MUSTAFA EMİN BÜYÜKCOŞKUN
Evvel
Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ‘28 Şubat gerekirse 1000 yıl sürecek’ demişti. Sanılanın aksine 28 Şubat postmodern darbesi, salt İslamcı hükümete ve Müslüman halka değil, Türkiye toplumunun başkaldıran tüm kesimlerine yönelik bir müdahaleydi. Kürt özgürlük hareketi de, devrimciler de bundan nasibini ziyadesiyle aldılar. Üniversite kampüslerinin polisiyeleştirilmesi, F tipi hücre sistemini dayatan 19 Aralık 2000 cezaevi operasyonları, geç tamamlanan bir neoliberalleşme döneminin adımlarıydı. Gözaltında kayıplar bu yola giden patikayı döşedi. Demirel’in Schmidt’ten tercümesiyle ‘devlet rutinin dışına çıktı’. Galatasaray Meydanı’nda fotoğrafını gördüğünüz insanların önemli bir kısmı, bu istisna halini kuranlardandı.
2000lerin liberalleşen ikliminin hâkim söylemlerinden ‘yüzleşme’ kendini hukuki ve toplumsal bağlamda yeniden kuramasa da, yasın dolaşıma girdiği bir dolayımı kurguladı. Bu dilin kısmen Cumartesi İnsanları’nın oturmalarına da yansıdığı gözlemlenebilir. Kendileri bunun tarafında olmasa da, Cumartesi İnsanları’nın kamusal söyleme dahil oluşunda bu kurgu kimi zaman fazlaca dramatik bir hal alabilir. Kimi zaman bu kurbanların fail oldukları bağlamı da örtebilir. Hatırlamamız gereken, Cumartesi İnsanları’nın çerçevesi Terörle Mücadele Kanunları tarafından devrimci bir hafızayı da anmada ısrar ediyor olduklarıdır. Diğer bir ifadeyle Galatasaray’da bir araya gelen kayıp yakınları ve destekçileri, adalet talebinin yanında, devleti rutinin dışına çıkmaya icbar eden bir cüretin de mirasçısıdırlar.
Devrimcilerin düzenin zor aygıtıyla cedelin bir parçası olarak benimsedikleri yeraltı burjuva hukuk normlarıyla konuşursak ‘illegalite’ bir direniş biçimi devrimci özneleri anonimiteye davet eder. Kod adları, sahte kimlikler, biyografiler, edinilmiş karakterler, değiştirilen kılıklar bu anonimliğin parçasıdırlar. Devrimci özne bir taktik olarak kendi kişiliğini, savunduğu kavganın uğrunda terk ederken, kodu ve siciliyle yeni bir öznellik edinir. Ta ki görevi sonlanana ya da kavgada son bulana dek. Kulaklara ezanla okunan isimlerin yanına, yeniden doğulan mücadele örgütünün verdiği ad eklenir. Bu gönüllü geri çekilme kimliksizleşme ya da kişiliksizleşme değildir. Aksine Melami dervişleri gibi yeni bir don, yeni bir kimlik edinme halidir.

88 tahliyeleriyle 12 Eylül mahpuslarının toplumsal hayata geri karıştığı, Sovyetlerin dağıldığı, I. Körfez Savaşı’nın politik sınırları geçirgenleştirdiği bir konjonktürde Türkiye ve Kürdistan’da devrimci hareket kendini belirgin şekilde yeniden örgütlemeyi başarır. Kampüslerden havzalara, kamu emekçilerinden kadın hareketine yeniden canlanan politik hayatın filizleri Türkiye komprador burjuvasını, aparatçıklarını, cunta artıklarını tedirgin eder. Kürt özgürlük hareketinin yükselişine paralel, Kemalizmin itibarını yitirdiği 12 Eylül’ün akabinde İslami hareket de halka halka yayılmakta, düzenin kodlarını yeniden tarif etmeye cüret etmektedir. İşte bu ahval ve şeraitte düzen devrimci hareketin tekelini kırdığı zor aygıtını yeniden ele geçirebilmek için ‘helvadan yaptığı putu’, hukuku, anayasayı yeniden askıya almaktan, rutininin dışına çıkmaktan başka yol bulamaz.
Türkiye devletinin tercih ettiği anonimite geniş bir şiddet repertuarını failsiz bırakan, hesabının legal hukuk rejimi içerisinde sorulmasını imkânsız bırakan, kamu personelini ve kolluk gücünü cezasızlık zırhıyla koruyan, yok ettiği özneleri kimliksiz bırakırken bu yolda kullandığı personeli de aynı anonimiteye gark eden bir tedhişi bünyesinde barındırır. Diğer bir ifadeyle kaybedenler de kaybeder, kaybolurlar. Bu işle meşgul personel kimi zaman itirafçılık yoluyla devşirilen devrimci kadrolardan elde edilir, kimi zaman bordro dışına çıkarılan kadrolar istihdam edilir. 12 Eylül darbesinde temrin edilen bu pratik, 93 konseptinin devreye girmesinden itibaren hız kazanır, 90ların sonuna kadar devam eder. Ta ki AB uyum yasalarıyla yeni devrin sayfaları açılıp kirli bakiye hasıraltı edilene dek hız kesmez.
12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi’nde bir kahveye, sonradan ‘kimliği belirsiz’ kişilerce otomatik silahlarla açılan ateşte Halil Kaya adlı Alevi dedesi öldürülürken beş kişi yaralanır. Haberi alan Gazi halkı, barikatlar kurup ateşler yakarak olası bir katliama karşı öz savunmaya geçerler. Müteakip gün cenaze törenine ateş açılır, hadise bir isyan boyutunu alır, İstanbul’un diğer yoksul Alevi semtlerine sıçrar. Toplamda 22 yurttaşın yaşamını yitirdiği Gazi Ayaklanması yıllar süren davalar sonucunda iki polis memuruna verilen ve infaz edilmeyen dört yıl hapis cezasıyla son bulur. Olaylardan bir hafta sonra ise bir Newroz sabahında Gazili öğretmen Hasan Ocak gözaltına alınır. Ailesi bir daha kendisinden haber alamaz. Her yerde onu aramaya başlarlar.
Türkiye devletinin tercih ettiği anonimite geniş bir şiddet repertuarını failsiz bırakan, hesabının legal hukuk rejimi içerisinde sorulmasını imkânsız bırakan, kamu personelini ve kolluk gücünü cezasızlık zırhıyla koruyan, yok ettiği özneleri kimliksiz bırakırken bu yolda kullandığı personeli de aynı anonimiteye gark eden bir tedhişi bünyesinde barındırır.
‘Arkadaşıma Dokunma’ inisiyatifinden Nadire Mater, bu arayışlardan birinde, bir basın toplantısında Baba Ocak’ın feryadına şahit olur, dayanamayarak toplantının yarısında çıkar, arkadaşlarıyla buluşur. 27 Mayıs 1995’te başta Ocak ailesi, bir grup hak savunucusu ve İHD üyeleriyle birlikte örgüt bayraksız, slogansız, sessizce Galatasaray Meydanı’nda otururlar. Devletin anonimitesine karşı cevap, hakikatin kendini faş etmesiyle verilir. Ocak ailesi kah vilayetle görüşür, kah CHP il örgütünü işgal eder, her Cumartesi diğer kayıp yakınlarıyla buluşur. 15 Mayıs 1995’te Hasan Ocak’ın cesedi, işkenceyle katledilmiş halde, kimsesizler mezarlığına gömülmüş olarak bulunur. Devlet suçüstü yakalanmış, meçhule terk etmek istediği devrimci öznenin hayaleti onu avlamıştır. Hasan Ocak devletin gözaltına alıp işkenceyle katlettiğini kabul etmek zorunda kaldığı ilk kişi olarak tarihe geçer.
Hasan Ocak vakası etrafında oluşan ivme, Galatasaray’a bir rağbet yaratır. Salt Batı’dan değil Kürdistan’daki savaş koşullarında kaybedilenlerin yakınları da oturma eylemine katırırlar. Onların adları, resimleri her Cumartesi meydanda yankılanır. Hafızadan silinip gitmek yerine destansılaşırlar. Cesetleri, cismaniyetleri olmasa da, meydandakileri onları bedenleştirirler. Devlet adları bir yana, akıbetleri dahi tahayyül edilemeyen bir varlık halinde, araf ile berzah arasında bir yere terk etmişken onları, Cumartesi İnsanları inat ve ısrarla bu hafızayı yeniden ve yeniden kurar, adalet talebiyle tarihyazımını, yas ile ölüm terbiyesini buluştururlar. Devletin buna yanıtı sert olur. 28 Şubat ikliminde 15 Ağustos 1998’de başlayan polis müdahalesi, her hafta artan bir şiddetle devam eder. Hâlâ kaybedilmelerin yaşandığı bir iklimde eylemlerin sürdürülmesini namümkün hale gelir, Cumartesi İnsanları 13 Mart 1999’da eylemlerine ara verirler.
On yıl sonra yeniden Galatasaray Meydanı’nda buluştuklarında aralarına katılmam çok zor olmamıştı. İklim değişmiş, 90lar bir nostalji unsuruna dönüşmüş, devrimci hafıza silikleşmiş, kayıpların fotoğrafları ise yeni yeşeren bir adalet ve yüzleşme arayışının öznesine dönüşmüştü. Dosyalar tekrar açılıyor, soruşturmalar başlatılıyor, itirafçı ifadeleriyle kayıpların cesetlerini bulmak üzere kazılar yürütülüyordu. Öyle ki dönemin başbakanı Erdoğan en kıdemlilerini, 12 Eylül kayıplarından Mikail Kırbayır’ın annesi Berfo’yu Dolmabahçe ofisinde dahi ağırlamıştı. Ne var ki bu iklim kalıcı bir yüzleşme halinin tohumları atılmadan, hakikat ve adalet talebi toplumsallaşamadan Gezi’yle yükselip 15 Temmuz Darbe Girişimi’yle sonlanan bir mekaniğin arasında unufak oluverdi. Fabrika ayarlarına dönülmüş, yüzleşme dönemimin özneleri kızağa çekilmiş, dosyalar rafa kaldırılmıştı. Çok geçmeden dönemin içişleri bakanı Süleyman Soylu’nun talimatıyla 25 Ağustos 2018’de, 700. Haftalarında Cumartesi İnsanları şiddetli polis saldırısıyla alandan uzaklaştırıldılar. Emine Ocak’ın 98’deki siyah-beyaz gözaltı fotoğrafı, 2018’deki renklisiyle tekerrür etmiş oldu.
Hasan Ocak vakası etrafında oluşan ivme, Galatasaray’a bir rağbet yaratır. Salt Batı’dan değil Kürdistan’daki savaş koşullarında kaybedilenlerin yakınları da oturma eylemine katırırlar. Onların adları, resimleri her Cumartesi meydanda yankılanır. Hafızadan silinip gitmek yerine destansılaşırlar. Cesetleri, cismaniyetleri olmasa da, meydandakileri onları bedenleştirirler.
On yıllık ikinci devrelerine şahitlik etmek şerefine nail olduğum Cumartesi İnsanları, adil şahit olmanın ne demek olduğunun canlı birer timsali ve öğretmeni olarak, kafa yorduğumuz pek çok eşitsizlik biçimiyle, zulüm sistemleriyle nasıl cedel edilebeceğine bir okul oldular. Diğer yandan ise hemen her şeyin metalaştığı, hızla pazarlanabilir olduğu bir devirde, nasıl görünmek istediklerine kendileri karar verebilen, temsiliyet rejimleriyle müzakere eden, adaletin ve hukukun tarifini yeniden yapan ve olağanüstü bir metafiziği talim ve terbiye eden bir ocak olarak büyüdüler. İlk başlarda caddede akan kalabalıkla aralarına dizilen gazeteci ve fotomuhabirlerin arasında fotoğraf makinemle, ellerinde tuttukları fotoğraflara karşı hizalanırken, yavaş yavaş pankartın köşesine kaydığım, fotoğraflara açıyla baktığım, arkalarındaki boş beyaz yüzeyi fark ettiğim ve nihayetinde makinamı cebime koyup, elime bir fotoğraf alıp aralarına oturduğum bir macera oldu benimkisi. İmaj üreten, çerçeveye hükmeden bir öznellikten onun ardına bakan, imgeyi tüketmeyen, saflarda kaybolan bir failiyeti deneyimleme şansına erdim. Öyle oldu ki mekan ve zamanla bağlarım giderek zayıflarken, Cumartesi günü ve Galatasaray Meydanı bir nirengiye dönüşmüş, kendimi konumlandırabildiğim bir kaide halini almıştı. Filmcilik peşinde bir yerlerde değilsem, dostlar beni nerede bulabileceklerini bilir, orada buluşurduk.
An
Çiçek Pasajı’nın önünde kırmızı yelekli güvenlik şube memurlarından müteşekkil bir barajla karşılaşıyorum. Ama meydanı çevreleyen demir perdeler kalkmış. Yeniçarşı caddesinin o kendine has eğimi ortaya çıkmış. Aramadan geçtikten sonra akordeon perdelerle caddeden ayrışmış meydana varıyoruz. Barikatlar kalktı ise o kadar da değil. Hoş bu ikinci arama, caddedeki bombalı saldırılardan sonra konmuştu. İkinci aramayı da geçtikten sonra, tam 300 haftanın, pek çok yılların, hasretliklerin, sürgünlüklerin ardından Galatasaray Meydanı’ndayım. İki yıl önce, aynı meydana bakan YKY’de, Didem Yazıcı’nın kürate ettiği ‘Hayat, Aşk, Adalet ve Ölüm’ sergisindeki ‘Tekerrür’ işimin önünde, ‘O meydana sazla, sözle geri döneceğiz’ demişti Hanife Yıldız, kendi elleriyle karakola teslim ettiği oğlu Murat’ın akibetini yıllardır ararken. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
Sanki, mağaranın ağzındaki taş aralanmış, onlar, Yedi Uyurlar yeryüzüne geri dönmüşler. Yıllardır görmediğim yüzler, dostlar, tanışlar, yoldaşlar. Tahliye olanlar, sürgünden dönenler, yine gelenler. Birileriyle sarılmaktan, kucaklaşmaktan dudağım kuruyor. Pankart üstünde resimlerle yere serilmiş. İHD gönüllülerinden Nazım Dikbaş’la Sevim Sancaktar karanfilleri diziyorlar. Nadire Mater’i görüyorum bir çala. Herkes burada. Derken İHD’nin emektar pazar çantası beliriyor, PVC’leri eprimiş fotoğraflar birer birer çıkıyor. En meçhulünü alıyorum elime. Yere çöküyorum. Kartonun mukavemeti o kadar kalmamış ki, dik tutabilmek için parmaklarımla özel bir açı vermek ve o halde bileğimi bükmeden havada kalmam gerekiyor. Meydan giderek kalabalıklaşıyor. Akın akın arama noktasından geçenler, postanenin, Mektup Kırtasiye’nin önüne doğru yayılıyorlar.
Maside Ocak gür sesiyle kitlenin artık unuttuğu Cumartesi adabını, sessizce oturmayı hatırlatıyor. Basın mensuplarına çeki düzen veriyor, kurt kapanı gibi değirmi değil, düz bir çizgi olarak sıralanmalarını rica ediyor. ‘Bütün kayıpların fotoğraflarını görüntülemenizi istiyoruz’ diyor. Temsil dilenmeyen, çerçeveyi kendi tayin eden, imajların arasında hiyerarşi kurmayan, dinlenmeden dimdik duran, teslim olmayan bir irade. Hayatımda ilk defa bir eylemde nasıl görüneceğine kendi karar veren, temsil rejimini kendi belirleyen bir özneyle karşılaşıyorum. Zeyno Kuray’ın dirsek darbeleriyle gene kusursuzca tam ortasında yer almayı başardığı muhabirler, kameramanlar, fotoğrafçılar düz bir saf tutuyorlar. Meydan açılıyor, genişliyor.
Sebla Arcan mikrofonu alıp, ‘aynı derin acı ve ısrarla 1000. haftada bir araya geliyoruz’ ile selamladı bizi. Emine Ocak ‘Hoşgeldiniz’ dedi, Zübeyde Tepe adres verdi ‘Failleri belli, Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Süleyman Demirel, Korkmaz Tağma’, Talat Türkoğlu’nun kardeşi ‘Davalar zaman aşımına uğradı, devlet kendini akladı’ dedi, Hanım Tosun ‘adalet’ diye haykırdı, Murat Aslan’ın kız kardeşi ‘Tansu Çiller’in, Mehmet Ağar’ın, Meral Akşener’in yargılanmasını istiyorum’ talebiyle geldi, Abdullah Canan’ın oğlu Esat abi Yüksekova’dan kalkıp gelivermişti, Cemil Kırbayır’ın abisi Mikail, ‘gözaltında polisler burnumu silmeme bile izin vermediler, çünkü cunta zihniyetinin devamcısıydılar’ diyerek zerafetini hatırlattı, Kenan Bilgin’in kardeşi ‘adalet yerini bulana kadar burada buluşmaktan vazgeçmeyeceğiz’ dedi, Hüsamettin Yaman’ın abisi, Karşı Sanat’ın banisi Özcan, ‘yasta eşitlik istiyoruz’ dedi.
Kah güneş ensemizi yaktı, kah rüzgar ciğerlerimize üfledi. Cadde her zamanki gibi hınca hınç, turistler gene meraklı, tepemizde dronlar vızıldar, tramvayın kampanası YKY’nın cam cephesinde yankılanırken, Teoman’ın yeniden okuduğu ‘Benim Annem Cumartesi’ CHP ilçe bürosunun balkonundan duyulmaya başladı. Haftaya buluşmak üzere ayaklandık. Karanfilleri 50. Yıl Anıtı’nın iri puntolu taşlarına dizdik. Resimlerimizi tek tek topladık. Musafahalaştık, helalleştik. Gerçekten de taş aralanmış, mağaradan çıkmış, arzda buluşmuştuk.
Ahir
Cumartesi İnsanları bir Newroz sabahından Mayıs sıcaklarına, 90lardan 2000lerin ortalarına, Türkiye’nin en uzun soluklu sivil itaatsizlik eylemi, hakikat mücadelesi, adalet arayışı olarak devam ediyor. Kayıp yakınları, evlatlarına, sevdiklerine, kardeşlerine ulaşamadan birer birer terk-i dünya ederken, geride kalanlar, salt kan bağıyla değil hakikate bağlılıkla o fotoğrafları kavrıyor, anonimiteye karşı failiyeti savunuyorlar. Cumartesi İnsanları faili meçhul demiyor, malumu ilan ediyor. Kayıpları anarken, mesul amirleri silsile içerisinde sayıyor, sicil zincirine gizlenen cezasızlığı yırtıp atıyorlar. 90ların hafızası bir nostalji unsuruna indirgenir, özlenen bir geçmiş olarak pazarlanırken, hesabı verilmemiş defterleri bize hatırlatıyor, halı altına süpürdüğümüz günahlarımızla hesaplaşabilmenin imkânını sunuyorlar. Yaptıkları daha da mühim bir şeyse, devletin varlık aleminden silmek, ne adı, ne sanı, ne akıbeti bilinmeyen gayba karıştırmak istedikleri devrimci özneleri anıyor, anlatıyorlar. Onları sıradan hayatlarıyla, sıradan insanlıklarıyla, örgü kazaklar, tel çerçeveli gözlükler, kabarık saçlar ve soluk renklerle bize tekrar sunuyorlar. Miras kalan efsun, hakikatte olduğu kadar o cürette de ısrarın imkânıdır. Haftaya gene Galatasaray’da buluşmak üzere.





Bir Cevap Yazın