BEDRİ SOYLU
Kerteriz
Sınıf tutumu bir kerteriz. Sınıf siyaseti bir başucu terkibi. Kendisinden vazgeçemeyiz çünkü böylesi olduğunda sermaye sınıfı siyasal iklimin mutlak belirleyicisi oluyor. Sınıf siyaseti, yüzünü halka, ezilenlere ve gerçek demokrasiye dönme iddiası taşıyan bir teklifin emniyet sigortası. Sınıf siyasetine sırtımızı döndüğümüzde hırsızlığın bütün imkânları için para babalarının eline her kapıyı açabilecekleri anahtarı da bırakmış oluyoruz. Gücümüz ve etki kabiliyetimiz ne kadar sınırlı olursa olsun, işçi sınıfının iktidarını arzuladığımızda ise sermaye sınıfının ürkmesi kaçınılmazlaşıyor. Çünkü sermaye sınıfı korkak ve içinde işçi sınıfının iktidarı vurgusunu taşıyan bir siyasi teklif büyük bir potansiyeli de taşıyor. Sınıf tutumunun bir kerteriz olması bu potansiyelinden ve imkânlarından kaynaklanıyor. Ezilenlerden yana taraf olmaktan vazgeçip zalimlerin yanına geçmek “işçi sınıfının iktidarı” demediğimiz müddetçe neredeyse kaçınılmaz bir son olarak duruyor. Çünkü kapitalist sistem hâlâ işçilerin kültürel, ırksal ve dinî aidiyetlerine pek de aldırmadan, en çok işçi sınıfını ezmeyi sürdürüyor. Gerçek demokrasiden, hukuktan, insan haklarından vb. olumlu şeylerden istediğimiz kadar konuşabiliriz, bunları gayet tutarlı ve süslü cümlelerle de yapabiliriz, ancak sınıf tutumu bir kerteriz olarak cümlelerimizde yer bulmuyorsa sermaye sınıfına hizmet eden bir yerde konumlanmamız kaçınılmaz hale gelir.

[Kaynak: https://www.galerisoyut.com.tr/lutfu-kaplanoglu-2022/%5D
***
Ezilenlerden yana tutum almamak Müslümanlık olgusunu da tartışma konusu bir yere getiriyor. Çünkü “Allah adaleti emreder, eşitliği murad eder.” Rivayet şöyledir: Şam fethedildikten sonra Ömer’in istişare halkasında, cari savaş hukukunun gereği olarak eli silah tutan erkeklerin idam edilmesi, kadınların, çocukların ve yaşlıların köleleştirilmesi ve köle pazarlarında satılması, toprakların ve ganimetlerin savaşçılara dağıtılması kararı alınır. Mecliste Ali yoktur, hasta olduğu için toplantıya katılamamıştır. Bu karar Ömer’in içine sinmez. Sonra Ali’nin evine gider ve ona da danışır. Kararı benimsemeyen Ali Ömer’e, “Biz neden Müslüman olduk Ey Ömer, kölelere özgürlük için değil mi?” der ve bütün esirlerin serbest bırakılmasını, kimsenin malına ve canına kast edilmemesi gerektiğini söyler. Ömer, Ali’nin aklına uyar.
Geleneksel fıkhi kaynaklarda meraların, suyun, ateşin ve toprağın ortaklaşa kullanılmasını öne çıkaran çokça yorum ve hüküm vardır. Hatta suyun temellük edilmesi bir cihat ilanı sebebidir. İslam ahlakına ve hukukuna göre bazı şeyler ortak kullanılmalıdır ve ortak kullanım teşvik edilir. Bazı şeyler kamuya yani herkese aittir, toprak gibi dönemin üretim araçları dahil ortaklaşma gözetilir. Mesela Medine pazarında köşe kapıp yüksek gelir elde etmeye imkân veren uygulamalar yasaktır. Pazara herkes eşit girer ve eşitliği bozacak görüntüler ve uygulamalar yasaklanmıştır.
Bir rivayet daha ekleyeyim. Ebubekir için de şöyle söylenir, “Müslüman oldu ve asla yalnız yemek yemedi.” Doğruluğundan ya da yanlışlığında bağımsız olarak bu -en azından yakıştırma olan- rivayet Müslüman olmanın nasıl bir tutumu teklif ettiğine dair bize çok önemli bir ipucu veriyor. Bu saydıklarım detaylı yazılabilir, kaynakları ve örüntüleri özenle işlenmeli belki ancak Müslümanlığı bir teklif ve tutum olarak ezilenden ve halktan yana ve paylaşımcı bir şekilde görmenin anlamlı kodlarına işaret etmek için yeterlidir. Eşitlik arzusu tutumunu öne çıkararak, benzer yüzlerce örnek tarihten verilebilir.
Soru
Geleneksel olan yorumlarda bile bazı eşitlik kriterlerini görebiliyorken neden bir siyasal teklif arzusu da barındırmasına rağmen modern İslamcılık görüntülerinde ezilenden yana olmanın bir kerteriz olarak somutluğunu göremiyoruz? Ya da daha özelleştirerek soralım, Türkiye’de İslamcılık neden bir eşitlenme arzusunu barındıran sınıf siyasetine kör? Liberal anlatının asla eşitlemeyen “bireylerin fırsat eşitliği” yalanına kolayca müşteri olunurken, işçi kelimesine karşı neden alerji besleniyor? Bu yazı Türkiye özelinde bu sorunun cevabını arıyor. Öncesinde dünyadaki başka görüntülere bakalım.
Bazı Görüntüler
Ekim Devrimi’nde ve sonrasında Bolşeviklerle St. Petersburg’da Tatar Cami çevresinde merkezileşen Cedidiler’in (Rusya İslamcıları yani) ittifakına tarih şahit oldu. Muhtemelen Rusya’daki iç savaşın Bolşevikler lehine bitmesi de bu ittifakla doğrudan ilgiliydi. Çünkü Cedidiler’in de gayretleriyle Müslümanlar Bolşeviklerle birlikte savaştılar. Bu örnek dışında İslam coğrafyasında sınıf siyasetiyle Müslümanların daha güçlü ve iç içe olduğu çokça örnek var. Mesela İran İslam Devrimi -devrimin matahlığından bağımsız olarak- de sol siyasetlerle yapılan bir ittifakla mümkün olabildi. Ya da yine İran’dan bir örnek vereyim, İran’daki ilk komünist partinin kurucusu, Kürt bir molla olan Mirza Küçük Han’dı, Bolşevikler bölgeden desteklerini çektikten sonra Elbruz dağlarında hayatını kaybetti ve kesilen başı Tahran sokaklarında dolaştırıldı. Dünyanın en büyük komünist partilerinden birisi halkının neredeyse tamamı Müslüman olan Endonezya’da serpildi ve darbeci-sağcı bir iktidar eliyle kanlı bir şekilde tasfiye edildi. Prizren’in en etkili Melami şeyhi olan Arnavut Hacı Ömer Lütfü Paçariz, Yugoslavya Komünist Partisi saflarına geçti ve devrimci şiirler yazdı. Türkiye teşekkül ederken Bolşeviklerle ve sosyalist siyasetlere dinamik ilişkiler kuruldu, birçok siyasi parti -Abidin Nesimi beş farklı komünist eğilim sayar- bu dönemde Anadolu’da etkili oldu, sonrasında bir şekilde bu siyasetlerin üzerine ölü toprağı serildi. Örnekler çoğaltılabilir. Türkiye’deki İslamcıların ve Müslümanların bu anlamda geride kalmasının buraya mahsus nedenleri olmalı.
Cahillik mi, Düşmanlık mı?
İlk olarak normatif anlamıyla İslamcılık nedir sorusuna bakalım. Ayrıca bunun Türkiye özelinde nereye düştüğüne özellikle bakmalıyız. Çünkü maalesef “Siyasal İslamcılar” ifadesinin bolca kullanıldığı bir cahillik ve meraksızlık görüntüsü Türkiye’de hâkim. Bu kullanımın açılması gerekir.
Din mefhumu çıkışı ve yapısı gereği siyasal bir olgudur. Dinler ideolojilerin siyasallığı kadar siyasaldır. Çünkü tarih boyunca bütün dinler siyasal bir teklifle birlikte vücut bulup yayıldılar. Din olgusu vücut bulduğu çağın siyasal dili içinde teşekkül etti. Yani İslam dahil herhangi bir dine dair konuşurken başa “siyasal” ifadesi koymak en basit tabirle totoloji oluyor. Maalesef bu cahillik, tarihsel materyalizmi ve diyalektiği savunduğunu iddia edenler arasında da bol miktarda görülüyor. Bazıları ne tarihten haberdar ne de diyalektikten… Birazcık tarih okuyup somut durumun somut tahliline merak salıp, toplumsal dokuyu ve siyasal mücadele hafızasını gözetseler böyle konuşmayacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hülasa üzerine tekrar basarak söyleyelim, İslam dahil bütün dinler siyasaldır, kutsal metinler de politik metinlerdir, Kuran tepeden tırnağa politik bir kitaptır. Dinler zaman içerisinde siyasal teklif görüntülerini kaybettiklerinden başka isimlerle oluşmaya ve çıkmaya devam etmiş. İslam bu dinler arasında, insanlık tarihi açısından, daha modern zamanlarda teşekkül etmiş bir din olması hasebiyle politik mesajını ve teklifini diğerlerinden daha diri şekilde gösterebilen bir teklif ve tutum olarak duruyor. Sonuç olarak İslam için “siyasal” takısını kullanmak ya ahmakça bir edim ya da İslam’ın siyasallığını mesele etmek anlamına yani bir düşmanlık görüntüsü anlamına geliyor. İkincisi için en açık ve somut örnek Süleyman Demirel’in ifadeleriyle karşımıza çıkmıştı: “Kuran’ın ‘ahkam ayetleri’ne göre dünya tanzim edilmemiştir. Gelin gene eski günlere dönelim diyorsanız, bu irticadır; dönemezsiniz.” demişti. Dinin gündelik hayata ve hatta siyasete müdahale etme iddiası taşıyan görüntülerine gericilik demişti özetle. Demirel’in 1999 yılında ettiği bu laf 28 Şubat dönemindeki “Siyasal İslam” tartışmalarının tam ortasında yer alan bir görüntüydü. İslam’dan bahsedince siyasal olana dair hafızası ve tetikleyiciliği süregelen ve süregidecek olan bir olgudan bahsediyoruz demektir ve siyasal olanı dinden ayırma şansına sahip değiliz. Neticede herhangi bir yok saymaya ya da düşmanlığa gitmeden, murad edilen şeylere yani eşitlik, adalet ve kardeşlik gibi insanlığın mirası olan tekliflere ve tutumlara tahvil edilebilecek bir yorumun izini sürmek gerekiyor. Özetle et ve tırnak gibi birbiri içine geçmiş şeyleri ayıramazsınız. Ve bir Müslüman olarak kanaatimce, dinin temel meselesine ve özüne yaklaşmak da ancak böyle mümkün olabilir.
Şimdi tartışa geldiğimiz terkibe, “Siyasal İslamcılık”/“Siyasal İslamcılar” ifadesini konu etmeye devam edelim. “İslamcı” kavramı için; Oxford İngilizce Sözlüğü (OED), kavramı 1840lara kadar götürür, Cambridge Sözlüğü ise şöyle tarif eder: “a person who believes strongly in Islam, especially one who believes that Islam should influence political systems” (“İslam’a güçlü bir şekilde inanan ve özellikle İslam’ın siyasi sistemleri etkilemesi gerektiğine inanan kişi.”) [1] Oxford İngilizce Sözlüğü ise bütün Müslümanları tek bir ülkede toplamayı mesele eden ve dini siyasete alet eden akım diyor. [2] Tariflemedeki sinsiliği bir tarafa koyalım şimdilik ancak bu kadarı bile “Siyasal İslamcılar” ifadesindeki cahilliği sergilemek için yeterli. Tarif, yönetmeyi ve siyaset arzusunu izhar ediyor. Kavram setindeki (“Siyasal İslamcılar”) totolojinin ve cahilliğin ikinci delili olarak bu yeterlidir.
Bu haliyle “Siyasal İslam”, “Siyasal İslamcılık”, “Siyasal İslamcılar” gibi ifadelerin herhangi bir meseleyi anlamaya hizmet etmeyeceği çok açık. Düpedüz cahilce ya da düşmanca kullanımlar bunlar. Ancak bir şeyler anlatma kabiliyeti olan kullanımlar, bana sorarsanız daha çok gizlenmeye çalışılan bir İslam düşmanlığının alameti olan ifadeler.
İslamcılık Nedir?
Şimdi İslamcılık olgusunu yerli yerine oturarak konuşmaya çalışalım.
Diyanet İslam Ansiklopedisi İslamcılık için şöyle diyor: “XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan dinî-siyasî ideoloji.” Bu madde için İlhan Kutluer’in yazdığı pasaj ise şöyle başlıyor: “İslâmcılık hareketi, modern Avrupa medeniyetinin İslâm dünyası aleyhinde oluşturduğu tehditlere etkili bir karşı koymanın ancak modernleşmenin gereklerine uygun bir zihniyet dünyası inşa etmekle ve dinin kılavuzluğunda gerçekleşecek bir modernleşme ile mümkün olacağı fikrine dayanır; bu modernizm anlayışı, İslâmcılığı İslâm dünyasında ortaya çıkan birçok benzeri akımdan farklı kılan önemli bir ayıraçtır.” [3]
Kavramı 19. yüzyıla kadar götüren tariflerin ortak özelliği bir anti-emperyalizmi ve teşekkülü arzulanan büyük bir siyasal özneyi işaret ediyor. 1980 sonrası Türkiye İslamcıları arasında kabul görmese de Namık Kemal ve pek bir sevilen Cemalettin Afgani gibi düşünürlerin/aktivistlerin teklifleri ve siyasal çırpınışları bu tarifin karşılıklarını bolca sunuyor.
Soğuk savaş bittikten sonra ABD emperyalizmi teorisyenlerinin de bu minvalde bir kavramlaştırmaya başvurduklarını gördük. Müslümanları Batı dışı bir siyasi kamp olarak görmek ve siyasal tekliflerini de Batı karşıtı bir yerden kurmak için kolları sıvadılar, coğrafyası belli bir medeniyet ve kültür tarifinin siyasal teklifi olarak kodlayarak. Huntington olası bir medeniyet çatışmasının dikkate değer bir odağı olarak “İslam Medeniyeti” kavramına başvurdu. Bu siyasal öznelik anlamları da veren “karşıtlık” kimilerince çok sevildi ve sahiplenildi. Ancak her tarif bir siyasal billurlaşmanın da işaretlerini verir ve bu tariften sonra Müslümanların yaşadıkları bölgeler “modernce” işgal edildi. Fransızlaşan Amin Maalouf ise Labirent adlı Batı’nın dışında kalan odakları tarife niyetlenen son kitabında İslam Medeniyeti olgusuna başlık açmıyor.
Fransızlar İslamcılık kavramını 70lerden sonra kullanmaya başlıyorlar, zamanla İslami Fundamentalism kavramı daha çok kullanılıyor. Bu dönem Cezayir’in sömürge karşıtı bağımsızlık mücadelesinin yapıldığı zamanlara denk geliyor.
Dinî olanı zaten doğası gereği siyasal olarak kodladığım için İslamcılık kavramlaştırmasını doğru bulmamakla birlikte sinsi de buluyorum. Böylesi hem İslam’daki siyasal arzunun marjinal bir kodlamaya itilmesine hem de İslam’ın murad ettiği tutumların görünmezleşmesine neden oluyor. Bir siyasal teklif görüntüsü olarak İslamcılık için bence en doğru tarif şu: “Yönetme hakkını Müslümanlara mahsus kılma gayreti.” Müslümanlık ise bu kavramın darlığından ve taşıdığı faşizmden münezzeh. Tarifi böyle yapmak hem daha dürüstçe hem de somut durumu daha doğru bir şekilde okumayı mümkün kılıyor. Buradan yola çıkarak yazının ilerleyen kısımlarında modern Cumhuriyet’in teşekkül devrine gideceğim.
Türkiye İslamcılığı
Kavramın Türkiye’de, İngiltere, ABD ya da Fransa’daki gibi bir dışarıdanlık görüntüsü taşımadığı için geleneksel çevrelerce pek benimsenmediğini görüyoruz. Batıda ise daha çok “barbarları”/”yeni ötekileri” tarif için tercih edilmiş duruyor. Türkiye’de neredeyse seksenlere kadar sahipleneni çıkmıyor. Hatta geleneksel çevreler, “İslamcı” görülen figürler için çoğunlukla “modernist” ve “Vahhabi” etiketlerini kullanıyorlar. Bu etiketleme uzun süre devam ediyor. Türkiye’de karşımıza çıkışı, Fransa’da başlayan tartışmalardan sonra 70lerin sonunda bir düşünce/fikir kulübü olarak daha çok, Düşünce Dergisi’yle birlikte. O tarihlerde Müslümanlık görüntülerinin en baskın belirleyicisi olan tarikat kökenli çevrelerde de bunların desteklediği siyasetlerde de İslamcılık ifadesinin benimsendiğini asla görmüyoruz. İslamcılığın sağcılıktan uzaklaşma istidadı taşıdığı moment de tam olarak bu “fikir kulübü” derekesindeki girişimle karşımıza çıkıyor. Ömer Lekesiz’e göre bu terim 1972 tarihli Okyanus Ansiklopedik sözlükte de 1981 tarihli TDK Türkçe sözlükte de karşımıza çıkmaz. [4]
1976-1979 yılları arasında Ali Bulaç’ın ve Ahmet Kuru’nun önderliğiyle toplam 26 sayı çıkan Düşünce Dergisi, modern olgulara meraklı ve çağın getirdikleriyle ilgilenen kişilerin katkılarıyla çıkıyor. Yazı başlıklarında sağ siyasetlerin tekliflerinden ve muhafazakârlıklarından farklı bir beklenti anlaşılıyor. Seçilen başlıklardan ve görülen arayışlardan yola çıkarak, sağcılıktan ve devletçilikten ayrı bir istidadı gözeten bir girişimdir diyebiliyoruz. Dergi çevresinde billurlaşan söylem 80 sonrasında Erbakan ve MTTB çevrelerinden kopan ve İslamcılaşan örgütlerin teşekkülü için anlamlı bir zemin sunuyor. Darbeden sonra birçok gençlik önderi Erbakan’ın yanına giderek, sisteme bağlı resmi bir partiyle ve tarikatlarla kol kola vererek İslamcı bir siyasetin mümkün olmadığını söyleyip kendi mecralarını kurmaya gayret ediyorlar. Bu dönem için İran’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin yarattığı rüzgârın da 70lerin sonlarına doğru hızla artan Seyyid Kutup çevirilerinin de etkisi olduğunu yadsıyamayız. Bir şekilde toplumsal ve siyasal devrim tahayyülünün ve arzusunun yükseldiği bir momentte yüzünü kitlelere de dönen İslamcılıklar türüyor. Bu insanlar halkla doğrudan rabıta kurarak cemaatleşmeyi arzuluyorlar. Bunu yaparken “fundamentalist” görüşlere bağlı kalarak ve sürekli yapılan yeni çevirilerden beslenerek örgütleniyorlar. Halkın geleneksel kalıplarına ve ezberlerine rağmen din içinde kalarak “başka” ve devrimci bir siyaset teklif etmeye çalışıyorlar. İster istemez söylemleri geniş kitlelerde karşılık bulmuyor ancak kadro ve lokal çevrelerin inşası mümkün olabiliyor. Bazıları ise İslamcı teklifinin düşünsel arayış kısmında seğirmeye özenle sebat gösteriyor. Bunlar ekserisi kentsel sermayesi görece fazla olan ve şehirli bir görüntünün müşterisi olan steril tipler olarak kalıyorlar. Şu an “AKP’nin kültürlüleri” olarak arzı endam eden, pek gürültü yapmayan ve sürekli mır mır konuşan çevreler bunlar.
AKP tek alternatif iktidar imkânı olarak ortaya atılınca, cemaatleşip kadro üreten çevreler de kültürlü ve şehirli görünümle arzı endam eden tipler de AKP siyasetinde söz sahibi olacakları düşüncesiyle sisteme entegre olmakta pek zorlanmıyorlar. Yaklaşık 50 yıl süren bu serencamın detaylı tahlili elbette gerekir. Ancak günün sonunda İslamcılık dediğimiz olgu hem kendisini besleyen Yeniden Millî Mücadele (YMM) Dergisi çevresi ve MTTB gibi yapıların etkisinde kalarak hem de 90lar sonunda Fethullahçılar, Selametçiler, Tarikatçılar ve İslamcılar dahil dinî alandan konuşan çevreleri mezceden AKP siyasetinin bir aparatına dönüşerek “kemâle eriyor”. Bunun bu kadar “kolay” gerçeklemesinin detaylı bir izahı elbette gerekir. Ancak bu yazının hacmini aşacağı aşikâr. Buradan sonrasında belki sergilenen sınıf körlüğü üzerinden bazı tespitlere yaklaşabiliriz. Burada İslamcılık neden bir devlet aparatıdır sorusuna da cevap bulmaya çalışalım.
Kemal Paşa’nın İslamcılığı
İki adım geriye gidelim. İslamcılığın tarifini yaparken yönetme hakkını Müslümanlara münhasır bir olgu olarak görmeyi öne sürdüm. Kavramı bu anlamıyla gördüğümüzde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bu anlamıyla İslamcı bir yapı olarak teşekkül etti. Modern Türkiye ulusu da kurucu unsuru Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri’nden ve Müslüman olan halktan mürekkepti. Modern ulusumuz en başta bir Müslüman ittifakı ve sözleşmesi ile kuruldu. Müslüman olmayanların binlerce yıldır yaşadıkları bu coğrafyadan sürülmeleri bir hak olarak görüldü. Kalan bir avuç gayrı müslim ise kendisine bahşedildiği kadar siyasal katılımda yer alabildiler. Uzun süre askerlik vazifelerini yaparken kendilerine silah verilmedi, neredeyse hiçbir zaman yüksek rütbeli memur olamadılar. Kamusal figürler olduklarında ise gerçek isimlerini kullanamadılar. Muhtelif provokasyonların beslenmesi nedeniyle sürekli bir pogrom ve sürülme tehdidi altında yaşadılar. Türkiye’nin kurucu unsuru en başta, ırksal kökene bakılmaksızın Müslümanlardı. Şu an yaşadığımız birçok sorun da bu teşekkül zamanlarının bakiyesidir. (Tabi zaman içinde ırkçı siyasetler yükseldi ve sonrasında Kürtlerin de kenara itilmesini gördük ancak bu bahs-i diğer.) Peki neden böyle oldu?
Boğazın hasta adamı kabul edilen, Çar 1.Nikolay’ın “Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var.” diyerek tarif ettiği Osmanlı, imparatorluğu kurtarmaya çalışırken bazı yöntemler denedi ancak bunların hiç birisi etkili olmadı. Osmanlı Millet Sistemi, Balkanlarda haklı olarak yükselen ulusal kurtuluş mücadelelerinin de sürekli sistematik ayrımcılığı derinleşen Ermenilerin yükselen isyanını da karşılayamadı. Neticede imparatorluğun teşekkülünden beri asli unsur olmuş olan ya da olması gereken unsurlar teker teker kopmaya başladılar. Balkan savaşlarında ve Çanakkale Savaşı’nda duygusal bir kopuş çoktan yaşanmıştı. [5] Bununla birlikte Ermenilere uygulanan soykırım ve zorunlu göç demografiyi ciddi şekilde değiştirdi. Çanakkale Savaşı sırasında, millet sistemi içerisinde kalan unsurlardan sadece Yahudi toplumu destek vermeye devam etti. Modern cumhuriyet bir zorunluluk olarak Müslüman unsurların büyük çoğunluğu teşkil ettiği bir zeminde kuruldu.
Kemal Paşa ve Cumhuriyet’in kurucu figürleri mecburen Müslümanların yönetimini savunan bir yerde durdular. Ancak bu İslamcılık, Müslümanlığın bazı görüntülerini de törpülemeyi kendisine vazife gören, Diyanet gibi kurumlarla dinin denetim altına alındığı, devletin denetimi dışında dinî faaliyetlerin ve eğitimlerin yasak olduğu bir İslamcılık idi.
Türkiye’de hem bugün kendine İslamcı diyen İslamcılar hem de tarikatçılar Kemal Paşa ve kurucu figürler için böyle bir yakıştırmayı yapmaz. Dinî görüntülere alerjisi olan insanlar da yapmaz. Bu gibi bir siyasetin de kendi dönemi için ne denli ihtiyaç olduğunu tam olarak kestirmemiz bugünden pek mümkün değil. Lakin olgunun adını düzgün koymak zorundayız. Çünkü teşekkül dönemi sancıları ve gerilimleri bu zeminle birlikte şekillendi. Meclis muhalefeti, kurucu anlaşmalar, halkçılığımız ve dış ittifaklar bu zeminde belirginleşti.
Kemal Paşa Halkçılığı
Modern cumhuriyet teşekkül ederken ve imparatorluk tasfiye olunurken yeni gelecek olanın karakteri ve mahiyeti ciddi bir tartışmanın konusuydu. Tabandan yükselen bir demokrasi ve halk lehine işeyen bir katılım mekanizması için ciddi tartışmalar yapılıyordu. Bu tartışmalarda dönemin rüzgârı olan Bolşevizm ve ülkenin asli kimliği olarak kabul edilmesi kaçınılmaz olan Müslümanlık belirleyici unsurlardı. Halkçı bir siyaseti nasıl kuracaktık. O dönemde Türkiye siyasetinde Bolşevik bir havanın estiğini söylemek gerekir. Hem anti-emperyalizmin diri bir hissiyat olması hem de Devrim’in yayılmacı etkisi buralara kadar gelmişti. İttihatçılar, Yeşil Ordu Cemiyeti, Kemal Paşacılar halkçı bir idarenin teşekkülü noktasında hemfikirdi. Ancak tabanın yönetime katılımı nasıl olacaktı?
Kemal Paşa’nın siyasi rakipleri olan Yeşil Ordu Cemiyeti de İttihatçı kadrolar da halkçılık meselesine dair programlar ve teklifler hazırlıyorlardı. Oturmamış siyasi dengeler arasında Kemal Paşa aynı zamanda bir siyasi müdahale anlamı da taşıyan ilk Halkçılık Programı’nı 13 Eylül 1920’de meclise sundu. Bu müdahale onu siyasi rakiplerinin bir adım önüne taşımıştı. Emel Akal’a göre bu program mevcut konuşulan tekliflerin adeta bir bileşkesiydi. Ayrıca kanaatimce bu program demokratik karakteri bugünün çok ötesinde olan bir programdı. İlk program üzerine yapılan tartışmalarla temsiliyetin şekline dair şöyle bir madde eklendi: “Büyük Millet Meclisi vilayetler halkınca meslekler erbabı temsil edilmek üzere doğrudan doğru münhetap azadan mürekkeptir”. (Halkçılık Programı 9. Madde. Maddenin 13 Eylül tarihli ilk hali şöyledir: “Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca reyîatı ile münhatap azadan mürekkeptir.”) [6] 21 Ekim’de tamamlanan haliyle metinde açık şekilde işçi temsiliyetine olanak sağlayan bir kurgu vardı. Akal bu değişimde Marksizmle uzaktan yakından ilişkisi olmamasına rağmen “Türk Marksisti” olarak şöhret kazanan ve İttihatçı olan Kör Ali İhsan Bey’in kaleme aldığı “meslek temsili” anlayışı etkili olmuştur der. Program bu haliyle büyük heyecan yaratmıştır ancak mecliste Bolşevik karşıtı ve “İslamcı” vurguları öne çıkaran bazı çıkışlar olur. Meslek vurgusu, yapılan uzun sınıf tartışmaları sonrasında son haline gelen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda yer almaz. Mecliste temsil hakkında belirleyicilik işçiler, köylüler ve yoksullar lehine şekillenmez. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yine ama milletin kolaylıkla kenarda tutulabildiği bir yasa ortaya çıkar. [7]
Son haliyle toplam 24 madde olarak şekillenen kanunda artık “halkı emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmundan kurtarmak” ifadesi de “Türkiye Halk Hükümeti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur,” ifadeleri de yer almaz. [8]
Emel Akal şöyle özetler: “Kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla kaybetmeye başlayan küçük esnaf, zanaatkâr ve köylünün, mesleki temsil sistemine göre yapılacak seçimler sayesinde Meclis’e girerek, çıkarlarının korunması doğrultusunda faaliyet gösterecekleri düşünülmekteydi. Encümen Lahiyası’nda, çiftçiler ve çobanlar, tüccarlar, denizciler, madenciler, ırgatlar, serbest meslekler, sanatkârlar, memurlar ve askerler olmak üzere toplam dokuz meslek grubu kabul edilmişti. Ancak İttihatçı rüeasa gibi Mustafa Kemal tarafından da kabul görmeyince, uzun tartışmalara neden olan “seçimlerde mesleki temsil önerisi” son oylamada reddedilerek genel oy ilkesi benimsendi.” Akal ayrıca Kemal Paşa’ya muhalif olmasıyla birlikte Mustafa Suphi ve arkadaşlarını katledilmesinde örgütleyici olan, bir süre Erzurum ve Trabzon valiliği de yapmış olan, anti-komünist Hamit Bey’den şu alıntıyı yapar: “Hükümet tarafından tanzim edilip elimize geçen programda Bolşeviklik hakimdi. Refet Bey’e komünistliğe mutlak surette muhalefet edeceğimizi bildirdim. [Refet Bey’in ısrarı üzerine] işi şahsi duygulara üstün tuttuğum için programda değişiklik teklifini kabul ettim. Elindeki programı anladığından katiyen şüpheli bulduğum komünizm eserinden esinlenen Celal [Bayar] Bey’le, kanaatini hırsına feda eden Refet Bey’e karşı uzun uzadıya uğraştıktan sonra programdaki Bolşevik ruhunu gidermeye imkan nispetinde muvaffak olduk.” [9]
Yine de 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun günümüzdeki uygulamalardan da demokratik bir ruhu olduğunu söylemeliyiz. Ancak sınıfın hakkını teslim eden ve mücadele alanını genişleten bir temel uzlaşı metni olmadan teşekkül eden bir yapı ile baş başa kaldık. Zaman içerisinde sahip olduğu bütün demokratik ruhu da oligarşiye teslim eden bir devlet gelişti. Bugün içinde yaşadığımız yer böyle. [10]
Sonuç Yerine
Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar bugün bazı İslamcıları pek de tatmin etmese bile döneminde esen eşitlikçi rüzgârı keserek Müslümanların yönettiği İslamcı bir devlet olarak teşekkül etti. Kemalizmin taşıyıcısı olan unsurlarda da açık bir din karşıtlığını pek görmedik, daha çok dinîn gündelik hayata müdahalesini dizginlemeye çalışan bir mekaniği işletirken gördük. Bu olurken dinin modernist ve siyasal tekliflerden arındırıcı yorumlarına sıkı sıkıya bağlanıldığını da gördük. Bu açıdan bakılınca günümüz İslamcılarıyla sistemi taşıyan unsurların bir düzeyde ayrıştığını görebiliyoruz. Ancak bu pek de ciddi bir fark yaratmayan ayrışma zaman içerisinde kolayca kapandı. AKP eliyle sistemin bir aparatı olarak hızlıca konumlanan İslamcılar bu kapanan yarığın ıspatı olarak yeterlidir. Sistemin de hiç işine yaramayan ve çok büyük bir saçmalık olan başörtüsü yasağı gibi şekli uygulamalar ortadan kalkınca, üniversite kadrolarındaki kotalar kaldırılınca İslamcıların çok büyük kısmı için rejimle hesaplaşma sona erdi. Kısa bir dönem, bir teşebbüs hali dışında, Türkiye’deki İslamcılar hem Cumhuriyet’in teşekkül döneminin ruhunun etkisinde kalarak hem de tabanda şekillenmiş olan devletçi dindarlık normlarından sebep, kurucu normların sınırını ihlal etme kabiliyetini asla sergileyemedi. Sergilemesi de beklenemezdi. Devletin İslamcılığı her yerde yaşamaya devam etti. Bugün İslamcılar neden sistemin dışında bir söz söyleyemez sorusunun cevabı buradadır. İslamcıların ve muhafazakârların çoğunun diline pelesenk olan “İslam’da sendika yoktur”, “İslam’da sınıflı yapı olmaz”, “Sınıf olgusunu yönetenler ve yönetilenler olarak görmek gerekir”, “Hepimiz aynı gemideyiz” gibi gerçeklikten ve hayattan kopuk, tarih bilgisinden mahrum, sınıf körü yorumlar devlete göbekten bağlı olmayla doğrudan ilgilidir. Sınıf meselesini görmesine rağmen sesini gür bir şekilde çıkaramayıp kopuşunu gerçekleştiremeyen İslamcılar da konforlu alanlarını terk etmeyip Müslümancılıktan çıkamadıklarından bu haldeler.
Bugün Müslümanlar neden bir şey söyleyebilir ve ezilenden yana yer alabilir sorusunun cevabı kanaatimce bu tartışmanın içindedir. Zira hem Cumhuriyet’in teşekkülü döneminde, hem Osmanlı’da hem de hâlâ toplumun tabanında dindarlıkla çatışmayan komünistçe yorumları görmeye devam ediyoruz. Özetle Müslümanlar bir şey söyleyebilir ancak sistemin ablukasından çıkma kapısı AKP siyasetiyle artık tamamen mühürlenmiş olan İslamcıların, ne bir sınıf siyaseti teklifleri ne de oligarşinin rahatsız olacağı şeyleri söyleme kabiliyetleri asla olmayacak. Müslümanlar ise böyle bir hapishane içinde değiller.
Dipnotlar:
[1] Kaynak: https://dictionary.cambridge.org/tr/s%C3%B6zl%C3%BCk/ingilizce/islamist
[2] Kaynak: Google Search: “İslamcılık nedir?”
[3] TDV İslam Ansiklopedisi, İslamcılık maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/islamcilik#3-dusuncede
[4] Ömer Lekesiz, “İslâmcılık teriminin siyasî soykütüğü”, Link: https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/islamcilik-teriminin-siyasi-soykutugu-4617410
[5] Stefanos Yerasimos, İstanbul 1914-1923 adlı kitabında bu görüntüleri çok başarılı anlatır.
[6] Emel Akal, Moskova-Ankara-Londra Üçgeninde, İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları,2014, sf. 229.
[7] A.g.e., sf. 243.
[8] A.g.e., sf. 242.
[9] A.g.e., sf. 243.
[10] Emel Akal bütün bu süreci uzun ve detaylı olarak aktarmıştır. Ayrıca okumanızı öneririm. A.g.e., sf. 219-246.





Bir Cevap Yazın