Hüda Kaya: “Başörtüsü oy kullanarak özgürleşmedi. Direnişle, ödenen bedellerle özgürleşti.”

28 Şubat’ta ailesiyle beraber Malatya başörtüsü direnişinin öncüsü olarak idamla yargılanan ve hapis yatan, HDP 25., 26. ve 27. dönem İstanbul milletvekili, Kobane ana dava tutsağı Hüda Kaya, avukat Fazlurrahman Üsame Sarıyaşar vasıtasıyla yolladığımız sorularımızı Silivri Mah­pushanesi’nden mektupla yanıtladı ve avukatı Zilan Leventoğlu tarafından bize ulaştırdı. Dün­le bugünün mukayeseli bir muhasebesini, Hüda Kaya’nın Türkiyeli Müslümanların şimdisini ve istikbalini, kendi penceresinden, kendi mahrecinden tartışan yanıtlarını, tarihsel önemi­ne binaen olduğu gibi yayınlıyor, zindanların duvarlarını yine delen sesine kulak veriyoruz.

***

Sevgili Hüda Kaya,

Tutuklanışınızın ardından bizi en çok müteessir eden, tehir ettiğimiz ziyaretimiz oldu. Ci­had’ın tahliyesinin ardından geçmiş olsuna gelememiştik. Mahcubiyetimiz katlandı. Uma­rız avukat dostumuz Usame Sarıyaşar, bunu bir nebze telafi edebilmiştir. Sizi katkı verdi­ğimiz Halka Dergi bahanesiyle rahatsız ediyoruz. Silivri Mapushanesi’nin hücrelerinden, gönüldaşlarımıza, emek ve adalet dostlarına bir ses, bir kelam ulaştıralım istiyoruz. Soru­lar muhtelif ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Geçen otuz yılın mütevazı bir muhase­besi gibi de görülebilir. İstediğinizi, istediğiniz şekilde yanıtlayabilirsiniz. Dilerseniz kendi sorularınızı kendiniz de sorabilirsiniz. Yahut bu sorulardan hareketle bir mektup kaleme alabilirsiniz. Her ne yazarsanız yazın, sesinizi işitmek, dostlarımıza ulaşmasına vesile ol­mak bizi mutlu edecek. Bu haksız zorbalığın en kısa zamanda sonlanmasını, özgür yarın­larda buluşmayı temenni ediyoruz. Selam ve duayla.

Halka Dergi Yayın Ekibi

Hüda Kaya

28 Şubat’ta Ma­latya’daki başör­tüsü eylemleri nedeniyle idam­la yargılandı­nız. Bugün ise o dönem birlikte sanık sandalye­sinde oturabile­ceğiniz aktörler, kürsüde kalemi­nizi kıranların arkasında oturuyor. Hem duygusal hem politik olarak bu süreklilikle nasıl başa çı­kabiliyorsunuz?

Sevgili Halka Dergisi dostlarım! Öncelikle burada duvarlar arasında -sesinizle- soluğunuzla hücremde misafirim oldu­ğunuz için teşek­kür ediyorum. Bu güzel çalışmala­rınız için tebrik ve takdirlerimle birlikte başarılar diliyorum.

Güzel Halka’la­rımız büyüsün, çoğalsın, sokakları, şehirleri, meydanları, ormanları, dağları, dereleri kuşatsın diliyo­rum.

Bir bütün olarak küreselleşen kirli bir sistem içerisinde var olma -insan kalma- mücade­lesi veriyoruz diyebilirim. Tarihin en temiz, en masum, düşünsel, bilinçsel donanımı ile, modeli ile, alternatif paradigması ile yola çıkılsa bile, esas belirleyici olan, kadroların, -hareketi oluşturan- bi­reylerin, toplumun ahlakiliği oluyor. İnsani gelişmiş­liğin tekâmül evrelerinde nerede olduğumuz, hayat çizgimizi, kalitesini ve niteliğini gösteriyor.

Diyebiliriz ki kişiyi sürekli ahlaki kılan her ne ise o an­cak yeryüzüne barışı, esenliği getirebilir. Yoksa kim­liği, ideolojisi, partisi, paradigmasının ne olduğu de­ğil. Tüm bu etiketlerin üstünde, biz özümüzde, barışı, adaleti, ne kadar içselleştirebildik? En temiz duygu ve düşüncelerle, inanç ve emekle, bir yola çıkılsa bile, canavarlaşmış sistemlerin kuşatmalarına karşı öz ba­ğışıklığınız güçlü değilse, korkunç bir yozlaşma ve çü­rüme ile karşılaşabiliyorsunuz. Bütün bunların üstüne bir de daha önce yaşamadıkları bir güç ve iktidara bulaşınca dinin de dünün de vefanın da bedellerin de bir anlamı kalmıyor. Ve kirlenmenin en derinini yaşar­ken, kendilerini aziz-şerefli bir topluluk veya insanlar olarak bir başka halüsinasyonda olabiliyorlar maale­sef. Burada iktidar olmaktan bahsetmişken şunu da belirtmek isterim kısaca. İktidar olmak sadece siyasi anlamda değildir elbette. Bir ailenin sorumluluğunu almak, bir mahallenin, bir köyün, bir işyerinin sorum­luluğunu almak da kendi içinde bir iktidar.

Şunu yanlış kullandığımızı düşünüyorum. Dindarlık ayrı, dincilik ayrıdır. Mezhepli ile mezhepçi olmak başkadır. Laik olmakla, laikçi olmak da öyle. Hangi kademede olursa olsun, sivil ve siyasi erk, iktidar ol­mak ile iktidarcı olmak da aynı anlama gelmez. Han­gi seviyede olursa olsun, evde, işte, sokakta, siyasette sahip olunan salahiyeti, sorumluluğu, istismar etmek, kendisi ve karşısındakilerin hakkı noktasında haddi aşmak iktidarcılıktır. Evde kadının gördüğü şiddet de trafikteki şiddet de, siyasetteki şiddet de had bilmez­liktir, ahlakileşememektir, insanileşememektir.

Dava dediğiniz yolda zenginleşiyorsanız, saltanatla­şıyorsanız sizin davanız artık idealler değil saltanatı­nızın bekasıdır. Minberlerden halka midesine yoksul­luktan taş başlayan bir peygamberi anlatacaksınız. Yoksulluğun faziletini, peygamberin hasırda nasıl uyuduğunu anlatacaksınız ve siz bu saltanatta saray­da, israfta iken hak ve halk taraftarı olduğunuzu iddia edeceksiniz. Üstüne de çocuğuna ekmek götürmenin ıstırabında olan anne-babalara saraylarda konuşarak porsiyonlarını küçültmelerini tavsiye edeceksiniz. Bir yoksulluk ve çaresizliği mahkûm etmek, bugünün po­pülist riyakâr iktidarcılığın göstergesi olmuş durum­da.

Bir bütün olarak küreselleşen kir­li bir sistem içerisinde var olma -insan kalma- mücadelesi veriyo­ruz diyebilirim. Tarihin en temiz, en masum, düşünsel, bilinçsel donanımı ile, modeli ile, alternatif paradigması ile yola çıkılsa bile, esas belirleyici olan, kadroların, -hareketi oluşturan- bireylerin, toplumun ahlakiliği oluyor. İnsani gelişmişliğin tekâmül evrelerinde nerede olduğumuz, hayat çizgimi­zi, kalitesini ve niteliğini gösteriyor.

Halkının imkânlarıyla iktidardakilerin gücü, varlığı, orantısız ise o yoldakiler Hak yolda olamazlar. Bu manzara kula kulluğun ve pek çok ilahlar edinilmişli­ğin yani şirkin göstergesidir.

Yirmi, otuz yıl öncelerine gidersek, dün omuz omuza olduklarımızdan ‘devran döndü sıra bizde’ diyerek dünün zalimlerinden, Karunlarından daha beter bir düşkünlük, yozlaşmışlık ve onursuzluğa saplananlar yollarından dönenler oldu. Ancak bugün protokolleri dolduran, saraylarda, saltanatlarda yer kapmaya ça­lışan, dünün mazlumiyetlerini dillerine dolayanların büyük bir kısmı, dün de aynı onursuzluk ve kula kul­luk içerisindeydiler. Sokaklarda direnenlerin, yoksul, ezilen halkın içinde, mücadele eden, bedel ödeyenle­rin, işkence görenlerin, sürgüne gidenlerin arasında o zaman da yoklardı. Yani büyük çoğunluğu dün ezilen­lerin yoksulların arasındaydılar da şimdi şatafat, güç, saltanatla yollarını şaşırdılar değil. O zamanlarda da tiynetleri böyleydi. Sadece şimdi çok daha büyük bir güce ve yetkiye sahipler ve sapmaları da o nispetle büyük ve görünür durumda.

Daha evvel de söylemiştim bazı sebeplerle. Başör­tüsü oy kullanarak özgürleşmedi. Direnişle, ödenen bedellerle özgürleşti. 28 Şubat darbesi bunlara karşı yapıldı sanıyorlar. Daha doğrusu böyle olduğu algısı vermeye çalışıyorlar. Öyle değil. Kaç tanesi, ne bedeli ödemiş? O darbe bunlara yol verilmek için yapıldı. Ve o darbe bunların şahsına da değil halka karşı, bizlere yapıldı. Darbecilerle, küresel aktörlerle iktidara gel­meden önce anlaştılar. Bizlerin çocukları okullarda kelepçelenip, işkencelerden geçerken, idamlarla yar­gılanırken, onlar çocuklarını Amerika ve Avrupa’da okutuyordu. Dün de aynı yerde değildik bugün de öyle. Elbette bu yakıcı sürecin düşkünleri, yılmışları, yitmişleri, şımaran ve azgınlaşanları da oldu. Dönmeyenler, yine sokaklarda, yine meydanlarda, yine sür­günlerde, yine zindanlarda.

Sizin de ailenizle beraber öncülerinden olduğunuz Malatya’daki başörtüsü direnişi Türkiye’yi saran ve sarsan karakterdeydi. Beyazıt eylemlerinde de hep vardınız. Bugün ile bir mukayese yapmanız mümkün mü?

AKP iktidarı yemeyi bildiği kadar yedirmeyi de iyi be­ceren bir yapı. İlk yıllarından itibaren devletin mad­den ve manen tüm güç ve imkânlarını sadece parti­sine değil, kendileriyle yol almayı kabul eden İslami çevrelerin, toplulukların, yapıların önde gelenlerine cömertçe sundu. O zamana kadar radikal bir dev­let-bayrak muhalifi olan İslami çevreler sistemin içi­ne çekildikçe, güç-iktidar sahibi oldukça şimdinin en keskin milliyetçi-devletçi pozisyona savruldular.

Bilirsiniz o günlerde İslami kesim için sınırların, ulus devletin bir anlamı yoktu. Sınıfsız, sınırsız bir İslam yurdu hedefleri vardı, Darüsselam yani barış yurdu idi yurt algısı. Türkiye’nin dört bir yanındaki, meşhur ez­giler yazılan Beyazıt Meydanı’ndaki başörtüsü eylem­lerini hatırlayın, arşivlerde vardır, hiç bayrak olmazdı. Tek tük bayrak açmaya yeltenen biri olsa engelle­nirdi. O günün Saraçhane-Beyazıt eylemcileri şimdi devlet adına bizlere parmak sallıyor, bunlar vatansız, bayraksız diyorlar. Üstüne de bizim değiştiğimizi id­dia ediyorlar aynaya bakmadan. ‘Herkes için Adalet, Başörtüye Özgürlük’ diyen bizler için başörtüsüyle okumak da anadilde okumak hakkı da farksız idi.

Malatya başörtüsü direnişi ve idam ile yargılanma­larımız hem Türkiye’de hem uluslararası alanda da tepki toplamıştı. Yıllarca 7/24 Toros’ların tacizine ve tehditlerine maruz kaldık çocuklarımızla. Üç kızım sı­nıfta ders görürken kelepçelenip, TEM’e götürüldüler, tutuklandılar, gözleri bağlı işkencelerden geçirildiler. Lise son sınıf öğrencileri iken reşit olmadan idamla yargılandılar. Liseyi hapiste bitirmek zorunda kaldı­lar, üniversite okuyamadılar. O zamanlarda da polis korkusuyla selamı kesenlere karşı, idamlara gülüm­sediler, başlarını asla eğmediler. 13 yaşındaki oğlum Malatya’nın ortasında, Akpınar meydanında Cuma vakti silahlar çekilerek ‘Muhammed dur, ateş ederiz’ denilerek yakalanıp benimle beraber DGM’de yargılandı. Devlet bunu elbette ilk defa ve sadece bize yapıyor değildi. Kimsenin yurdumuzla, toprağımız­la, bayrakla bir sorunu yok. Bilakis toplumumuzda, ötekileştirilenler, dillerinden vatan, devlet, bayrak düşürmeyenlerden daha fazla bu ülkenin toprağını, ağacını, suyunu, insanını, memleketini seviyor.

Tarihi genelde ellerindeki devasa güç ve imkânlarla, egemenler yazdığı için, kimi zalimler tarihte kahra­manlar, kimi ezilenler de hain olarak görülebilmek­tedir. Ya da tarihte bazı sayfalar hiç yaşanmamış gibi öznesi kendileri olan sahte bir direniş tarihi oluştura­biliyorlar.

28 Şubat süreciyle ilgili AKP taraftarlarından yıllardır ciddi bir ayrım ve ötekileştirmenin farkındaydık, bili­yorduk zaten. Geçtiğimiz aylarda hücremde 28 Şubat yıldönümüyle ilgili TV’de yayınları izlemeye çalışıyor­dum. İktidarın fanatik kanallarından birinde bir ‘28 Şubat Belgeseli’ yayınına denk geldim. Süreci çok boyutuyla görselleriyle ele almışlardı. Ve Malatya direnişine geldiler, inanılmazdı. Bizim adımız geçmesin, tamam hadi ama olur da biz hatırlanırız korkusuyla sebep ne olursa olsun tarihi çarpıtmışlar, saklamış­lar, gerçekleri örtbas etmeye çalışmışlardı. Onlarca kişinin idamla yargılandığı, yüzlerce insanın gözaltı­na alındığı liseli kızların idam ile hapislerde olduğu gerçeği yok sayılmış ve sansürlenmişti. Kendilerine muhalifiz diye tarihin içinden gerçekleri yok saymaya çalışmak hatırlanmasına engel olmak, gerçekleri çar­pıtmakla asla daha onurlu ve kalıcı olamayacaklar.

Bizler bugün de ‘kim olursa ol­sun zalime karşı, kim olursa ol­sun mazlumdan yana’ diyenlerle, ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ diyenlerle beraber yo­lumuzdan dönmedik ve müca­delemize devam ediyoruz. Bir Kürt’ün, bir Alevi’nin talep ettiği herhangi bir hakka ‘helal değildir’ diyebilir misiniz? Hangi talep di­nen helal değildir, uygun değildir?

Bugün kendi politika ve pratiklerine muhalefet edi­yoruz diye bize hain diyenlere şunu hatırlatmak is­terim. Başörtüsü eylemleriyle ilgili görüntülere bak­sınlar bir nasıl gelişti, büyüdü ve özgürleşti? Bugün benim devletim, benim polisim diyenler baksın. Dün o eylemlerde bizlere gazıyla, copuyla, köpeğiyle sal­dıran polislere, jandarmalara karşı direndiğimiz polis aynı polis değil mi? AKP iktidarı ile kutsallar mı de­ğişti? Ben bugün zindandayım ama hakkımda yıllar öncesinden milletvekili olarak yaptığım konuşmala­rımdan eylemlerinden hâlâ soruşturmalar açılmaya devam ediyor. Polise sen neden vurdun denilmiyor ama bana polise el kaldırmışım diye soruluyor.

Hangi başörtüsüne özgürlük eylemi kanunen izinli eylemdi. Beyazıt eylemleri, Malatya direnişi, dört bir yandaki başörtüsü gösterileri bunlar da o gün kanun­suz, izinsiz gösteriler değil miydi? Tüm başörtüsü ey­lemleri, gösterileri, yürüyüşleri kanunsuzdu, izinsizdi. O zaman devletin yasakları yasak değil miydi? Po­lis o zaman da gelip kanunsuz gösteri dağılın deyip sonra saldırmıyor muydu? O övünç duyduğunuz, sa­hiplendiğiniz başörtüsü direnişlerinde gözaltına alı­nanlar, tutuklananlar anayasal düzeni yıkmak, polise mukavemet, izinsiz gösteri yürüyüş suçlamalarıyla yargılanmadı mı? İşte bugün de muhalifler aynı suç­lamalarla yargılanıyor.

Bizler bugün de ‘kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana’ diyenlerle, ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ diyenlerle beraber yolumuzdan dönmedik ve mücadelemize devam edi­yoruz. Bir Kürt’ün, bir Alevi’nin talep ettiği herhangi bir hakka ‘helal değildir’ diyebilir misiniz? Hangi ta­lep dinen helal değildir, uygun değildir? Tüm talepler İslam’a göre de Kuran’a göre de haktır, helaldir, Hakk mücadelesidir. Ama maalesef barışı, emeği, hakkı, adaleti önceleyen, güçlü, etkili, sosyal İslami hareket­ler var olmadığı için bu sorgulamalar, hesaplaşmalar, hakkıyla ve sağlıklı olarak yapılamadı.

Merkezine sınıfsal, ırksal ve cinsel eşitsizlikleri koyan, bu zulümlerle mücadeleyi akide edinen Müslüman bir sosyalist hareketin güncelliği ve aciliyeti konu­sunda ne düşünürsünüz? Sizce Türkiye’de böyle bir faaliyet ve fraksiyona ihtiyaç var mıdır?

Günümüzde başta Ortadoğu olmak üzere tüm dün­yada İslam’ın tarihsel kriz ve kırılmaları yaşanıyor. İslam, doğduğu gibi karşı İslam tarafından darbelen­miş, ele geçirilmiş ve külliyatı, tarihi bu iktidarcı İs­lam tarafından yazılmış bir gelenek ve kavram olarak önümüzde duruyor. Yüzlerce yılın kirli, kanlı saltanat­çı ve erkekçi yüklerinden arınması için yeniden do­ğumu için çok sancılı bir süreç yaşanıyor. Bu doğumu hızlandıracak, inşa edecek olan barış, emek, adalet yani sosyal İslam’ı bir yönüyle kuşanmış hareketler olacaktır. Yakın tarihimizde örnekleri olduğu gibi daha güçlü sosyalist Müslüman hareketler, anarşist, antikapitalist, feminist, demokrat Müslüman hareketler olacaktır. Olması da gerekir. Ben şahsen İslam’ı her şeyden önce anlamı, kitabı ve çıkışı itibariyle bir barış hareketi olarak gördüğüm inandığım için çok acil bir barış hareketini daha çok önemsiyor ve ön­cülüyorum.

Toplumsal yani sosyal rolü ötelenmiş, görmezden gelinmiş İslam’ı bir şekilde bu yönüyle sosyal siyasal hayatta var etmek her anlamda ihtiyaçtır. Sosyalist ya da feminist ya da anarşist denilebilir mi denemez mi, ya da denilebilirse gerekir mi gerekmez mi tar­tışmaları da yürütülüyordur, yürütülecektir. Gönül arzu eder ki hem Türkiye’de hem dünyada Müslüman gençlerin öncülük ettiği, insanın kendisiyle, ötekiyle, toplumu ve doğasıyla barışık ahlaki bir paradigmayla kuşanmış bir barış hareketi inşa edilsin.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde toplumsal muha­lefetin yaşadığı hezimet, ciddi bir muhasebe ihtiya­cını doğursa da herkes fabrika ayarlarına dönmekte epey acele ediyor. Cumhuriyet’in 100. yılını devirdiği bugünlerde Kemalizmin bir kurtuluş reçetesi olarak lanse edilmesini neye bağlıyorsunuz? 2000lerin yüz­leşme imkânlarını hunharca harcayan Türkiye toplu­mu, sizce bu fikriyatla gerçek anlamda hesaplaşabile­cek mi?

Türkiye toplumunun öncelikle bir yüzleşmeye, he­saplaşmaya ve helalleşmeye ihtiyacı var. Türk-Kürt, Müslim, Müslim-Gayri Müslim, seküler-muhafazakâr ya da modernist-gelenekçi, Sünni-Alevi kimlik ve ma­halle çatışmalarından, sınıfsal, ekolojik, cinsiyet öz­gürlükçü krizlere sıra gelmiyor. Özellikle de büyük şiddet sarmalında ve her gün cinayetlerde karşılaştı­ğımız kadın kıyımı ve şiddeti hâlâ öncelikli ele alınan konulardan değil.

Elbette tüm bu sorunlar, küresel kaynaklardan ba­ğımsız diyemeyiz. Öyle olunca çözümü ve mücadele­si de küresel olabilmeli. Ancak Türkiye özelinde Cum­huriyetin demokratikleştirilmesi ve barış, ekmekten ve sudan acil bir ihtiyaçtır.

Ortadoğu’da IŞİD gerçekliği çözümü adına nasıl modernist, seküler uçlara savruluş yaşanıyorsa AKP gerçekliği karşısında da farklı savrulmalar, kaçışlar yaşanabiliyor. AKP öncesi baskıcı, yasaklayıcı, laikçi politikalardan kurtulmak isteyenlerin süreci sonu­cunda nasıl AKP’nin doğuşu ile rövanşist egemenci­lik ile karşı karşıya kaldıysak, bugün AKP’nin sahte, riyakâr, dinci politikaları sebebiyle yakın zamanlarda başka rövanşist yaklaşımlar, anlayışlar ile karşılaşma riskini göz ardı etmemeliyiz.

İktidar kendilerinin dışında tüm muhalif çevrelere ülkeyi cehennem ederken maalesef siyasal muhalif çevreler de tüm bu çürümüşlüğe, yozlaşmışlığa alter­natif olacak bir iklim geliştiremediler.

Dışarıdayken çok yönlü bir tefsir çalışması yaptığını­zı duymuştuk. İçeride de bunu sürdürmeyi düşünüyor musunuz? Okuma listenizde neler var?

Tefsir çalışmalarımız uzun yıllardır devam ediyordu. İstifade ettiğimiz çok değerli hocalarımız var elbette. Genelde kadın gruplarıyla, gençlerle yaptığımız bu çalışmalarımız, sadece dinlemek, öğrenmek şeklin­de değil, araştırma, sorgulama, tartışma üzerineydi. Özellikle yaklaşık son on beş yıldır kadın gözüyle an­lamak üzerine oldu çalışmalarımız. Bizleri geliştiren, dönüştüren en etkili devre oldu diyebilirim.

Cezaevinin kısıtlı koşullarında dışarıdaki gibi ihtiyaç olan bir kaynağa, esere ulaşabilmek mümkün olamı­yorsa da tüm imkânlarımla yoğun ve zengin bir oku­ma yapmaya çalışıyorum. Genelde tarihsel, teolojik okumalarımla beraber, özelde kadınların yazdığı ve kadın üzerine yazılan eserler okudum. Yerli, yaban­cı, toplumsal sorunlar da dahil. Geçtiğimiz günlerde Devrimci İslam Tarihi kitabını bitirdim. 20 yıldan faz­ladır zindanda olan Muhammed İnal’ın yeni çıkan bir çalışması. Kitap hakkında geri dönüşümü de beklediği için epey not aldım. Neredeyse bir şerh kitapçığı ola­bilir. Şu an elimde Hans-Lukas Hieser’in Iskalanmış Barış kitabını okuyorum. Şimdiye kadar okuduklarım arasında Hikmet Kıvılcımlı’dan Hasan Ali Yücel’e, Tanrı ile Söyleşiler’den Gök Tanrı’ya, Fatih Gezer ve İlber Ortaylı’yı sayabilirim.

‘La tahzen’ ayeti celilesi Beyazıt Meydanı’nda bir slo­gan olarak terennüm edilirdi. Faşizmle ve zalimlerle mücadelenin temelindeki umut ilkesiyle sizin aranız nasıl? Baştaki soruya dönersek, umut sizce ayakta mı tutulan yoksa sokulup sığınılan bir şey midir?

Seferin kendisi bizatihi zafer olmalı değil mi? Barışın sadece bir hedef değil bir yol, bir yaşam olması ge­rektiği gibi. Zaferi devrim yapmak olarak görürsek, bir süre sonra bu ülküler dışındakiler teferruat olabiliyor. Bu da yozlaşmayı getiriyor. Büyük işler başarılır, ya da başarılmaz, hedefe ulaşılır ya da ulaşılamaz ama bizler her nefesimizle, her adımımızla, insan olmanın gereğini yapabilmeliyiz, yaşayabilmeliyiz.

Çok sık karşılaştığımız bir eleştiri olmuştur, siyasilere olan güvensizlik her anlamda. İktidarı bazı yönleriyle eleştiriyoruz değil mi? Yalan söylediler, hak gasp et­tiler, iftira ettiler, zulmettiler diyoruz. Bu siyasetçiler dünya dışından gelmediler. Bu toplumun içinden çık­tılar. Yöneticiler toplumun aynasıdırlar. Çok yalancı bir toplum, en çok yalancıları sever, kahraman ilan eder. Hırsızlığı her fırsatta kendine mübah gören bir toplum en çok hırsızları sever, uyuşur kaynaşır. Evre­nin yasasıdır, insanlar elleriyle tercih ettikleri kader­leri yaşar.

Seferin kendisi bizatihi zafer olmalı değil mi? Barışın sadece bir hedef de­ğil bir yol, bir yaşam olması gerekti­ği gibi. Zaferi devrim yapmak olarak görürsek, bir süre sonra bu ülküler dışındakiler teferruat olabiliyor. Bu da yozlaşmayı getiriyor. Büyük işler başarılır, ya da başarılmaz, hedefe ulaşılır ya da ulaşılamaz ama bizler her nefesimizle, her adımımızla, in­san olmanın gereğini yapabilmeliyiz, yaşayabilmeliyiz.

İyi olmak, dürüst olmak, insan olmak, insan kalmak zorundayız. Atacağımız adımlarımız, eylemlerimiz, gelecekle ilgili sosyal siyasal planlarımız bu erdem çerçevesinde geliştirilemezse bugünkü yozlaşma sa­dece renk değiştirmiş olur.

Barış devrimini bireyler önce yüreğinde gerçekleş­tirmelidir, ailesinde, ilişkilerinde başarabilmelidir ki toplumsal gerçek barışı hak edebilelim.

Sevmeyi öğrenmeli insanımız. Tüm can’ları, bir yapra­ğı, kendini ve tüm ötekileri.

İşte o zaman hepimiz için de dünya için de umut var demektir.

Hüda Kaya
Marmara Kapalı 9 Nolu Cezaevi
Silivri – İstanbul

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin