kök saldı insanlar. Sağ politikacıların teklif ettiği gibi 1000€ alıp gidecek durumda değiller. Hoş salt sağcılar değil, ‘Adopt a revolution’[9] gibi pozisyonlar da orada yaşananlarla, Alman toplumunun arasında ne tür bir mesafe olduğunu gösteriyor. Buradaki göçmenler için olumlu neticeleri olur mu bilemiyorum. Yine de buradaki aşırı sağcı oluşumların gazını alabilir ama onlar da hiçbir şey yokken de gaz çıkarabiliyorlar. Yılbaşında olmuş bir hadiseyi altı ay boyunca televizyonlarda döndürüp üzerinden propaganda yapabilen bir devlet olduktan sonra mülteci sayısındaki azalma ne anlama gelir bilemiyorum. Burada yarım milyon insan bile kalsa bütün tartışmayı onun üzerine yıkabilecekleri bir ihtimali de barındırıyor. Belki de Suriye için güzel olur, orası için güzel olunca, bizim için de olur. Buranın gidişatıyla ilgili belki biraz rahatlatıcı olabilir ama o rahatlığı zaten çok fazla istemiyorlar. Almanların korkularının Müslümanlardan, mültecilerden, göçmenlerden uzaklaşmasını arzulamıyorlar. 

Dipnotlar:

[1] Alman şansölye Angela Merkel’in mülteci akınıyla nasıl baş edileceğini soran bir gazeteciye verdiği meşhur cevap: ‘Almanya güçlü bir ülke. Çok şey başardık. Bunu (da) hallederiz!’

[2] “Mülteciler hoş geldiniz”

[3] Türkiye kökenli Uğur Şahin ve Özlem Türeci tarafından kurulan ve Covid19 aşısını bulan Alman biyoteknoloji şirketi.

[4] Kökeni II. Dünya Savaşı’ndan sonra zorunlu çalışma kamplarının reddine dayanan, hiç kimsenin çalışmaya zorlanamayacağı ilkesini esas alan, 2018’de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin teklifiyle işsizlik maaşıyla evrensel temel yurttaşlık gelirinin senteziyle oluşturan ‘Yurttaşlık Maaşı’.

[5] Sözleşmesiz, sigortasız ve vergisiz çalışma biçimi

[6] “Aptal”. 80’lerden 90’lara TRT’de yayınlanan Bizimkiler dizisinde Ali Uyandıran’ın canlandırdığı Almancı Halis karakterinin çevresine sıklıkla kullanarak popüler kültüre kazandırdığı bir ifade.

[7] Kamu televizyonunda yayınlanan ve ciddi ölçüde gündemi tayin eden ‘Güne Bakış’ adlı haber bülteni

[8] “Barış İçin Yahudilerin Sesi”, Amerika merkezli sol ve anti siyonist savunuculuk örgütü. Alman Anayasayı Koruma Kurumu takibatında olup banka hesapları bloke edilmiştir.

[9] “Bir devrimi sahiplen”. Suriye isyanında rol alan aktivist grupların desteklenmesi için çalışan inisiyatif.              

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin