Eski-İslamcılığın Biriciklik Problemi

KAMİL KANİ AYGÖRDÜ

Herkes ergen olur. Ergenlik dönemi ise zamanla geçen birçok yanılsama ile beraber gelir. Bunlardan birisi de biriciklik yanılgısıdır. Ergen birey kendisini biricik ve benzersiz zanneder. Onun biricikliği, kendi varlığını tanımaya başladıkça alevlenen bir kor gibidir. Ailelerimizden bağımsızlaştıkça sırtımıza yüklenen tek başınalık yüküyle bu şekilde başa çıkarız. Kendimizi çok önemli addeder, kendi varlığımızı dünyanın merkezinde vehmederiz. Bu biriciklik yanılsaması yaş ilerledikçe yatağını bulması beklenen bir tür evrensel psikolojik hatadır.

Bilimselliğin sınırlarını olanca hırpalamak pahasına bu psikolojik hatayı kolektif bir durum için yeniden yorumlamayı deneyebiliriz. İdeolojik yoğunlaşmaların serencamı da bu perspektiften değerlendirilebilir. Bu yazının ana fikri şu şekilde: İslamcılık ailesinden ayrılan Müslüman siyasi özne henüz bu ergenlik dönemini geride bırakabilmiş değil; o yüzden kendisini biricik, eşsiz ve ahlaki-politik dünyanın tam merkezinde zannediyor.

Gábor Koós’a ait bir çalışma.

Bu çerçeveden cüretkâr bir biçimde ameliyat masasına yatıracağımız İslamcılığa -ya da bir tür eski-İslamcılığa- dair analizlerimiz, her ne kadar toptancı bir perspektifle kaleme alınıyor olsa dahi bu eleştirileri boşa düşürecek değerli istisnalar olduğunu da hesaba katar. Fakat bir tahlil yapabilmek adına bu istisnaları şimdilik göz ardı ediyor, büyük resme odaklanıyoruz. Yazıda başvurulan eski-İslamcılık kavramı, eskiden ziyadesiyle İslamcı olup, şu an ya daha az İslamcı ya da İslamcılığı terk etmiş bulunan, siyasetini sürdürmeye dönük mütevazi bir iradeyi sürdürse de gerekli siyasi cesareti taşımayan, üşengeçlik ve apolitikliği ideolojik bir potada eriten genişçe bir kesimi işaret ediyor. Tartışmanın daha spesifik bir toplama referans verdiğini de not etmeliyim, ancak buna aşağıda değineceğiz. O halde başlıyoruz:

Biriciklik yanılgısıyla boğuşan eski-İslamcı öznenin en başta politik emeği biriciktir. Siyaseten çekingendir, çünkü kendi siyasi ontolojisine olağanüstü bir değer atfeder. Kurucu bir kopuşla malul olduğu için bu değerin yeni giriştiği sosyal ilişkilerde de biteviye yeniden üretilmesini umar. Kendisini tüm bir entelektüel ve politik dünyanın merkezinde görme yanılgısı sebebiyle biriciktir, biricikliği sebebiyle çekingendir. Bu sebeple açık ve endişesiz giremez safına. Bir başkasının mücadelesini kuşanacak entelektüel araçlardan mahrumdur çünkü. Bir başkasının mücadelesine ortak olmayı ancak birey düzeyinde ve ancak empati yoluyla becerebilir. Tarihsel bir okumayı kuşanmaz. Empati ile sınırlı bir siyasallaşmanın ötesine geçip tarihsel okumalar tariflemeye yeltense, siyasi ontolojisi kirlenmiş hisseder. Kolektif bir refleks olarak açığa çıksa da bu durum, özü itibarıyla kolektivist değildir. Oldukça bireyci bir çekingenlikle atbaşı gider.

Çekingen siyasi özne, ezen-ezilen ilişkisinde saf olmanın gerektirdiği bedellerin büyük bir kısmını ödenmeye değer görmez. Henüz yeterince kurucu bir aktör olamadığı için olası gerilim noktalarında bu çekingenliği daha da görünür olur. Yer yer çeşitli bedeller ödemek istese de bunu gerçekleştirmeye değecek bir dava bulamaz. İslamcılığın makro düzeydeki dönüşümüne paralel olarak, gelenekçilik ve milliyetçilikten tam anlamıyla kopmaz. Ayakları altına aldığında bile, ayakkabı markası muhafazakârlık yahut ümmetçiliktir. Gizli muhafazakârlığı yüzünden, isteksiz de olsa istikrara meyleder. Sıçramalardan korkar, zira sıçrarsa evvelden tam merkezinde konumladığı dünyaya karşı güvenli konumunu tehlikeye atar.

Bu sebeple ödenmeyi hak eden bedel, bunu hak etmek için çok değerli olmalıdır. O yüzden mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi değil, onları eleştirmeyi değerli görür. Aksiyonlarının zemini kolektif maddi gerçeklikten değil fikirlerden mülhem kurulur. Ancak söz konusu çekingenlik salt eleştirellikle de değil, hatta daha ziyade zor beğenmekle ilgilidir. Zira evvelki travmalarından sebep biricik politik emeğini tasarruflu kullanması gerektiğini düşünür. Tam anlamıyla sosyalist veya feminist değildir, bu kavramları kullanıyorsa da programatik değil pragmatik amaçlar güder. Bu yolda aşması gereken en büyük engel, kendi emeğine verdiği olağanüstü değerdir.

Çoğunlukla İslamcı-muhafazakâr bir aileden gelse de eski-İslamcı biricik özne için bu durum bir zorunluluk içermez. Zira burada söz konusu edilen genetik değil politik bir mirastır. Hangi ailede doğduğumuzla değil, hangi politik kültür tarafından beslendiğimizle ilgilidir. Bu kültür pekâlâ İslam ve sol arasında köprü kurma vazifesine gönüllü siyasi öznelerin kültürü de olabilir. Yine de söz konusu yatağını bulamama halinin bir tür İslamcılık mirası olduğu aşikardır. Ana akım İslamcıların da benzer şekilde 80ler 90lar boyunca daha geniş anlamda sağcılık ve solculuk arasında gerçekleşen reel-politik salınımlarla malul olduğu ve bu arafta kalma halinden ötürü hakkıyla politikleşemediği teslim edilmelidir.

Tam bu noktada İslamcılığın bir kadro ideolojisi olmaktan çok kitle ideolojisi olageldiğini hatırlamakta fayda var. İslamcılık hem kitleye ait olan hem de 90lardan bu yana bir türlü kitleselleşemeyen tek ideolojidir. Yeterince siyasallaşamadığı ve programatik bir kitle siyaseti güdemediği için kitleselleşemez. Milliyetçilerin veya sosyalistlerin aksine, kendisine İslamcı diyen örgüt göremeyiz. Bu yüzden İslamcılık İslamcılar tarafından değil, sıklıkla diğer ideolojilere mensup siyasi insanlar tarafından İslamcılara verilen bir isimdir. Entelektüel çalışmalar yapan ufak bir azınlık dışında İslamcılık tarihi boyunca İslamcılık kavramının kendisine pek bir gönderme yapılmaz. Zira İslamcılar kadro değildirler, kitle ile ideolojik bir buluşmayı hedefleme arzuları düşüktür. Çünkü zaten kitle ile aralarında kategorik farklar yoktur. Fark bir ucu süreklilik diğer ucu kopuş olan bir ölçeğin artan ve azalan büyüklüğünden ibarettir. Bazen siyasallaşır kopar, sola veya sağa meyleder, bazen vazgeçer döner, geleneğin tatlı suyunda serinler. Siyaseten değilse bile kültürel bir konformizm İslamcılar için her daim işlevseldir. Bu İslamcılığın siyasetsiz bir kültür olarak o siyasetten bu siyasete savrulan hikayesinin küçük bir fragmanıdır aslında. İslamcılığın hikayesi, keskin özeleştirel süreçler işletilmediği müddetçe eski-İslamcılığa da sirayet eder. Artık muhalefet olmaya talip olduğunda dahi bu hasletleri üzerinde taşır.

Eski-İslamcı biricik öznelerin en büyük handikabı da işte bu İslam ve “muhalif” olmak arasında, kitle ve kadro olmak arasında biricik bir rota bulma arayışında gizli. Safına açık ve endişesiz giremeyenler, kitleselleşmenin değil, o meşhur ezgideki gibi bir avuç olmanın peşindedirler. Ancak yeterince İslami gördükleri işlere; ancak solculuğa yeni bir soluk katabileceklerini düşündüklerinde yeltenirler. Bu yeni soluk diğer birtakım ideolojilerin başına “neo” eklemeye indirgenmemelidir. Biricikliklerinden sebep bunu dahi tercih etmezler. Bu yüzden bir “Neo-İslamcılık” tartışması da göremeyiz. Çünkü muhalif kalmaya aday, çekingen eski İslamcıların ideolojisi yalnızlığı ve bohemliği sever. Yalnız kalmakla politik bir derdi yoktur, bilakis onun yalnızlığı değerli bir yalnızlıktır. Yani kolektif bir muhayyel kimliğe ihtiyaç duymakla beraber, asla kolektivist değildir.

Buradaki eleştirilerin bazıları, ideoloji fark etmeksizin Türkiyeli küçük örgütlerin çoğu için geçerli kabul edilebilir. Ancak uzlaşmaz mahalleler (ve elbette politik hakikatler) arasında köprü kurmak gibi bir vazifenin bu politik yaralı bilinci beslediği teslim edilmeli, eski-İslamcılık açısından söz konusu problemin çok daha katmerli bir hal kazandığı kabul edilmelidir. Hatta daha özelde bu eleştirilerin 2010lu yılların İslamcı gençlik hareketlerinde politize olan (benim de kendi kuşağım sayılabilecek kesimleri) işaret ettiğini de not etmem gerek. Dolayısıyla bu yazı özeleştirel bir tahlili de beraberinde taşır. Biriciklik yanılgısı, büyük şehirlerin yüksek puanlı üniversitelerinde politize olan “bağımsız” gençlik hareketlerinde kristalleşmiştir. Peki 2010ların gençlik hareketlerinde politize olan eski-İslamcılık, bir neo-İslamcılık denemesi sayılabilir mi? Sanmıyorum. Mevcut statükonun çizdiği sınırları ihlal etmeye teşne olsa da bu kuşak hiçbir zaman bunu programatik bir çerçevede yapmaya kalkışmadı, kalkışamadı. Bazı sosyalist filozofları ve devrimci siyasetçileri sevip saymanın ötesine geçemedi. Zira cepheleşmeye ve saflaşmaya değil, okuma gruplarına meyilliydi. Ezilenlerin siyasetiyle değil, kendi küskünlükleriyle konum aldı. Muhalif olsa da hayırseverliğin sınırlarını aşamadı. Ayrıca bu metinde tarif edilen eski-İslamcılık doğrusu kadınları da pek içermez. Zira İslamcılıktan rücu eden kadınların (çoğunun) pasifleşirken dahi belli politik motivasyonlarla veya ataerki temelli eşitsizlikler neticesinde hareketsiz kaldığını görebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmadığını varsayalım. Ki bu gençlik hareketlerindeki kadınların bazıları pekâlâ saflarında hizalanabilmiş gözüküyorlar. Diğer bir deyişle, ilgili ideolojik yoğunlaşmaya eski-erkek-İslamcılık demek de mümkün.

Son olarak örgütsel/ideolojik bir hastalık olarak biriciklik yanılgısının kaçınılmaz olmadığını da belirtmek gerek. Bunun dışında da bir yol, daha doğrusu yollar var. Tekraren söyleyecek olursak, herkes ergen olur. Aslolan bu ergenlik travmasını aşacak reçeteyi tarif edebilmek. Reçete şaşırtıcı derecede basit: Sıradanlaşmak. Mücadelenin öğreticiliğine kucak açmadan, kendini sıradanlaştıramazsın. Reçete en basit haliyle kolektivist bir sıradanlığı kuşanmak… Zira dünyayı en otantik, butik, biricik sözü söyleyenler değil; kitlelerin, kalabalıkların, ezilenlerin sözünü söyleyenler daha iyi bir yer haline getirdiler, getiriyorlar, getirecekler.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin