TOROS HAŞHAŞOĞLU
İki bin on yılındaki İstanbul ziyaretimde, Fransızca’dan amatörce yaptığım şiir çevirilerinden dolayı tanıştığım şair, Kadıköy’deki bir toplantıya davet etmişti. Tanışma ve konuşmaların sonrasında bir dinleyici sanırım “kimliğime” dair kafasındaki bulanıklığı netleştirmek için benim kendimi Türk mü, Ermeni mi, Fransız mı ya da Fransız Ermenisi mi, nasıl hissettiğimi sordu.
Soran şahıs, aidiyet sadakatini ölçmeye yönelik böylesi bir sorunun niyetinde barınan “kötülüğün” farkında değildi.
Cevaben, duruma göre nabza şerbet verircesine kimliğimdeki Türklüğü, Ermeniliği, Fransızlığı sıralamam ya da “kendimi dünya vatandaşı hissediyorum” gibi kulağa hoş gelen ama içi boş bir kalıba sığınmam da benim için mümkün değildi.
“Babam 1950’li yılların başında Sıvaz’dan İstanbul’a 48 saatte gelmiş, ben ise Fransa’nın güneyindeki Montpellier kentinde yaşadığım evin ana kapısından sokağa ayak bastıktan 12 saat sonra, rahmetli babamdan yadigar kalan dairenin bulunduğu apartmanın ana kapısını açıyorum,” diye başladım cevaplamaya. İzleyen diyalogları hatırlamıyorum. Fakat yukardaki cümleler hafızamda kazılı.
Göçmen nereye aittir? Doğduğu toprağa mı, karnını doyurabildiği “memlekete” mi?
Ya da, doğduğunuz toprağa, kente, şehre aidiyet hisleriniz zayıfladığında mı göç başlar?
Babam doğduğu, büyüdüğü, askerlik yaşına kadar yaşadığı köye ayrıldıktan sonra bir daha ayak basmadı. Ben ise ondört yıllık “mülteci ayrılığı”ndan sonra, doğduğum şehri her yıl bir kez, kimi yıllar birkaç kez ziyaret ediyorum. Babam doğduğu köyden ailesi ile temelli göçmüş. Tek başıma bineceğim “uçağa” havalimanında beni, babam değil “yeniden görüşmek üzere” arkadaşlarım yolcu etti. Ebeveynlerim hayatta iken, onları İstanbul’da en az yılda bir kez ziyaret etmek farz idi. Şimdi ise İstanbul ziyaretlerimde, onları kabristandaki huzurlu uykularında ziyaret ederken hafızamda renklenen çocukluk yıllarımın görüntüleri ile dolaşıyorum, kabir aralarında.
Hafıza nereye ve kime aittir?
Bu yılın başında fakülteden bir arkadaşım Fransa’ya göç etmekle ilgili düşünce ve tavsiyelerimi yazmamı istedi. Mektuba nasıl başlayacağımı kestiriyordum ama sonunu bir türlü bağlayamıyordum. Bildiğim; ondokuzuncu asırda buharlı gemiler yoksulların “Yeni Dünya”ya göçlerini hızlandırdı. Buharlı trenler kırdan şehirlere giden gurbetçilerin sayısını her geçen yıl katlayarak artırdı. Yirminci yüzyılda yaşanan iki büyük savaş; gurbeti/yaban ellerini savaşlarla çizilen, ya da tepeden dayatılan “ulusal sınırların” dışına ve içine doğru yaşanan sürgünlere, temelli göçlere, akabinde düzenli ve pasaportlu iş gücü göçlerine evirdi. “Ulusal” dillerde hasret, vuslat, hicran, ayrılık acısı, özlemin türküleri, şarkıları söylendi, öyküleri, şiirleri romanları yazıldı. Tiyatro ve sineması ile göç hikayeleri renklendi, kaynaşma ve uyum ile yeni kuşakların kültürel zenginliği de arttı. Bunları konuyla ilgili olanlar üç aşağı beş yukarı bilirler. Peki bana has olan neydi?
21. yüzyıldayız. Bir yanda doğduğu memleket ile ekmeğini kazandığı metropoller arasında “dolmuş” gibi çalışan uçakların her geçen yıl katlanarak artan sayıları, öte yanda yaya yollara düşmüş, habire uzayan ve yükselen sınır bariyerlerini zorlayıp geçen milyonlar. İptidai botlar ile denizleri aşmaya girişen onbinlerce kazazede. Ve yoldakilerin her adımını ellerindeki smartfonlar ile “naklen” izleyerek yollara düşmeye hazırlananlar.
Yazıya, ailemden ve hayat tecrübemle tanıdığım 20. yüzyılda “bizim topraklara” has, “gayri Müslüm”leri “azınlığa” dönüştürdükten sonra ufak ufak “kışkışlayan” göçmenlik hikayeleriyle sürdüreyim. Dosyanın ana teması olan, yirminci yüzyılda “yerleşik” hayata geçmiş olanların “sığınmacı istilası” olarak gördükleri 21. yüzyıldaki “göçlerin” doğrudan muhatabı olmasam da (BM verilerine göre yalnızca 2023 yılında doğduğu topraklardan zorla edilenlerin toplam sayısı 127 milyon) edindiğim gözlemleri paylaşayım.
Fotoğraflar

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıldaki göçlere buharlı gemiler, trenlerin yanı sıra eşlik eden bir teknik gelişme daha vardır; fotoğraf makinaları. Ayaklı fotoğraf makinaları ile kasaba kasaba dolaşan fotoğrafçılar göç hazırlığına girişenlerin aile simalarını kağıtlara tab edip, hayaller eşliğinde yollara düşmesine vesile olurlar. Ya da gurbette çalışanların memleketteki akrabalarına sağladığı maddi desteğin, okulların inşasına, ibadethanelerin onarımına yaradığını belgeleyen fotoğraflar sayesinde gurbette katlandıkları çile ve eziyetlerin ağırlığı hafifler. 20. yy’da fotoğraf stüdyolarında çekilen kimi fotoğraflar ise, gurbetten dolayı birbirini göremeyenlerin, “görücü usulü” evlilik geleneğini sürdürmelerine refakat edecektir.
Aile hikayemin göçlerine dair iki önemli fotoğrafından ilki, rahmetli babamın yattığı yatağın sol duvarında küçük kahverengi tahta bir çerçevenin içindeydi. Sıvaz’da 1930’lı yılların başında çekilmiş olmalı. Dedem, kucağında babam. Dedemin yanı başında, kucağında büyük amcam ile oturan Toros dede. Ayakta solda, Toros dedenin hanımı, yani babamın “Metzs mayrı” (ninesi). Ortada yayam, kucağında ortanca küçük amcam. Resim karesinin sağ tarafında ayakta duran ama kameraya bakmayan bir erkek şahıs var. Aile fertlerinden değil. Kimliğine dair hakkında, çocukken sorduğumuz sorularımıza yaşayan ebeveynlerimizin verdiği, “resim çekilirken oradaymış” gibi geçiştirici yanıtın dışında bir şey bilmiyoruz.
Babamın amcalarından biri 1914’ten önce Samsun üzerinden Batum’a gurbete (çalışmaya) gitmiş. Derken Büyük Harp başlamış. Osmanlı Ermenileri’nin üstüne “1915 Metzs Yeğern’ (Büyük Cinayet) felaketi çökmüş. Çarlık Rusya’sında, 1917 Ekim Devrim’i sonrasında Kafkasya milletleri iç çatışmalarla alt üst olmuş. Derken Anadolu topraklarında “Misakı Milli”, ulus devletin kuruluş sürecinde “dinî aidiyet” temizliği olurken yıllarca bu amcadan haber alınamamış. 1920’li yılların sonunda hayatta kalanlar bir biçimde iletişime geçebilmişler.
Asırlardır yaşadıkları topraklarda artık Ermeni kimliği ile çocuklarına bir gelecek göremeyen büyüklerimiz Sovyetler Birliği’ndeki “Hayasdan”a ailecek göç etmek için hazırlığa girişmiş olmalılar. Hazırlıklardan biri de aradan geçen yılların çehrelere kazıdığı çizgileri ve yeni doğanların ışıl ışıl bakışlarını kâğıt üzerine işleyip vuslat öncesi ulaştırmak olmuş.
Ne var ki, o devirde ha denince yola koyulunmadığından, bu göç hayali gerçekleşmeden ikinci dünya savaşı başlamış. Gayri müslimler için “varlık vergisi”, koca bir Anadolu için “kıtlık” yılları.
2. Dünya Savaşı sürecinde “Yirmi Kuracı” İstanbul Ermenileri, “felaket” sonrası Anadolu’nun değişik vilayetlerinde hayatta kalmış Ermenilerin varlığını öğrenmiş. Anadolu vilayetlerinde ise, el konulmuş okulları, ayin yapılamayan ibadethaneler yanı başında küçük cemaatler halinde Ermeni aidiyetleriyle hayata tutunmaya çabalayanlar, İstanbul’da Ermeni kilise ve okullarının faaliyetlerini sürdürebildiğinden haberdar olmuş. Toros dede ve eşi, Hayasdan’daki oğlunu göremeden rahmetli olunca, geride kalanlar göç istikametinin ibresini İstanbul’a çevirmiş. Ara ara “gurbete” gelen babamın iki amcası ilk önce eşleri ile İstanbul’a yerleşmiş, ardından geride kalanlar tası tarağı toplayıp Sıvaz’ın Mancınığından ayrılmışlar.
Demokrat Partili yıllarda, okulu, kilisesi, vefat edenlerin huzur içinde uyuduğu bakımlı kabristanların olduğu İstanbul’daki cemaat yaşamının nisbi huzurunda, Türkiye Cumhuriyeti’nde çocukları için bir gelecek tasavvur edebilen ailelerimiz evlenip çoluk çocuğa karışmış. Ne var ki 6-7 Eylül olayları, bir türlü bitmeyen “Kıbrıs davası”nın kargaşalıkları, İstanbullu Rumları Yunanistan’a, yoksul Musevileri İsrail’e göçtürürken, Anadolu’dan İstanbul’a göç eden Ermeniler ise sürekli diken üzerinde sürdürmüşler “yeni hayatlarını”.
Bir diğer fotoğraf, 1974 “Kıbrıs harekâtı” sonrasında küçük ailemizin, mamam, babam, benden ondört ay önce dünyaya gözlerini açmış olan kız kardeşimin stüdyoya gidip birlikte çekildiğimiz fotoğraftır.
O yıllar büyük amcamın eşi, aynı zamanda ablam ile benim “gınkamayrım” (vaftiz anası) olan yengem, Hayasdan’a, yani Sovyet Ermenistan’ına turistik bir ziyaret yapmış. Gınkamayrım, Toros dedenin yıllar önce vefat etmiş olan oğlunu göremese de eşini ve çocuklarını, gelinini bulmuş, onlara İstanbul’daki akrabaların hikayelerini anlatmış.
1970’li yıllarda refah seviyesi hızla yükselmiş olan Erivan’daki Ermenilere dair hoş gözlemlerle İstanbul’a dönen Gınkamayrım vaftiz evlatları için Erivan’da daha “ışıltılı” bir gelecek görmüş olmalı ki babamı, küçük ailemizin topluca “Hayasdan”a göçü için ikna etmiş.
O fotoğrafın bir örneği Hayasdan’a gitmiş olmalı ama bizler fotoğrafın izinden gidemedik.
Tasvir ettiğim bu iki fotoğrafın ortak hedefi; kimliğinden dolayı çocuklarının ayrımcılığa uğramadığı, aşağılık hislerinden azade olabildiği üstelik de “bizim” diyebileceğimiz bir memlekette huzura erişmekti.
“Biz Büyüdük ve Kirlendi Dünya”
11 Eylül 1973 Pinochet darbesiyle Latin Amerikan’ın en iyi örgütlenmiş Şili işçi sınıfının önderlerini statlara dolduran Neo-Liberalizm, uzun bir süredir adım adım içine çektiği Türkiye’nin destabilisazyon sürecinin, tamamen bir kaosa evrilmesi için 1977 1 Mayısında düğmeye basınca, ailelerimizin tek düşüncesi çocuklarını, her geçen gün artan “terör girdabından” korumak ve bu bitmek bilmeyen “anarşi”den kurtarıp sakin bir limana ulaştırmaktı. Büyük ailenin hayatta olanlarından ilk, küçük amcam ailesiyle Fransa’ya göçenlerin kervanına katıldı. Onları ortanca halam ailesiyle izledi. Büyük halamın çocukları ise istikameti uzak kıtaya Avusturalya’ya çevirdiler. Birkaç yıl sonra Fransa’ya gidenlere küçük amcamın oğlu katıldı. “Göç” kervanına ana tarafından katılanları saymaya gerek yok. Dağılan tespih tanelerini görmek için bu kadarı yeterli.
Ben, 12 Eylül rejiminin getirdiği kısıtlamalardan dolayı pasaport alamadığımdan darbenin tetiklediği “büyük göç” kervanına dahil olmadım. Fakültedeki eğitimimi tamamladıktan sonra, “vatani görevimi” yerine getirdim. Temelli göç fikri ile değil, eğitimimi belki Fransa’da sürdürebilirim düşüncesiyle Türkiye dışına çıkmayı planlıyordum. “Şartlar” siyasi mülteciliği dayattı.
1988’in Eylül ayında Paris’e ulaştığımda, 1980 darbesinin Avrupa’ya savurduğu siyasi mültecilerin “yurda dönüş” tartışmalarına tanık oldum. Onlar zorla ayrıldıkları vatan hasretiyle ve mücadeleyi yurtlarında sürdürme hevesiyle “yurda dönüşü” planlarken, ben “nerede yanlış yaptık, eksiklerimiz nelerdi?” sorularına cevap bulabileceğim kanalları açmayı istiyordum. Derken 1989 yılının Kasım ayında Berlin duvarı yıkıldı. Akabinde doğu Avrupa ülkeleri tek tek çözüldü, Sovyetler Birliği dağıldı, Kafkasya milletleri 1921’de bıraktıkları kavgalarına kaldıkları yerden devam ettiler. Yeryüzünün jandarmalığına soyunan ABD, bütün aleme birinci körfez savaşını naklen izlettirerek “gücünü” kanıtlamaya girişti. Avrupa’nın ortasındaki Yugoslavya “Neo-liberalizm”in sırtlanları tarafından paramparça edildi. 19. yüzyılın köklü ulusal devletlerinin dahi neo-liberalizmin borç batağında rehine durumuna sürüklendikleri zaman ve alemde, “mini mini” ulus devlet illüzyonlarıyla egemenlik taslayanlar birbirlerinin evlerini yıkıp, yuvalarını dağıtıp yersiz yurtsuz “mülteci kaçakçılığının” kurbanlarına evrildiler.
21. yüzyılın ilk yıllarından beri boyutu katlanarak artan felaketlerin ise ya doğrudan kurbanı ya da hepimiz dolaylı şahitleriyiz.
Dergi Kapağındaki Felaket İmajı ve Ütopya
1972 yılının Haziran ayında, Birleşmiş Milletler’in çevre meseleleriyle ilgili İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlediği ilk toplantıdan yirmi yıl sonra, 1992 yılının Haziran ayında Brezilya’nın Rio kentinde toplanan konferans vesilesi ile, Fransa’da yayımlanan Le Nouvel Observateur dergisinin özel sayısının kapağı; “Demain La Terre”[1] başlığını taşıyor.

Dergideki ilk yazı, gazeteci Jean Daniel’in Jacques-Yves Cousteau ile yaptığı uzun soluklu görüşme. Başlığı ise; “L’utopie ou la mort”.[2]
Jacques-Yves Cousteau’yu bizim kuşağımızın gençliği, denizlerde, okyanuslarda, tatlı sulardaki canlıların hayatlarına dair hazırladığı TRT’de de yayınlan belgeseller sayesinde “Kaptan Cousteau” adıyla bilir.
Görüşme yazısının ilk sayfasında iri puntolarla mülakattaki şu sözlere dikkat çekiliyor:
“Pendant que nous sommes en train de discuter de la pureté de l’air et de l’eau, de la façon de disposer des ordures, nous courons vers le génocide le plus fantastique qu’on ait jamais connu. De plus en plus de gens n’hésiteraient pas à utiliser la bombe atomique si un milliard d’individus se précipitaient vers l’Occident.”
(“Bizler havanın, suyun temizliği, atıkların tanzimini tartışırken bugüne dek görülmemiş bir soykırıma doğru (dört nala) koşuyoruz. Eğer bir milyar fert Batı’ya doğru atağa kalkarsa, atom bombasını çekinmeden kullanacakların sayısı habire artacaktır.”)
Jacques-Yves Cousteau’nun bu uzun mülakatta beyan ettiği fikirleri birkaç cümlede özetlersek: Çevre sorunlarına çözüm getirme iddiasında olan çevrecilik akımları siyasi mücadele araçlarına dönüştüklerinde asli sorunu çözemezler. Çünkü çevre sorunları bir iktidar meselesi değil, insanlığın varoluşuyla ilgilidir… Yeryüzündeki varlıklar adil paylaşılmaz ise, Güney’de artan yoksulluk aşırı nüfus artışını hızlandırır, güneyde sindirilemeyen yoksullar ham maddeler eşliğinde Kuzey’e akar. İktidar ayrıcalığını ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı delilik ise, atom bombalarının butonlarına çekinmeden basar.
Yani, bir yer biri bakar kıyamet ondan kopar…
Görüşmenin sonlarında yer alan şu cümleleri de not düşmeli: “L’université devient un bureau de placement alors qu’il faudrait aider les originalités innées à se développer pour produire des hommes inattendus, variés, créativité. Ce n’est pas du tout ce qu’on fait. On fait des robots.”
(“Üniversite yatırım bürosuna dönüşüyor. Halbuki doğuştan gelen orijinal özellikler desteklenmeli ki, beklenmedik-sıradışı, birbirinden çok farklı, yaratıcı insanlar gelişebilesin. Yaptığımız tamamen bundan farklı. Robot yapıyoruz.”)
Dergi kapağındaki “Demain La Terre” başlığının altına; “Les prophéties de Jacques-Yves Cousteau, le diagnostic de quarante experts” (“Kaptan Cousteau’nun kehanetleri, kırk uzmanın teşhisleri”) notu düşülmüş.
Derginin gün ışığı görmesinin üzerinden 32 yıldan fazla bir zaman dilimi geçmiş. Kaptan Cousteau’nun kehanetleri kapı tokmağına yapışmış vurmak için bekliyor. Her geçen yıl artan ve bir hastalık gibi yayılan iklim “uzmanları” ise şatafatlı kongre salonlarında dağıtılacak “kırıntıların” pazarlıklarını yapıyorlar.
Popülizm kurbanı olmakla hor görülen “halkın”, sandıklardan Trump gibi milyarderlerin çıkmasına oylarıyla vesile olmasının sebebi, “aydınlanmadan” pay alamamış olmaları ya da “ilim”den nefret etmeleri değil de, zenginliğin adil paylaşılmadığı bu sistemde, sömürülmelerinin üstüne, bir de sabah akşam “diplomalı robotların” aşağılamalarına sürekli maruz kalmaları mıdır?
“Umudu öldürmek bir insanı öldürmekten daha büyük bir suç değil mi?”[3]
Dünya çevre sorunları ile ilgili ilk toplantı Stockholm’de yapıldığında ben on yaşındaydım. Daha yaşanası, zenginliğin adil paylaşıldığı idealler ile sarıp sarmalandı ilk gençlik yıllarım. ABD’nin atom başlıklı füzeleri Avrupa’daki NATO üstlerine yerleştirmesine karşı milyonlarca insan mücadele ediyordu. 1990 yılların başında iki kutuplu dünya çözülürken, dünyanın tepesinde sallanan nükleer savaş kılıcından da kurtulacağımızı umduk. Ne var ki ABD’nin jandarmalığında yeryüzündeki toplam zenginliği kontrol edenlerin yüzdesi hızla azalırken, kredili tüketim çılgınlığı hastalığı tüm dünyaya yayıldı. Hedefsiz iktidar kavgaları ve silahlı çatışmalar milyonlarca aileyi dağıttı, yüz milyonlarca ferdi yerinden, yurdundan etti, etmeyi de sürdürüyor. Plansız, çarpık yerleşim alanlarında bir biçimde başını sokacak barınak edinmiş milyarlarca insan, ardı ardına gelen doğal felaketler karşısında çaresizler. Bir kısmı doğdukları topraklarda erozyona uğrayan refah ve zenginliği başka diyarlarda bulabilecekleri sanısına sığınıyorlar.
20. yüzyılda tab edilmiş fotoğraflardaki bakışlarda derin bir hüzün olsa da ebeveynlerimiz çocuklarını özgür ve refah seviyesi yüksek bir diyarda büyütebilmek umudu ile baktılar objektife. Babam bu dünyaya gözlerini yumarken benim geleceğimden kaygılı değildi. Bugün ben oğlum için benzer bir huzuru maalesef taşıyamıyorum. Babam dünyayı, radyo ajanslarından, gazete sayfalarından takip ediyordu. Özellikle futbol müsabakalarını. Dünyanın, insanların ortak acılarıyla hemhal olabiliyordu. Benim elimin altında, anında dünyanın en ücra köşesiyle iletişime geçebilecek teknolojik hizmet var. Bırakın insanlığın acılarına ortak olmayı, yanı başımda sokaklarda yatanların acılarını hissedemiyorum. El açıp talep ettikleri üç beş kuruşu, karınlarını doyurmak için değil, maruz kaldığımız adaletsizliğe ve katlandıkları sefilliğe uyuşturucu kullanmadan dayanamayacaklarını bildiğim halde veremiyorum.
Günümüzde Fransa’da on üç milyon fert yoksulluk seviyesinin altındaki bir gelirle, sağlıksız barınaklarda hayata tutunuyor. Gözlerimin önünde her geçen gün artan israf ve sefalet görüntülerini burada tasvir etmem gereksiz.
Yıllardır bir markette asgari ücretin biraz üzerinde bir maaşla çalışan kişi mesai sonrası, markete ait çöp bidonlarındaki son kullanım tarihi geçmiş gıda ürünlerinden birkaçını alıp evine götürdüğü için işten atılıyor. Bu davranışı “ticari” bir amaçla değil, eşinin işini yitirmesi ve aldığı maaşın ailesinin temel ihtiyaçlarına yetmediğinden yapmak zorunda kaldığını mahkeme kürsülerinin önünde kanıtlaması ise yıllarını alıyor. Acı olan böylesi vakaların, Viktor Hugo’nun Sefiller romanının gün ışığına kavuştuğu topraklarda, yazıldığı tarihten bir buçuk asır sonra her geçen gün katlanarak artması.
20. yüzyılda iki büyük savaşın yıkıntılarına maruz kalmasına rağmen, 1970’li yıllarda Batı’sı ve Doğu’sunda fertlerinin barınma, sağlık, eğitim, çalışma, dinlenme ve bireyin kendine has yeteneklerini geliştirmek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği refah seviyesine erişebilmiş Avrupa’da sefalet manzaralarının günümüzde hızla yayılmasının müsebbibi ne yabancı göçmenler ne de “sığınmacı istilası”. Bu kesimler 20. yüzyıl göçmenlerinden farklı olarak bir illüzyonda iki kez kurban oluyorlar. İlki doğdukları topraklardan yola çıkarken, ikincisi vardıkları metropollerde içine düştükleri sefalette debelenerek, yollarda itina ile taşıdıkları umudun son kırıntılarını da yitirirken.
Şimdi karşımızda dağ gibi dikilen bir soru var. Mesele yalnızca, “yeryüzündeki zenginliği asla adil paylaşmaya yanaşmam. Her türlü ayak oyununu oynar, iktidarımdan olmaktansa yeryüzünü yakarım” diyen “çılgınlar” değil ki, onlar ve şürekalarının, tüketim ve israf çılgınlığında uyuşturdukları milyarlarca kalabalığın, katlanılan acılara olan kayıtsızlığı karşısında hangi “güçle” mücadele edeceğiz?
Dipnotlar:
[1] “Demain la terre” başlığını tam olarak tercüme edersek; “Yarın yeryüzü” olur.
[2] “L’utopie ou la mort”, tercümeye gerek var mı?…. Ya ütopya ya ölüm….
[3] Bu soruyu Uruguaylı yazar Eduardo Galeano sormuş.





Bir Cevap Yazın