28 Şubat’ta ailesiyle beraber Malatya başörtüsü direnişinin öncüsü olarak idamla yargılanan ve hapis yatan, HDP 25., 26. ve 27. dönem İstanbul milletvekili, Kobane ana dava tutsağı Hüda Kaya, avukat Fazlurrahman Üsame Sarıyaşar vasıtasıyla yolladığımız sorularımızı Silivri Mahpushanesi’nden mektupla yanıtladı ve avukatı Zilan Leventoğlu tarafından bize ulaştırdı. Dünle bugünün mukayeseli bir muhasebesini, Hüda Kaya’nın Türkiyeli Müslümanların şimdisini ve istikbalini, kendi penceresinden, kendi mahrecinden tartışan yanıtlarını, tarihsel önemine binaen olduğu gibi yayınlıyor, zindanların duvarlarını yine delen sesine kulak veriyoruz.
***
Sevgili Hüda Kaya,
Tutuklanışınızın ardından bizi en çok müteessir eden, tehir ettiğimiz ziyaretimiz oldu. Cihad’ın tahliyesinin ardından geçmiş olsuna gelememiştik. Mahcubiyetimiz katlandı. Umarız avukat dostumuz Usame Sarıyaşar, bunu bir nebze telafi edebilmiştir. Sizi katkı verdiğimiz Halka Dergi bahanesiyle rahatsız ediyoruz. Silivri Mapushanesi’nin hücrelerinden, gönüldaşlarımıza, emek ve adalet dostlarına bir ses, bir kelam ulaştıralım istiyoruz. Sorular muhtelif ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Geçen otuz yılın mütevazı bir muhasebesi gibi de görülebilir. İstediğinizi, istediğiniz şekilde yanıtlayabilirsiniz. Dilerseniz kendi sorularınızı kendiniz de sorabilirsiniz. Yahut bu sorulardan hareketle bir mektup kaleme alabilirsiniz. Her ne yazarsanız yazın, sesinizi işitmek, dostlarımıza ulaşmasına vesile olmak bizi mutlu edecek. Bu haksız zorbalığın en kısa zamanda sonlanmasını, özgür yarınlarda buluşmayı temenni ediyoruz. Selam ve duayla.
Halka Dergi Yayın Ekibi

28 Şubat’ta Malatya’daki başörtüsü eylemleri nedeniyle idamla yargılandınız. Bugün ise o dönem birlikte sanık sandalyesinde oturabileceğiniz aktörler, kürsüde kaleminizi kıranların arkasında oturuyor. Hem duygusal hem politik olarak bu süreklilikle nasıl başa çıkabiliyorsunuz?
Sevgili Halka Dergisi dostlarım! Öncelikle burada duvarlar arasında -sesinizle- soluğunuzla hücremde misafirim olduğunuz için teşekkür ediyorum. Bu güzel çalışmalarınız için tebrik ve takdirlerimle birlikte başarılar diliyorum.
Güzel Halka’larımız büyüsün, çoğalsın, sokakları, şehirleri, meydanları, ormanları, dağları, dereleri kuşatsın diliyorum.
Bir bütün olarak küreselleşen kirli bir sistem içerisinde var olma -insan kalma- mücadelesi veriyoruz diyebilirim. Tarihin en temiz, en masum, düşünsel, bilinçsel donanımı ile, modeli ile, alternatif paradigması ile yola çıkılsa bile, esas belirleyici olan, kadroların, -hareketi oluşturan- bireylerin, toplumun ahlakiliği oluyor. İnsani gelişmişliğin tekâmül evrelerinde nerede olduğumuz, hayat çizgimizi, kalitesini ve niteliğini gösteriyor.
Diyebiliriz ki kişiyi sürekli ahlaki kılan her ne ise o ancak yeryüzüne barışı, esenliği getirebilir. Yoksa kimliği, ideolojisi, partisi, paradigmasının ne olduğu değil. Tüm bu etiketlerin üstünde, biz özümüzde, barışı, adaleti, ne kadar içselleştirebildik? En temiz duygu ve düşüncelerle, inanç ve emekle, bir yola çıkılsa bile, canavarlaşmış sistemlerin kuşatmalarına karşı öz bağışıklığınız güçlü değilse, korkunç bir yozlaşma ve çürüme ile karşılaşabiliyorsunuz. Bütün bunların üstüne bir de daha önce yaşamadıkları bir güç ve iktidara bulaşınca dinin de dünün de vefanın da bedellerin de bir anlamı kalmıyor. Ve kirlenmenin en derinini yaşarken, kendilerini aziz-şerefli bir topluluk veya insanlar olarak bir başka halüsinasyonda olabiliyorlar maalesef. Burada iktidar olmaktan bahsetmişken şunu da belirtmek isterim kısaca. İktidar olmak sadece siyasi anlamda değildir elbette. Bir ailenin sorumluluğunu almak, bir mahallenin, bir köyün, bir işyerinin sorumluluğunu almak da kendi içinde bir iktidar.
Şunu yanlış kullandığımızı düşünüyorum. Dindarlık ayrı, dincilik ayrıdır. Mezhepli ile mezhepçi olmak başkadır. Laik olmakla, laikçi olmak da öyle. Hangi kademede olursa olsun, sivil ve siyasi erk, iktidar olmak ile iktidarcı olmak da aynı anlama gelmez. Hangi seviyede olursa olsun, evde, işte, sokakta, siyasette sahip olunan salahiyeti, sorumluluğu, istismar etmek, kendisi ve karşısındakilerin hakkı noktasında haddi aşmak iktidarcılıktır. Evde kadının gördüğü şiddet de trafikteki şiddet de, siyasetteki şiddet de had bilmezliktir, ahlakileşememektir, insanileşememektir.
Dava dediğiniz yolda zenginleşiyorsanız, saltanatlaşıyorsanız sizin davanız artık idealler değil saltanatınızın bekasıdır. Minberlerden halka midesine yoksulluktan taş başlayan bir peygamberi anlatacaksınız. Yoksulluğun faziletini, peygamberin hasırda nasıl uyuduğunu anlatacaksınız ve siz bu saltanatta sarayda, israfta iken hak ve halk taraftarı olduğunuzu iddia edeceksiniz. Üstüne de çocuğuna ekmek götürmenin ıstırabında olan anne-babalara saraylarda konuşarak porsiyonlarını küçültmelerini tavsiye edeceksiniz. Bir yoksulluk ve çaresizliği mahkûm etmek, bugünün popülist riyakâr iktidarcılığın göstergesi olmuş durumda.
Bir bütün olarak küreselleşen kirli bir sistem içerisinde var olma -insan kalma- mücadelesi veriyoruz diyebilirim. Tarihin en temiz, en masum, düşünsel, bilinçsel donanımı ile, modeli ile, alternatif paradigması ile yola çıkılsa bile, esas belirleyici olan, kadroların, -hareketi oluşturan- bireylerin, toplumun ahlakiliği oluyor. İnsani gelişmişliğin tekâmül evrelerinde nerede olduğumuz, hayat çizgimizi, kalitesini ve niteliğini gösteriyor.
Halkının imkânlarıyla iktidardakilerin gücü, varlığı, orantısız ise o yoldakiler Hak yolda olamazlar. Bu manzara kula kulluğun ve pek çok ilahlar edinilmişliğin yani şirkin göstergesidir.
Yirmi, otuz yıl öncelerine gidersek, dün omuz omuza olduklarımızdan ‘devran döndü sıra bizde’ diyerek dünün zalimlerinden, Karunlarından daha beter bir düşkünlük, yozlaşmışlık ve onursuzluğa saplananlar yollarından dönenler oldu. Ancak bugün protokolleri dolduran, saraylarda, saltanatlarda yer kapmaya çalışan, dünün mazlumiyetlerini dillerine dolayanların büyük bir kısmı, dün de aynı onursuzluk ve kula kulluk içerisindeydiler. Sokaklarda direnenlerin, yoksul, ezilen halkın içinde, mücadele eden, bedel ödeyenlerin, işkence görenlerin, sürgüne gidenlerin arasında o zaman da yoklardı. Yani büyük çoğunluğu dün ezilenlerin yoksulların arasındaydılar da şimdi şatafat, güç, saltanatla yollarını şaşırdılar değil. O zamanlarda da tiynetleri böyleydi. Sadece şimdi çok daha büyük bir güce ve yetkiye sahipler ve sapmaları da o nispetle büyük ve görünür durumda.
Daha evvel de söylemiştim bazı sebeplerle. Başörtüsü oy kullanarak özgürleşmedi. Direnişle, ödenen bedellerle özgürleşti. 28 Şubat darbesi bunlara karşı yapıldı sanıyorlar. Daha doğrusu böyle olduğu algısı vermeye çalışıyorlar. Öyle değil. Kaç tanesi, ne bedeli ödemiş? O darbe bunlara yol verilmek için yapıldı. Ve o darbe bunların şahsına da değil halka karşı, bizlere yapıldı. Darbecilerle, küresel aktörlerle iktidara gelmeden önce anlaştılar. Bizlerin çocukları okullarda kelepçelenip, işkencelerden geçerken, idamlarla yargılanırken, onlar çocuklarını Amerika ve Avrupa’da okutuyordu. Dün de aynı yerde değildik bugün de öyle. Elbette bu yakıcı sürecin düşkünleri, yılmışları, yitmişleri, şımaran ve azgınlaşanları da oldu. Dönmeyenler, yine sokaklarda, yine meydanlarda, yine sürgünlerde, yine zindanlarda.
Sizin de ailenizle beraber öncülerinden olduğunuz Malatya’daki başörtüsü direnişi Türkiye’yi saran ve sarsan karakterdeydi. Beyazıt eylemlerinde de hep vardınız. Bugün ile bir mukayese yapmanız mümkün mü?
AKP iktidarı yemeyi bildiği kadar yedirmeyi de iyi beceren bir yapı. İlk yıllarından itibaren devletin madden ve manen tüm güç ve imkânlarını sadece partisine değil, kendileriyle yol almayı kabul eden İslami çevrelerin, toplulukların, yapıların önde gelenlerine cömertçe sundu. O zamana kadar radikal bir devlet-bayrak muhalifi olan İslami çevreler sistemin içine çekildikçe, güç-iktidar sahibi oldukça şimdinin en keskin milliyetçi-devletçi pozisyona savruldular.
Bilirsiniz o günlerde İslami kesim için sınırların, ulus devletin bir anlamı yoktu. Sınıfsız, sınırsız bir İslam yurdu hedefleri vardı, Darüsselam yani barış yurdu idi yurt algısı. Türkiye’nin dört bir yanındaki, meşhur ezgiler yazılan Beyazıt Meydanı’ndaki başörtüsü eylemlerini hatırlayın, arşivlerde vardır, hiç bayrak olmazdı. Tek tük bayrak açmaya yeltenen biri olsa engellenirdi. O günün Saraçhane-Beyazıt eylemcileri şimdi devlet adına bizlere parmak sallıyor, bunlar vatansız, bayraksız diyorlar. Üstüne de bizim değiştiğimizi iddia ediyorlar aynaya bakmadan. ‘Herkes için Adalet, Başörtüye Özgürlük’ diyen bizler için başörtüsüyle okumak da anadilde okumak hakkı da farksız idi.
Malatya başörtüsü direnişi ve idam ile yargılanmalarımız hem Türkiye’de hem uluslararası alanda da tepki toplamıştı. Yıllarca 7/24 Toros’ların tacizine ve tehditlerine maruz kaldık çocuklarımızla. Üç kızım sınıfta ders görürken kelepçelenip, TEM’e götürüldüler, tutuklandılar, gözleri bağlı işkencelerden geçirildiler. Lise son sınıf öğrencileri iken reşit olmadan idamla yargılandılar. Liseyi hapiste bitirmek zorunda kaldılar, üniversite okuyamadılar. O zamanlarda da polis korkusuyla selamı kesenlere karşı, idamlara gülümsediler, başlarını asla eğmediler. 13 yaşındaki oğlum Malatya’nın ortasında, Akpınar meydanında Cuma vakti silahlar çekilerek ‘Muhammed dur, ateş ederiz’ denilerek yakalanıp benimle beraber DGM’de yargılandı. Devlet bunu elbette ilk defa ve sadece bize yapıyor değildi. Kimsenin yurdumuzla, toprağımızla, bayrakla bir sorunu yok. Bilakis toplumumuzda, ötekileştirilenler, dillerinden vatan, devlet, bayrak düşürmeyenlerden daha fazla bu ülkenin toprağını, ağacını, suyunu, insanını, memleketini seviyor.
Tarihi genelde ellerindeki devasa güç ve imkânlarla, egemenler yazdığı için, kimi zalimler tarihte kahramanlar, kimi ezilenler de hain olarak görülebilmektedir. Ya da tarihte bazı sayfalar hiç yaşanmamış gibi öznesi kendileri olan sahte bir direniş tarihi oluşturabiliyorlar.
28 Şubat süreciyle ilgili AKP taraftarlarından yıllardır ciddi bir ayrım ve ötekileştirmenin farkındaydık, biliyorduk zaten. Geçtiğimiz aylarda hücremde 28 Şubat yıldönümüyle ilgili TV’de yayınları izlemeye çalışıyordum. İktidarın fanatik kanallarından birinde bir ‘28 Şubat Belgeseli’ yayınına denk geldim. Süreci çok boyutuyla görselleriyle ele almışlardı. Ve Malatya direnişine geldiler, inanılmazdı. Bizim adımız geçmesin, tamam hadi ama olur da biz hatırlanırız korkusuyla sebep ne olursa olsun tarihi çarpıtmışlar, saklamışlar, gerçekleri örtbas etmeye çalışmışlardı. Onlarca kişinin idamla yargılandığı, yüzlerce insanın gözaltına alındığı liseli kızların idam ile hapislerde olduğu gerçeği yok sayılmış ve sansürlenmişti. Kendilerine muhalifiz diye tarihin içinden gerçekleri yok saymaya çalışmak hatırlanmasına engel olmak, gerçekleri çarpıtmakla asla daha onurlu ve kalıcı olamayacaklar.
Bizler bugün de ‘kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana’ diyenlerle, ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ diyenlerle beraber yolumuzdan dönmedik ve mücadelemize devam ediyoruz. Bir Kürt’ün, bir Alevi’nin talep ettiği herhangi bir hakka ‘helal değildir’ diyebilir misiniz? Hangi talep dinen helal değildir, uygun değildir?
Bugün kendi politika ve pratiklerine muhalefet ediyoruz diye bize hain diyenlere şunu hatırlatmak isterim. Başörtüsü eylemleriyle ilgili görüntülere baksınlar bir nasıl gelişti, büyüdü ve özgürleşti? Bugün benim devletim, benim polisim diyenler baksın. Dün o eylemlerde bizlere gazıyla, copuyla, köpeğiyle saldıran polislere, jandarmalara karşı direndiğimiz polis aynı polis değil mi? AKP iktidarı ile kutsallar mı değişti? Ben bugün zindandayım ama hakkımda yıllar öncesinden milletvekili olarak yaptığım konuşmalarımdan eylemlerinden hâlâ soruşturmalar açılmaya devam ediyor. Polise sen neden vurdun denilmiyor ama bana polise el kaldırmışım diye soruluyor.
Hangi başörtüsüne özgürlük eylemi kanunen izinli eylemdi. Beyazıt eylemleri, Malatya direnişi, dört bir yandaki başörtüsü gösterileri bunlar da o gün kanunsuz, izinsiz gösteriler değil miydi? Tüm başörtüsü eylemleri, gösterileri, yürüyüşleri kanunsuzdu, izinsizdi. O zaman devletin yasakları yasak değil miydi? Polis o zaman da gelip kanunsuz gösteri dağılın deyip sonra saldırmıyor muydu? O övünç duyduğunuz, sahiplendiğiniz başörtüsü direnişlerinde gözaltına alınanlar, tutuklananlar anayasal düzeni yıkmak, polise mukavemet, izinsiz gösteri yürüyüş suçlamalarıyla yargılanmadı mı? İşte bugün de muhalifler aynı suçlamalarla yargılanıyor.
Bizler bugün de ‘kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana’ diyenlerle, ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ diyenlerle beraber yolumuzdan dönmedik ve mücadelemize devam ediyoruz. Bir Kürt’ün, bir Alevi’nin talep ettiği herhangi bir hakka ‘helal değildir’ diyebilir misiniz? Hangi talep dinen helal değildir, uygun değildir? Tüm talepler İslam’a göre de Kuran’a göre de haktır, helaldir, Hakk mücadelesidir. Ama maalesef barışı, emeği, hakkı, adaleti önceleyen, güçlü, etkili, sosyal İslami hareketler var olmadığı için bu sorgulamalar, hesaplaşmalar, hakkıyla ve sağlıklı olarak yapılamadı.
Merkezine sınıfsal, ırksal ve cinsel eşitsizlikleri koyan, bu zulümlerle mücadeleyi akide edinen Müslüman bir sosyalist hareketin güncelliği ve aciliyeti konusunda ne düşünürsünüz? Sizce Türkiye’de böyle bir faaliyet ve fraksiyona ihtiyaç var mıdır?
Günümüzde başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada İslam’ın tarihsel kriz ve kırılmaları yaşanıyor. İslam, doğduğu gibi karşı İslam tarafından darbelenmiş, ele geçirilmiş ve külliyatı, tarihi bu iktidarcı İslam tarafından yazılmış bir gelenek ve kavram olarak önümüzde duruyor. Yüzlerce yılın kirli, kanlı saltanatçı ve erkekçi yüklerinden arınması için yeniden doğumu için çok sancılı bir süreç yaşanıyor. Bu doğumu hızlandıracak, inşa edecek olan barış, emek, adalet yani sosyal İslam’ı bir yönüyle kuşanmış hareketler olacaktır. Yakın tarihimizde örnekleri olduğu gibi daha güçlü sosyalist Müslüman hareketler, anarşist, antikapitalist, feminist, demokrat Müslüman hareketler olacaktır. Olması da gerekir. Ben şahsen İslam’ı her şeyden önce anlamı, kitabı ve çıkışı itibariyle bir barış hareketi olarak gördüğüm inandığım için çok acil bir barış hareketini daha çok önemsiyor ve öncülüyorum.
Toplumsal yani sosyal rolü ötelenmiş, görmezden gelinmiş İslam’ı bir şekilde bu yönüyle sosyal siyasal hayatta var etmek her anlamda ihtiyaçtır. Sosyalist ya da feminist ya da anarşist denilebilir mi denemez mi, ya da denilebilirse gerekir mi gerekmez mi tartışmaları da yürütülüyordur, yürütülecektir. Gönül arzu eder ki hem Türkiye’de hem dünyada Müslüman gençlerin öncülük ettiği, insanın kendisiyle, ötekiyle, toplumu ve doğasıyla barışık ahlaki bir paradigmayla kuşanmış bir barış hareketi inşa edilsin.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde toplumsal muhalefetin yaşadığı hezimet, ciddi bir muhasebe ihtiyacını doğursa da herkes fabrika ayarlarına dönmekte epey acele ediyor. Cumhuriyet’in 100. yılını devirdiği bugünlerde Kemalizmin bir kurtuluş reçetesi olarak lanse edilmesini neye bağlıyorsunuz? 2000lerin yüzleşme imkânlarını hunharca harcayan Türkiye toplumu, sizce bu fikriyatla gerçek anlamda hesaplaşabilecek mi?
Türkiye toplumunun öncelikle bir yüzleşmeye, hesaplaşmaya ve helalleşmeye ihtiyacı var. Türk-Kürt, Müslim, Müslim-Gayri Müslim, seküler-muhafazakâr ya da modernist-gelenekçi, Sünni-Alevi kimlik ve mahalle çatışmalarından, sınıfsal, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü krizlere sıra gelmiyor. Özellikle de büyük şiddet sarmalında ve her gün cinayetlerde karşılaştığımız kadın kıyımı ve şiddeti hâlâ öncelikli ele alınan konulardan değil.
Elbette tüm bu sorunlar, küresel kaynaklardan bağımsız diyemeyiz. Öyle olunca çözümü ve mücadelesi de küresel olabilmeli. Ancak Türkiye özelinde Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi ve barış, ekmekten ve sudan acil bir ihtiyaçtır.
Ortadoğu’da IŞİD gerçekliği çözümü adına nasıl modernist, seküler uçlara savruluş yaşanıyorsa AKP gerçekliği karşısında da farklı savrulmalar, kaçışlar yaşanabiliyor. AKP öncesi baskıcı, yasaklayıcı, laikçi politikalardan kurtulmak isteyenlerin süreci sonucunda nasıl AKP’nin doğuşu ile rövanşist egemencilik ile karşı karşıya kaldıysak, bugün AKP’nin sahte, riyakâr, dinci politikaları sebebiyle yakın zamanlarda başka rövanşist yaklaşımlar, anlayışlar ile karşılaşma riskini göz ardı etmemeliyiz.
İktidar kendilerinin dışında tüm muhalif çevrelere ülkeyi cehennem ederken maalesef siyasal muhalif çevreler de tüm bu çürümüşlüğe, yozlaşmışlığa alternatif olacak bir iklim geliştiremediler.
Dışarıdayken çok yönlü bir tefsir çalışması yaptığınızı duymuştuk. İçeride de bunu sürdürmeyi düşünüyor musunuz? Okuma listenizde neler var?
Tefsir çalışmalarımız uzun yıllardır devam ediyordu. İstifade ettiğimiz çok değerli hocalarımız var elbette. Genelde kadın gruplarıyla, gençlerle yaptığımız bu çalışmalarımız, sadece dinlemek, öğrenmek şeklinde değil, araştırma, sorgulama, tartışma üzerineydi. Özellikle yaklaşık son on beş yıldır kadın gözüyle anlamak üzerine oldu çalışmalarımız. Bizleri geliştiren, dönüştüren en etkili devre oldu diyebilirim.
Cezaevinin kısıtlı koşullarında dışarıdaki gibi ihtiyaç olan bir kaynağa, esere ulaşabilmek mümkün olamıyorsa da tüm imkânlarımla yoğun ve zengin bir okuma yapmaya çalışıyorum. Genelde tarihsel, teolojik okumalarımla beraber, özelde kadınların yazdığı ve kadın üzerine yazılan eserler okudum. Yerli, yabancı, toplumsal sorunlar da dahil. Geçtiğimiz günlerde Devrimci İslam Tarihi kitabını bitirdim. 20 yıldan fazladır zindanda olan Muhammed İnal’ın yeni çıkan bir çalışması. Kitap hakkında geri dönüşümü de beklediği için epey not aldım. Neredeyse bir şerh kitapçığı olabilir. Şu an elimde Hans-Lukas Hieser’in Iskalanmış Barış kitabını okuyorum. Şimdiye kadar okuduklarım arasında Hikmet Kıvılcımlı’dan Hasan Ali Yücel’e, Tanrı ile Söyleşiler’den Gök Tanrı’ya, Fatih Gezer ve İlber Ortaylı’yı sayabilirim.
‘La tahzen’ ayeti celilesi Beyazıt Meydanı’nda bir slogan olarak terennüm edilirdi. Faşizmle ve zalimlerle mücadelenin temelindeki umut ilkesiyle sizin aranız nasıl? Baştaki soruya dönersek, umut sizce ayakta mı tutulan yoksa sokulup sığınılan bir şey midir?
Seferin kendisi bizatihi zafer olmalı değil mi? Barışın sadece bir hedef değil bir yol, bir yaşam olması gerektiği gibi. Zaferi devrim yapmak olarak görürsek, bir süre sonra bu ülküler dışındakiler teferruat olabiliyor. Bu da yozlaşmayı getiriyor. Büyük işler başarılır, ya da başarılmaz, hedefe ulaşılır ya da ulaşılamaz ama bizler her nefesimizle, her adımımızla, insan olmanın gereğini yapabilmeliyiz, yaşayabilmeliyiz.
Çok sık karşılaştığımız bir eleştiri olmuştur, siyasilere olan güvensizlik her anlamda. İktidarı bazı yönleriyle eleştiriyoruz değil mi? Yalan söylediler, hak gasp ettiler, iftira ettiler, zulmettiler diyoruz. Bu siyasetçiler dünya dışından gelmediler. Bu toplumun içinden çıktılar. Yöneticiler toplumun aynasıdırlar. Çok yalancı bir toplum, en çok yalancıları sever, kahraman ilan eder. Hırsızlığı her fırsatta kendine mübah gören bir toplum en çok hırsızları sever, uyuşur kaynaşır. Evrenin yasasıdır, insanlar elleriyle tercih ettikleri kaderleri yaşar.
Seferin kendisi bizatihi zafer olmalı değil mi? Barışın sadece bir hedef değil bir yol, bir yaşam olması gerektiği gibi. Zaferi devrim yapmak olarak görürsek, bir süre sonra bu ülküler dışındakiler teferruat olabiliyor. Bu da yozlaşmayı getiriyor. Büyük işler başarılır, ya da başarılmaz, hedefe ulaşılır ya da ulaşılamaz ama bizler her nefesimizle, her adımımızla, insan olmanın gereğini yapabilmeliyiz, yaşayabilmeliyiz.
İyi olmak, dürüst olmak, insan olmak, insan kalmak zorundayız. Atacağımız adımlarımız, eylemlerimiz, gelecekle ilgili sosyal siyasal planlarımız bu erdem çerçevesinde geliştirilemezse bugünkü yozlaşma sadece renk değiştirmiş olur.
Barış devrimini bireyler önce yüreğinde gerçekleştirmelidir, ailesinde, ilişkilerinde başarabilmelidir ki toplumsal gerçek barışı hak edebilelim.
Sevmeyi öğrenmeli insanımız. Tüm can’ları, bir yaprağı, kendini ve tüm ötekileri.
İşte o zaman hepimiz için de dünya için de umut var demektir.
Hüda Kaya
Marmara Kapalı 9 Nolu Cezaevi
Silivri – İstanbul





Bir Cevap Yazın