MÜNİR YUSUF
Demokrasileri anlamlı kılan halktır. Halkın iradesini yansıtmayan şeye demokrasi demiyoruz. Ama Türkiye için iyi kötü bir demokrasinin olduğu yer deniyor. Yanlış. Türkiye’de siyaset kurumları halkın iradesini doğrudan yansıtabileceği mekanizmaları boğarken güç ve sermaye temerküzünü mesele edenlerin ellerini güçlendiren bir kurguyla işliyor. Göstermelik bir demokrasi ülkesiyiz. Buna rağmen halk bazen imkân bulduğunda müesses nizamı rahatsız edecek sonuçları ortaya koyabiliyor. Her zaman değil tabi. Bu son seçim böylesi bir seçimdi. Halk maruz kaldığı onlarca “hizmet alamazsınız” tehditlerine pek aldırış etmemiş görünüyor.

Rakamlara baktığımızda büyük oy değişimlerinin yaşanmadığını söyleyebiliyoruz. Sağ siyasetlerdeki toplam oy miktarı ve oranı ile sol olarak kabul edilen siyasetlerin oy miktarları çok büyük bir değişim geçirmedi. Yani İmamoğlu’nun destansı bir zafer kazandığını söyleyebilmek mümkün değil. Belki Mansur Yavaş için bunu söyleyebiliriz. Seçimlere katılım oranı ise Türkiye ortalamasının altındaydı. Muhtemelen, CHP tarafında konsolide olan oylarla birlikte sandıklara gitmeyen küskün AKP seçmenleri bu seçimde yeni oluşan renk paletinin en büyük mimarıydılar. Tabi Kürtlerin güçlü oldukları ve olmadıkları bölgelerdeki oy tercihlerini ve fedakarlıklarını ayrıca görmek gerekir.
Haliyle geçen belediye seçimlerinin en azından batı bölgeleri için büyük bir zafer mi yoksa büyük bir hezimet mi olduğu konusu tartışmaya açık duruyor. Hâlâ kendi mecrasını bulamamış küskünlerin ciddi bir oy kitlesini oluşturduğunu görüyoruz. Bu kesime, oy vermek istememesine rağmen tepkisini belli etmek için, partisinin gösterdiği aday içine sinmese de oy kullanan seçmenleri eklediğimizde ciddi bir toplumsal homurdanmanın sürdüğünü söyleyebiliriz. Yani demokrasimizin halksızlık sorunu sürüyor. Mevcut siyasetler ise bu oluşan boşluğu doldurma kabiliyeti sergileyemiyor.
Bununla birlikte, Kürtlere uygulanan irade gaspı girişimleri ise seçimler bitmeden başlamıştı. Van Büyükşehir Belediyesi’ni kazanan eş başkan Abdullah Zeydan’ın seçilme hakkının olmadığını öne süren hukuk katliamı gibi karar, ülkeyi yönetenlerin kendilerini yeterli güçte hissettiklerinde her türlü hırsızlığı yapabileceklerinin kanıtı gibiydi. Ancak öngöremedikleri bir toplumsal tepkiyle karşılaştıkları için bu garabet karardan vazgeçmek zorunda kaldılar.
Hâlâ kendi mecrasını bulamamış küskünlerin ciddi bir oy kitlesini oluşturduğunu görüyoruz. Bu kesime, oy vermek istememesine rağmen tepkisini belli etmek için, partisinin gösterdiği aday içine sinmese de oy kullanan seçmenleri eklediğimizde ciddi bir toplumsal homurdanmanın sürdüğünü söyleyebiliriz. Yani demokrasimizin halksızlık sorunu sürüyor.
Türkiye’de Kürt seçmene uygulanan tarifenin Kürt olmayana uygulanmadığını görmek çok kolay. Çünkü Kürde uygulanan her şeyi, gözlerimize sokarcasına yapıyorlar. Bazı şehirlerin rengi sarı görünsün diye taşımalı seçmenle yerleşik halkın iradesini çalmaya çalışmak bazıları için devletin gücünü göstermesi için gerekli ve doğru bir uygulama. Bugün zor gücünü kullanma hakkına sahip olanların Kürtler için uyguladıkları tarifeyi, eğer yeteri kadar güçlenirlerse, herkes için uygulayabileceklerini bilelim. Toplumsal muhalefetin, özellikle de Kürtlerin böylesi durumlarda iradelerinin gasp edilmemesi için kenetlenmeleri çok önemli. Aklımızdan çıkarmayalım, Kürtler özgür değilse ve eşitlenmemişsek, bu ülkede kimse özgür olamaz.
Seçim sonuçları bize siyasetin toplumsal dönüşümü sağlayabilmesi için, aşmamız gereken duvarların henüz yıkılmamış olduğunu gösteriyor. Kürtleri hariç tutarak, toplumsal dönüşümün gerçekleşebilmesi için örgütlenmesi gereken halk öylece duruyor. İşçi sınıfının siyaseti bu ülkede hâlâ somutlaşmış değil. İşçiler ve yoksul halk parçalı kaldıkça kalıcı dönüşümler ve gerçek bir demokrasi mümkün olmaz.





Bir Cevap Yazın