Bahar Gök: “Kadınlar tüm riskleri göze alıp direniyor, peki direniş bitince ne oluyor?”

Bahar Gök, uzun yıllar çeşitli sektörlerdeki fabrikalarda mavi yaka işçi olarak çalıştı. Sen­dikal örgütlenme ve direniş süreçlerinde öncü roller üstlendi. Bir süredir ise Kadın İşçi ha­ber sitesi için muhabirlik yapıyor. Yaptığı haberlerle ülkenin dört bir yanındaki kadın işçi direnişlerinin sesini duyuruyor. Halka Dergi için Fatma Betül Kocaaslan, Bahar’ın yakın zamanda kaleme aldığı bir rapor* üzerinden, kendisi ile kadın işçi direnişlerine dair bir röportaj gerçekleştirdi, ilginize sunuyoruz.

Halka Dergi Yayın Ekibi

***

Yakın zamanda “Son Yılların Kadın İşçi Eylemlerine İçeriden Bakmak” isimli bir rapor yazdın. Rapor, Cinsiyet Eşitliği Poli­tikaları Derneği tarafından Aralık 2023’te yayınlandı. Sen bu raporda son iki yıldaki kadın işçi eylemlerine bakıyorsun. Son yıllarda yapılan feminist emek tarihi çalışmalarından, deneyim akta­rımlarından biliyoruz ki, kadınlar her zaman işçi ha­reketinin içindelerdi, aktif bir şekilde yer alıyorlardı. Zannedildiği gibi bilinçsiz ya da ilgisiz değillerdi, fakat kadınların işçi hareketindeki rolü ve militanlığı uzun yıllardır görülmüyor yapılan çalışmalar­da. Ama son 2-3 yıldır, kadın işçilerin eylemlerindeki görünürlüğünde bir artış var sanırım. Sen de rapora böyle bir yerden başlıyorsun. Sence bu artışın sebebi ne?

Evet, görünürlükte bir artış var. Bunun en temel sebebi sanayide çalışan kadınla­rın sayısının giderek artması. Peki neden 2021-22’de direnişlerde öne çıktılar ve görünür olmaya başladılar? Ben bunu kadınların ücretli çalışmaya dahil olduktan sonra, ev içi emeğin artması ile birlikte bir öfkenin birikmesi ve bu öfkeyi kanalize edilecek bir yer olmama­sına bağlıyo­rum. Aslında tek başına bu bir sebep de­ğil ama güçlü etkenlerden biri. Bunun içerisinde ar­tık ev geçin­dirme mev­zusu var. Kadınlar, kendi gelirlerini eve bir ekonomik katkı sağlayan gelir olarak değil, ev geçindiren asli unsur olarak görmeye başladılar artık. O dönemlerde takip ettiğimiz eylemlerde de sohbet etti­ğimizde kadınlar hep bunu söylüyorlardı. Eşime yeteri kadar destek olamıyorum gibi bir cümle kullanılmıyordu.

Mitsuba işçilerinin gerçekleştirdiği bir eylemden çekilmiş bir fotoğraf.

Bunun yanında pandemi süreci direniş­lerin ortaya çıkmasında önemli bir etken oldu. Pandemide kısa çalışma ödenekleri ağırlıklı olarak kadınlara dayatılan bir uygulama oldu. Ka­dınlar artık kendilerini “ev geçindiren” olarak görü­yor olmasına rağmen iktidar kadınları “yardımcı”, “destekleyen” pozisyonunda gördüğünü çok net gösterdi. Asgari ücretin 2.800 TL gibi bir miktar ol­duğu zamanda, kadınlar kısa çalışma ödeneği ile 1.100 TL’ye mahkûm edildi. Ev içerisinde, eşlerinin ya da diğer aile fertlerinin “pandemide seni eve gönderdiler, demek ki iyi çalışamıyordun, demek ki işinden memnun değillerdi” gibi söylemlerine maruz kaldılar. Bir de evden çıkamama hali var, sokağa bile çıkma yasağının olduğu dönemde tüm aile fertleriyle birliktesin, o ev içi emek ve bakım yükü 24 saate yayılmış durumda.

İşyerlerinde şunu çok net gördük, patronlar pandemiyi sadece bir ücret meselesi üzerinden fırsa­ta çevirmediler. Her türlü aşağılık muameleyi, her türlü insanlık dışı çalışma koşullarını dayattılar ve bununla ilgili hiçbir yaptırımla karşılaşmadılar. Za­ten seferberlik gibi bir durum olduğu için pandemi ilanı, bununla ilgili doğru düzgün haber bile yapı­lamadı.

Ben de o dönemde bir fabrikada çalışıyordum ve yan yana çalıştığımız insanlar Covid oluyordu. Covid’in evdeki fertlere bulaşma riski patronlar için önemli değildi. Yakın akrabaları vefat eden işçiler oldu. Kadınlar evde kaldığında da hasta aile fertlerinin bakımı ile ayrıca ilgileniyordu. Kadınların artık tahammül edemez, idare edemez duruma geldiği bir dönemdi. Pandemi yasakları biraz azalmaya başladığında ise bu koşullar değişmedi. Patronlar Pandemi’de devlet desteği ve teşvikleriyle de büyümeye devam etti ve büyümeyi aynı koşullarda sürdürmek istedi. Cinsel tacizin, mobbingin, iş kazalarının, işten atmaların alabildiğine artış gösterdiği bir dönem oldu yani. Kadınlara, işten atma tehditleriyle, görev tanımında olmayan işler yaptırıldı.

Pandemide kısa çalışma ödenekleri ağır­lıklı olarak kadınlara dayatılan bir uygula­ma oldu. Kadınlar artık kendilerini “ev ge­çindiren” olarak görüyor olmasına rağmen iktidar kadınları “yardımcı”, “destekleyen” pozisyonunda gördüğünü çok net gösterdi.

İş Kanunu’ndaki kodlarla işten atılmalar da direnişlerde oldukça etkili oldu. Kodlar ilk kullanılmaya başlandığında işten çıkarma yasağı vardı ama ahlaki gerekçelerle işçiler işten atılabiliyordu. Şimdi ahlaksızlık kadın üzerinden tanımlanan bir kav­ram. Yani bunun mesela iş yerinde bir malzeme çalmakla ilgisi yok. Doğrudan kadının namusunu işaret eden bir durum. Ve bunun kadınlar üzerinde yarattığı baskı çok fazlaydı. Kadınlar “ben bu kodlarla işten atılamam” deyip pek çok işi istemeye­rek de olsa yapıyordu. Pandemi yasakları azalınca patronların bu baskısı azalmadı, sürdürülebilir bir noktada devam etti. Bununla birlikte Ocak ayında asgari ücrete yapılan zamla birlikte ücretlerin as­gari ücret seviyesine çekilmesi gibi bir durum ortaya çıktı. İşçiler çok komik zamlarla karşılaştılar. Maaşına 50 TL zam aldığını gören işçiler oldu. Bu artık patlama noktası oldu. Bu kadar aşağılık mua­meleye maruz kalırken, bu kadar sıkıntı yaşarken, kendilerine ayıracak bir dakikaları kalmamışken, sana 30 TL- 50 TL ‘zam’ yapılıyor. Bu bir patlama nedeniydi. Baktığımızda zaten o eylemlerin yapıldığı atölye ve fabrikalar ağırlıklı kadınların çalıştı­ğı sektörlerdeydi. Bu yanıyla da kadınlar o direniş­lerde daha aktif ve daha fazla yer almış oldular.

Pandemi döneminde daha tekil örgütlülüklerin olduğu eylemlilikler oldu. Sinbo, Migros, Carrefoursa gibi… Buralarda yıllar içerisinde işçi sınıfının hafızasında eskide kalmış eylem biçimleri yeniden ortaya çıktı, mesela işgal eylemi ya da atılan işçilerin yerine yeni işçi alımına engel olmak, servis­leri engellemek, fabrika girişini kapatmak gibi. Bu eylemleri sendikalar yıllardır suç diyerek bir eylem biçimi olmaktan çıkardılar. Sürecin ancak yasal çerçeveye oturtulmuş eylemlerle götürebileceği gibi uzlaşmacı görüşlerle işçi sınıfını ‘örgütleme’ durumu hakimdi. Ama işte hem Sinbo direnişi -ki Pandemi sürecindeki yasaklara rağmen devam etti- hem Migros Depo direnişleri hem de peşi­ne Mitsuba’da 2021 Ekim’de yapılan işgal eylemi bir hafızayı hatırlattı bize yeniden. Çünkü en son SEKA direnişinde (2005) işçiler fabrikaya kendile­rini kapatıp her türlü teması kesmiş ve günlerce içeride kalmışlardı. Mitsuba’da da tam da böylesi bir eylem yapıldı. Sendikalaşan işçilerin işten atıl­masının ardından fabrikadaki işçiler işgal eylemi başlattı. Atılan işçiler işe geri alınana ve patron TİS masasına oturana kadar işgal eylemine de­vam edeceğini söyleyen işçiler, Mitsuba’nın TİS masasına itiraz etmeden oturması talebiyle 12 Ekim akşam saatlerine kadar çok güçlü bir direniş yürüttüler. Valilik talimatıyla çevik kuvvet ve özel harekât birimlerinin müdahale edeceği tehditle­rine aldırış etmeyen işçilerin direnişini sendikal bürokrasi kırdı. İşçileri bir şekilde dışarı çıkmaya ikna ettiler, işçiler kapı önüne çıktığında meselenin ne olduğunu gördü ve sendikacılara tepki gösterdiler.

Ben görünürlüğün tek başına bir kazanım elde etmek anlamına gelmediğini düşünüyorum. Fa­kat bu direnişler bize kadınların artık son nok­tada tüm gemileri yakıp her türlü riski göze alıp en militan eylemleri yapabileceklerini göstermiş oldu ve yaptılar da bunu. Peki kadınların ön plana çıktığı direnişler sonrasında, kadın işçiler sendi­kalar içerisinde yer alabildi mi, işyerinde temsilci olabildiler mi? Böyle olmadığını görüyoruz. Çün­kü genellikle eylemlilik ve direniş süreçleri kaza­nımla sonuçlandığı takdirde bu durum sendikanın kendisi ile, kazanımla sonuçlanmadığı takdirde ise işçi sınıfının bilinçsizliği ile ilişkilendiriliyor. İşte aslında biraz bunu tartışmak için böyle bir rapor yazdık. Yani görünürlük salt sayısal olarak alanda olmak, eylemler içerisinde yer almak mı? Evet, bu bir başlangıç ama sonrasında ne oluyor?

Pandemi döneminde daha tekil örgütlüklerin olduğu eylemlilikler oldu. Sinbo, Migros, Carrefoursa gibi… Buralarda yıllar içerisinde işçi sınıfının hafızasında eskide kalmış eylem biçimleri yeniden ortaya çıktı, mesela işgal eylemi ya da atılan işçilerin yerine yeni işçi alımına engel olmak, servis­leri engellemek, fabrika girişini kapatmak gibi. Bu eylemleri sendikalar yıllardır suç di­yerek bir eylem biçimi olmaktan çıkardılar.

Sonrasına geçmeden, kadınların bu direnişlerde öne çıkan özgün taleplerine biraz daha değinsek? Örneğin, işyerindeki tacizin artık bir işçi direnişi­ni başlatan sebep olduğunu ya da tacizlerin son bulmasının direnişteki en görünür taleplerden birine dönüştüğü durumlar görüyoruz. Alba Plastik’te işçiler tacize karşı makine kapattılar, Migros Depo direnişlerinde, Acarsoy’da işyerindeki taciz ön plana çıkarıldı… Kadınların olduğu yerde sadece ücret ya da mobbing görmüyoruz aslında. Kadınlar kapı önüne çıktıklarında işyerindeki ta­cizi ifşa ettiler. Bu durum, genel anlamda feminist hareketin bir etkisi olarak okunabilir. Kadınların işyerinde yaşadıklarını taciz olarak ortaya koyma cesareti…

Evet, mesela mobbing artık yediden yetmişe herkesin bildiği bir kavram ve işçiler karşılaştıkları baskıları mobbing olarak tanımlayacak nokta­dalar. Cinsel taciz meselesini de senin de bah­settiğin gibi daha cesur bir şekilde ortaya koyma durumu var. Türkiye’de ilk defa cinsel tacizcinin işten atılması ve tacizlerin son bulması için iş ma­kinelerinin kapatıldığı eyleme tanık olmuş olduk Alba’da. Bir de orada kadınlar bu eylemi erkek iş­çilerle birlikte yapmışlardı.

Direnişlerde insanca çalışma talebi ortak bir talep olarak öne çıkıyor. Ücretten sonra gelen talepler, insanca çalışma koşulları, mobbing ve iş sağlığı ve güvenliği meseleleriydi. İşçi sağlığı ve güvenliği meselesinde özellikle pandemide tedbirlerin çoğu askıya alındı patronlar maliyet hesabını daha faz­la yaptı, iş kazaları haber olmadı, iş cinayetlerinin çok az bir kısmı eğer içeride bir çevreye ulaşabile­cek insanlar varsa haber oldu. Bunların hepsi bir birikim yarattı. Baktığımızda kadın işçilerin sık sık iş kazalarına maruz kaldığını söylemek mümkün. Çünkü şartlar ağırlaşıyor, seri üretimde kadınlar yoğunluklu. İşten çıkarma tehdidi ile saat başı adet sayısı giderek artırılıyor… İşin stresi, evdeki yükün stresi, işten atılma kaygısı… Bunların hepsi bir ara­da olduğunda kadınlar iş kazalarına açık hale geti­riliyor aslında. Normalde çok dikkat eden biri bile olsa, yanında çalışan işçinin o hatayı yapma ihtimali çok yüksek oluyor. İşçilerin öne çıkan talep­lerini üç temel maddede toplarsak; ücret, mobbing ve işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınması diyebiliriz.

Bir yandan yasal haklar ve iş kanunu da eskisi ka­dar bilinmiyor değil. İnsanlar öğreniyorlar, kadın­lar da bu bilgilere ulaşabilir durumdalar. Soyun­ma odalarında, yaşadıkları meseleleri, duydukları olayları konuşuyorlar. İş kanuna referansla değil belki ama “kuzenimin arkadaşı böyle bir şey yap­mış işyerinde” falan diye anlatılıyor birçok şey, kadınlar oradan alıyor zaten bilgiyi, stratejiyi. İş­çilerin böyle bilgi aktarımının içinde olduğunu da söylemek mümkün. Soyunma odaları bu anlamda çok kritik yerlerdir bence. O zaman da çalıştığım yerlerde çok tanıktım bunlara. Daha içeriden dü­şündüğümde kadınların böyle patlaması çok nor­maldi, beklenen bir şeydi ama içeriden gören biri bekliyordu. Kimi yerlerde sendikacıların bile beklemediği bir potansiyel ortaya çıkmış oldu çünkü çoğu sendika TİS’lerde kabul ettirmeye çalıştıkla­rı maddeler dışında işçinin çalışma yaşamına ve özellikle kadınların özgün koşullarına çok hâkim değil. Doğalında bu patlama, bu isyan dalgası on­ları da biraz şaşırtmış oldu. Hatta kimi sendikalar yaşanan bu patlamaya son derece hazırlıksız yaka­landılar ve işçilerle kalıcı bağlar kuramadılar.

Direnişlerde insanca çalışma talebi ortak bir talep olarak öne çıkıyor. Ücretten sonra gelen talepler, insanca çalışma koşulları, mobbing ve iş sağlığı ve güvenliği meseleleriydi. İşçi sağlığı ve güvenliği meselesinde özellikle pandemide tedbirlerin çoğu askıya alındı patronlar mali­yet hesabını daha fazla yaptı, iş kazaları haber olmadı, iş cinayetlerinin çok az bir kısmı eğer içeride bir çevreye ulaşabilecek insanlar varsa haber oldu. Bunların hepsi bir birikim yarattı.

Aslında işçiler bu talepler için sendikalara yöneldi. 2022’nin başında herhangi bir sendikanın olmadı­ğı daha örgütsüz bir şekilde direnişe geçen işçiler oldu. Fakat direnişlerin birçoğunda, metalde, petro-kimyada, tekstilde daha ana akım sendikalara yönelen ve sendikalaşma mücadelesine girişen ka­dınları görüyoruz. Sendikalaştıkları için işten atıl­dılar ve kapı önünde direnişe başladılar. Ama şöy­le bir durum var. Bir yandan kadınlar talepleri için sendikalaşıyor bir yandan ise bu sendikalarla da çeşitli çatışmalar yaşıyorlar. Belki şimdiye kadar hayatında sendikalı bir yerde çalışmamış bir kadın işçi, sendikayı çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir araç olarak görüyor aslında. Senin dediğin gibi sendikalar ise genellikle kadınların koşullarını ve taleplerini görmüyor ya da kadın işçilere yöne­lik bir politikaya sahip değil. Bazı yerlerde en mili­tan eylemleri yapan, direniş süreçlerinde kamuoyu desteği için sendika tarafından da daha çok ön pla­na çıkarılan kadınlar bu direnişler bittikten sonra neler yaşıyorlar?

İşçilik yaşamına devam ediyorlar. Kimi yerlerde kadınlar direnişin ve sendikanın reklam yüzü olarak görülüyor ve öyle devam ediyor. Ama o direniş ve eylemlilik bittikten sonra kazanımla sonuçlansın ya da sonuçlanmasın, kadının yaşamında çok fazla bir şey değişmiyor maalesef. Kaldıkları yerden işçilik yaşamına devam ediyorlar ama çoğunlukla sendikalara karşı bir güven kırılması da yaşıyorlar. Buna dair çok az olumlu örnek verebiliriz. Mesela Farplas’ta eylemlerin öncülüğünü yapan kadınların çoğu kendi imkânlarıyla işe girdiler. Acarsoy’a baktığımızda, dört kadının direnişi ve feminist dayanışma sayesinde direniş devam ederken sendika yasal çoğunluğu kazandı. Kadınlardan ikisi kendi imkânlarıyla işe girdiler.

2022 direnişleri arasında sendikal anlamda kazanımla sonuçlanan Pas South örneği var. İşten atılanların çoğu kadınlardı. Direniş kazanımla sonuçlandıktan ve işçiler işe geri alındıktan sonra, direnişçi kadınlardan üç tanesi fabrikada temsilci oldu. Orada mesela erkek temsilci yok. Bu direnişin bir kazanımıdır aslında. Burda Bebek direnişinde Pas South’taki kadın temsilcilerle karşılaştık, kendi deneyimlerini anlatmaya ve Burda Bebek direnişçileriyle dayanışmaya gelmişlerdi.

Pas South’ta temsilcilerin kadınlardan olması bir kazanım fakat bunun toplu sözleşmelere de yansıması lazım. Kreş, regl izni gibi kadınların özgün talepleri toplu sözleşme talepleri arasına girmeli. Genellikle toplu sözleşmelerde ücret ve ücrete endeksli talep­ler, sendikaların kırmızı çizgisi olur, kadınlara dair talepler kabul edilmediğinde bu bir itiraz noktası olmaz. Bu talepler, bazı sendikalarda bir eğitim me­selesi olarak kalıyor, işyerlerine uygulanabilir politi­kalara dönüşmüyor.

Sendikaların işçi sağlığı ve güvenliği eğitimlerine katılmış bir işçi olarak şunu söyleyebilirim. Eğitimlerde tezgâh meselesinden sıkça bahsederdik mesela, sendikacılar “haklısınız” derlerdi. Fakat yıllar boyunca o tezgâhların boyu, makineler, aparatlar kadınların fiziksel özelliklerine uygun şekilde uyarlanmadı. Hep bir maliyet hesabı yapılırdı. Yani bu eğitimleri almak işçilerde bir farkındalık yaratıyor, ama çalışma yaşamındaki koşullarda dönüştürücü etkilerini çok fazla görmüyoruz.

Raporu yazarken dikkat çekmek istediğim konulardan biri işçi direnişlerinin sonrasına da bakma­mız gerekliliğiydi. Biz sadece bir direniş alanını görüyoruz ama devamını niye takip etmiyoruz? Yani mesela kadınların olduğu direnişlerde sendikalar feminist harekete daha açık davranırlar. Kamuo­yu desteğini artırmak için haber yapmamızı ister­ler ama direniş bittiğinde teması keserler. Bizim de direniş bittikten bir hesap soruculuğumuz yok. Sendikayı arayıp, toplu sözleşmedeki talepleri ya da direnişteki kadınlara ne olduğunu sormuyoruz mesela.

Bunun sebebi, kadınlarla direniş sürecinde uzun süreli bir temas kurulamaması aslında…

Evet, kadın işçilere ne oldu diye sormamız lazım. Ya da ilk defa TİS imzalanacak bir işyeri ise TİS taleplerinin, temsilcilik seçimleri yapılıyorsa kadın temsilci olup olmadığının peşine düşmemiz gerekiyor. Biz feminist gruplar olarak kendimizi de hâlâ “destekleyen” bir pozisyonda gördüğümüz için işin mutfağına dahil olmaya çalışmıyoruz. Sendikalara bir baskı hissettirebiliriz, kadın politikaları olan sendikalara kadınların taleplerinin uygulanması için baskı yapabiliriz. Mesela DİSK için bu yapılabilir.

Aslında direniş süreçlerinde feminist gruplar bir şekilde dayanışma ziyaretleri düzenliyor. Fakat Ka­dın İşçi’nin ve diğer feminist grupların sendikalara daha somut baskı mekanizmaları oluşturmaları la­zım değil mi?

Evet. Direniş bittikten sonra, direniş sürecinde kadınların talep ettikleri toplu sözleşmelere bir talep olarak bile girmediyse, kadınların temsil hakkı oluşmamışsa bunun sorgulanması gerekir.

Raporda, “kadın işçi direnişleri neden erkeklere yarıyor” diye bir kısım da vardı. Kadının temsil hakkı kazanamadığı yerde temsilciler, şube yönetimleri değişmiyor. Mücadeleci direngen “erkekler” sendikanın genel merkez düzeyinde de daha öne çıkmaya başlıyor. Ama o mücadeleyi veren kadınlar nerede?

Herkes o direnişin heyecanlı anlarında kadınla­rı görüyor, röportaj yapıyor, sendikalar da buna daha çok alan açıyor. Ama biz o kadınların şimdi ne yaptıklarını bilmiyoruz. Yani şimdi hangi zorlukları yaşıyor? Direniş süreçleri işçiler için artan bir borçlanma, fişlenme ve işsizlik demek.

Evet, bir noktada direnişler bitiyor. Özellikle kadın­lar ağır ekonomik yüklerle baş başa kalıyor. Zaten direniş sürecinde de bir ölçüde yok sayılıyorlar, dinlenilmiyorlar, talepleri öncelik haline gelmiyor. Yıllardır ‘bu işi yapan’ sendikacı adamlar tarafın­dan ‘sen ne biliyorsun ki, biz yıllardır bu alandayız’ gibi tepkilerle susturuluyorlar. Yani bir yandan mücadeleye görünürlük katmaları beklenirken sesleri de çok çıkmasın isteniyor. Bu sırada sendikalarda sorumlu konumdaki erkeklerin prestiji artıyor, sendikada yükseliyorlar ve bu direnişler onların başa­rısı sayılıyor.

Biz feminist gruplar olarak kendimizi de hâlâ “destekleyen” bir pozisyonda gördüğümüz için işin mutfağına dahil olmaya ça­lışmıyoruz. Sendikalara bir baskı hissettire­biliriz, kadın politikaları olan sendikalara kadınların taleplerinin uygulanması için baskı yapabiliriz. Mesela DİSK için bu yapılabilir.

Bütün bu direniş süreçlerinde daha fazla risk taşıyan kadınların neden tamamı direnişten sonra sendikanın örgütlü olduğu fabrikalara alınmıyor ya da bunun uğraşı verilmiyor? Bu soru çok acil bir soru bence. Sendikanın işe aldırdığı kadınlarla aldırmadıkları arasında nasıl bir fark var, neye göre bir ayrımcılık yapılıyor kadınlar arasında?

Hem çalıştıkları iş yerinde hem örgütlendikleri sendikada ayrımcılıkla mücadele eden kadın işçi­ler, özellikle kadın örgütlerinin, feministlerin veya içinde kadınların kalabalık olduğu grupların ziya­retiyle oldukça iyi hissettiklerini söylüyorlar. Kadın işçilerin sadece patronlar karşısında değil, sendi­kalar içinde de güçlenmesini sağlıyor. Bunun için kadın işçilerle gerçek ve kalıcı ilişkiler kurmamız gerekiyor. Özellikle çalışma koşullarının ağırlaştı­ğı, enflasyonun yükseldiği, ücretlerin geçimi sağlamadığı bu kriz koşullarında işçi eylemlerinin artacağını öngörmek zor değil. Bizim de kadın işçilere dair politikalarımızı geliştirmemiz gerekiyor.

* Raporun tamamına şuradan ulaşabilirsiniz: https://cinsiyetesitligipolitikalari.org/son-yillarin-kadin-isci-eylemlerine-iceriden-bakmak/

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin