Gerçekten Ne Yapmalı – III: Tedavi Arayışı [*]

Y. AKSEKER

“kanunlar örümcek ağı gibidir. büyük sinekler deler geçer, küçükleri ise takılır kalır.”

”Son Şiirim   

elim birine değsin
ısıtayım üşüdüyse
boşa gitmesin son sıcaklığım!

Rıfat Ilgaz

Tedavi Arayışı

Önceki yazımızda mevcut siyaset ve iktidarın, toplum katmanlarından rızayı temin ederken kullandığı yol ve araçları tartışmaya çalışmış, bunların öznel koşullarını değerlendirmeye hatta analiz etmeye çalışmıştık. Profesyonel siyasetçiliğin ticaret mensubu ve/veya ticaretle son derece içli dışlı olmakla yakın bağlantılı olduğunun altını çizmiş, “siyasetin finansmanı” yaklaşım yanı sıra “siyasetin yaptığı finansmanın” da gözden kaçırılmamasını salık vermiştik. Bu itibarla mevcut siyasal düzenin tüm araçlarıyla birlikte yoksullar, orta sınıflar ve üst sınıflara lehine bir kısım taviz ve imtiyazlar vermek suretiyle kendini devam ettirdiğine değinmiştik.

İlk yazımızda kabaca siyasal mücadelenin siyasal bir teklif anlamına gelmediğini, zira ortada bir kötü yönetim emsali olmadığını, adalet talebinin ve tekere çomak sokmanın insanların beklentilerini ve korkularını dışlamaksızın olması gereğine değinmiştik.

Tıpçılar gibi hastalar da az çok bilir; tedavi için teşhis, teşhis için tetkik gerekir. Biz, yani kendinden başka şeylere dair söz söylemeye çalışanlar, hasta mıyız, tıpçı mı bunu bilmediğimiz gibi teşhiste mi tedavide mi tetkikte mi hangi safhada anlaşamadığımızdan dahi emin değiliz. Haliyle majör depresyonumuzu atlatamıyoruz.

Morad Korkot’a ait bir karikatür. [Kaynak: https:// www.cartoonmovement.com/]

Emperyalizm ve Siyonizm

Yanı başımızdaki soykırımı ve onun yerli/millî acentelerini teşhir eden bir grup insanız. Profesyonel siyasetin, yani seçmen oylarına talip, altını çiziyorum, hiçbir partinin, yerel seçimlerden kafasını kaldırdığı; Refah’a, Gazze’ye baktığı yok. Ancak bu kafayı kuma gömme hadisesinin normal bir şey olmadığı ortada. Siyonizm’in taşeronluğundan ve Filistin’den söz etmenin oy getireceği üstelik UAD kararının mevcut olduğu bir durumda, üstelik bunu ilk günlerden ifşa etmiş Hasan Bitmez’den sonra başka bir milletvekilinin de kalmadığı ortamda muhalif partilerin konuya gözlerini kapamaları kanaatimce kasti hareket olarak değerlendirilmeli. Profesyonel siyaset, tüm unsurlarıyla, apaçık ki NATO ve ABD’nin karakolu olmaktan oldukça memnun. Hal öyle olunca soykırım davasını açan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yanında müşteki olarak yer alan Nikaragua’ya, hatta Belçika’ya şükran duymaktan başka elimizde bir şey kalmıyor.

Tıpçılar gibi hastalar da az çok bilir; tedavi için teşhis, teşhis için tetkik gerekir. Biz, yani kendinden başka şeylere dair söz söylemeye çalışanlar, hasta mıyız, tıpçı mı bunu bilmediğimiz gibi teşhiste mi tedavide mi tetkikte mi hangi safhada anlaşamadığımızdan dahi emin değiliz. Haliyle majör depresyonumuzu atlatamıyoruz.

Tehdit ve teklif

Bazı maçların ardından denir ya; sabaha kadar oynansa sonuç değişmez. Eğer ki siyaset biçimimizi değiştirmez ve geniş katılımlı, demokratik ve bağımsız bir kitle partisini kuramaz isek sonuç değişmeyecek. Devrimin çok basitçe madende işçilerin iş cinayetine kurban eden patronun yüzlerce yıl ceza aldığı bir düzen olarak yorumlanması, futbolcunun çifte sözleşmesine göz yumulmaması yahut da bir emeklinin çalışmaya mahkûm edilmemesi ve maalesef de ölen işçinin en azından cesedinin bulunması olarak yorumlanması gerekir. Güzel ülkemiz biraz Hacı Nimet Özden Camii veya Milli Piyango İmam Hatip Lisesidir. Doğru, ama bunu değiştirmeye başlamanın elimizde olmadığını kim iddia edebilir. 

Yöntem bilgisi

Mevcut siyasal partiler ve anlayışların kimlik konularını çözümlemek ve aşmak bir tarafa, bir kimlikten veya aidiyetten güç aldıkları izahtan varestedir. Bunu aşılmak istenmesi her zaman, bir şekilde, engellenmiştir.[1] Bu yönüyle kurulacak siyasal parti hareketinde çoğulculuğun temini ve görünürlüğünün yanında birleştirici unsurların bu tür ayrımlar yerine dürüstlük, bağımsızlık ve kamuculuğun ilkeler edinildiği ilan ve teklif edilmelidir.

Aynı his ve talebimizi belki Cihan Tuğal da paylaşmaktadır; “Etkili mevzi savaşları için ise, hem kurumların, hem de doğrudan sınıfsal olmayan toplumsal mücadelelerin belirli bir özerkliği olduğunu kabul etmek gerekiyor artık. Bugün, profesyonel devrimcinin görevi, 20. yüzyıldaki gibi kurumları, mesleki mevzileri ve doğrudan proleter olmayan mücadeleleri partinin uzantısı haline getirmek değil. Net bir rota, program ve hedef etrafında bunların arasındaki köprüleri kurmak.”[2]

Bir program ile kazanmak

Siyaseti kazanmanın yalanda maharet kazanmaksızın bir yolu muhakkak ki vardır. Hukuka, yargıya, ekonomiye maliyeye, imara, işçi haklarına, iş güvenliğine, eğitime, sağlığa, enerji ve sanayiye, Kürdün saygınlığına, sosyal ve laik devlete, bilime dair bir sözümüz oldukça bir siyaset muhakkak icat edilecektir. Söylemin “bize gel örgütlenelim”den “adalet talebimize, kamucu siyasetimize gel örgütlenelim”e gelmesi, bir teklife dönüşmesi ve artık bu komedinin bitmesi gerekmektedir.

Toplumumuz, güven duymak ve güvenine muhatap bulmak istiyor. Hem kendi hem de toplumun şapkasında birer tavşan var sanan sadece bizleriz. İlkelerimiz, yolumuz ve yöntemimiz, biz bağımsız oldukça, üç aşağı beş yukarı bellidir. Şeytanla el sıkışmadan iktidar olunmuyor[3] ise iktidarın sürekli karşısında onu sahiden yıkmaya ve baştan kurmaya talip olabilmekte fayda vardır, pek kıymetli Cem Somel hocamız esasen 2021’de Emek ve Adalet Platformu’nun yapmış olduğu atölyede bunun gerekliliği (zorunluluğu), gerekliliğinden öte böyle bir yolda tutulası yol ve söylemleri de tartışmıştı.[4]

Sürekli bir sonraki adımın tahmin ve teklif edilmesi hareketin salt akidevi/ideolojik olmaktan kurtaracak ve nesnel zemini dayatacaktır.[5][6] Gerçekçi ol imkânsızı iste’nin tefsirinin geçiştirilecek bir konu olmadığı hatırlanmalıdır. Bu yolda sözelcilerin tek başına bırakılmaması, sayısalcılarla iş birliği içinde çalışmalarla, manifesto ve program için uzun mesailerin geçirilmesi gerekmekte, parti bağımsızlığı adına okumuşlar, işçi sınıfı ve sair unsurların düzenli aidata bağlanması hususu özel çalışılmalıdır. Zira bunları yapan yok. Halkın bağımsız, kamucu, çoğulcu ve demokratik partisi için mücadelede evvel emir yol anahtarlarımız;

Sürekli bir sonraki adımın tahmin ve teklif edilmesi hareketin salt akidevi/ideolojik olmaktan kurtaracak ve nesnel zemini dayatacaktır. Gerçekçi ol imkânsızı iste’nin tefsirinin geçiştirilecek bir konu olmadığı hatırlanmalıdır.

1. Bağımsız Yargının İnşası,

Yargı, siyasetin ve fraksiyonların ajanlarından kurtarılıp hukukun ajanlarına teslim edilmeli, HSK ile Adalet Bakanlığı keskin şekilde ayrılmalıdır.

2. Kamucu Politikalara Dönüş ve Servet Vergisinin Getirilmesi,

Ülke maliyesinin ipoteklerinin fek edilmesi, vergi yükünün işçi sınıfının sırtından alınması, ülke ve insanımızın bağımsızlığının yeniden kurulmasının en büyük kolaylaştırıcısı olacaktır.

3. İhale Kanunlarına Kalıcı Düzenleme,

İhale kanunları yozluk ve siyasetin finansmanı için delik deşik edilmekten kurtarılmalıdır.

4. Siyasetin Finansmanı Kanunu yazılması,

Kayıt içi ekonominin yeniden tesisi temiz ve bağımsız siyasete zemin hazırlayacaktır.

5. Brüt Vergi Sistemi ve Vergi Bilincinin Arttırılması,

Adalet için itiraz etmek, itiraz etmek için demokratik bilinç bunun için brüt vergi sistemi gerekmektedir.

6. Vergi Affı/Yapılandırmanın Kaldırılması,

Adalete yönelik talebin “enayi” hissettirmekten kurtarılması dürüst hayatı teşvik edecektir.

7. Basın İlan Kurumu’nun siyasetten arındırılması yönünde kanunlaştırma çalışması.

Bağımsız bir ülke için bağımsız gazeteciliğin teminat altına alınması gerekir.

#CanÇıkacakHalkınıSavunacak

#İsrailleticaretfilistineihanet


* Bu yazı oturduğu binanın kolonlarını kesen markete açtığı dava devam ederken 6 Şubat depreminde katledilen Avukat Serhan Özdemir’in, Efeler KYK yurdunda bütçe gerekçesiyle bakımı yapılmayan asansörün düşmesi sonucu katledilen Zeren Ertaş’ın, MEB’in stajyeri olarak çalıştığı Özkanlar Metal A.Ş’ye bağlı işyerinde sac büküm makinesine başı sıkıştıktan sonra 16 dakika boyunca müdahale görmeden katledilen Arda Tonbul’un ve İliç’te cesedi hâlâ bulunamayan dokuz canın anılarına ithaf edilmiştir. Saygı ve rahmetle…

[1] Aziz Nesin, “Kürt Sorunu Üstüne 2”: https://www.youtube.com/watch?v=ygYRVxK5XYo

[2] Cihan Tuğal, “2023 Seçimleri ışığında: 21. yüzyılda profesyonel devrimcilik nedir? (3)”: https://www.evrensel.net/yazi/93567/2023-secimleri-isiginda-21-yuzyilda-profesyonel-devrimcilik-nedir-3

[3] Dücane Cündioğlu, “Şeytan’la el sıkışmadan iktidar olunmaz? “(11/03/2011): https://www.adanapost.com/seytanla-el-sikismadan-iktidar-olunmaz-8604h.htm . Yine aynı yönde https://twitter.com/ducane/status/1409085835916496898 X platformunda yazısı bulunmakta. Aşağıdaki videosunda da yine aynı minvalde konuşmuştur: https://www.youtube.com/live/UdUekRw793g?si=litiTLDBvPEA4Hz1

[4] Cem Somel’in “Bir İşçi Partisinin Ekonomi Programı Nasıl Olmalı” söyleşi serisi (toplam beş bölüm): https://www.emekveadalet.org/atolyeler/cem-somel-bir-isci-partisinin-ekonomi-programi-nasil-olmali-1/

https://www.emekveadalet.org/atolyeler/cem-somel-bir-isci-partisinin-ekonomi-programi-nasil-olmali-2/

https://www.emekveadalet.org/atolyeler/cem-somel-bir-isci-partisinin-ekonomi-programi-nasil-olmali-3/

https://www.emekveadalet.org/atolyeler/cem-somel-bir-isci-partisinin-ekonomi-programi-nasil-olmali-4/

https://www.emekveadalet.org/atolyeler/cem-somel-bir-isci-partisinin-ekonomi-programi-nasil-olmali-5/

[5] Mustafa Durmuş hocamız Servet vergisi ve Kamucu siyaseti tartıştığı videosunda; “Türkiye’deki Servet’in dağılımı şu: İki tür servet var: 1) Finansal Servet 2) Finans Dışı Servet. Finansal servet şunlardır: Bankalardaki mevduatlar, hazine kağıtları dövizler, borsadaki kağıtlar vs. bunların çok büyük bir kısmı likittir. Finansal olmayanlar servet şudur: “gayrimenkuller, bir sermayedarın bir şirketi/fabrikası olması veya bir şirketteki pay.” Nasıl dağılıyor bunlar? Şöyle dağılıyor, %21’i Türkiye’de finansal servet biçiminde %79’u da finansal olmayan servet biçiminde.”
Yani Türkiye’deki zenginlerin büyük bir kısmı emlak zengini dolayısıyla da bugün en tepede hedefte olanların bu büyük müteahhitler olması gerekiyor. Ama tabii ki bunların de servet değerlerini toplayabilmek [hesaplayabilmek] zor. Bu nedenle [finansal olmayan servetin hesaplanabilmesi zor olduğu için] nereye odaklanılıyor, öncelikli olarak finansal servetlerine odaklanılıyor. Crédit Suisse diye bir kuruluş var, önemli çalışmalar yapan. Bu kuruluş her yıl bir servet raporu yayınlıyor. Son raporunda Türkiye’nin 2019 yılına ait verilerini şöyle paylaştı, dedi ki: “Türkiye’nin toplam finansal serveti 1.4 trilyon dolar. Bunun peki dünya serveti içindeki payı nedir? Bunun binde 4’ü.”
Hemen bir parantez açayım çünkü mevcut iktidarın şöyle bir iddiası vardı: ‘Biz Türkiye’yi çok büyüttük, çok geliştirdik, servetini de arttırdık’. Oysa 2003 yılında Türkiye’nin toplam servetinin dünya serveti içindeki payı binde 4 iken yine şimdi de binde 4… Yani değişen hiçbir şey yok aradaki bir iki yılda biraz yükselmeler olmuş ama tekrar inanılmaz bir şekilde geriye doğru gelmiş.
Peki bu nasıl dağılıyor? Asıl dağılımı önemli. En zengin yüzde birlik nüfus, bunlar daha çok yetişkinler olarak sayılıyor, toplam servetin %53-54’lük kısmını alıyorlar. En zengin %5’lik kısım %60.5’ini, en zengin %10’luk kesim toplamda %70.3’ü alıyor. En yoksul %50 ise toplam servetin sadece %12’sini alıyor. Bu rapor inanılmaz bir eşitsizlik gösterdiği gibi paranın da nerede olduğunu gösteriyor. Banka soyguncusuna sormuşlar, neden bankayı soydun: “Para oradaydı, kuruyemişçiye gidecek hâlim yok ya” demiş.

İşte ticaret dersi almak istiyorsanız servet de aslında bu zenginlerde. Bu zenginlerin yerleri de belli. Eğer servet vergisi alınacaksa öncelikli olarak bu finansal servetlerin vergilendirilmesi lazım. Bunun matrahı da var. İnanılmaz eşitsizliklerin olduğu, servetin belli yerlerde kümelendiği bir ülkede yaşıyoruz. %1’i vergilendirseniz yeter!

Türkiye’nin büyük kısmı (%65) asgari ücretli ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ve bu insanlar aileleriyle birlikte yaşıyor. Bu, inanılmaz bir sömürü olduğunu, işçinin o ürettiği değeri büyük bir kısmının patronlara gittiği anlamına geliyor. Artı değer sömürüsü… Dolayısıyla artı-değer sömürüsü bu ülkede hiç olmadığı kadar yüksektir. Yani Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliğinin ve bunun paralelinde servet dağılımı adaletsizliğinin birincil nedeni emek-sermaye çelişkisidir, kapitalizmin kendisidir. Asgari ücretleri bu kadar düşük düzeyde tutan politikalardır. Dolayısıyla siz emeğin payını bu kadar düşük belirlerseniz kâr payı da o kadar yüksek olmaya başlıyor Kârlar da biriktiği zaman, diğer gelirlerle faiz, rant gibi, inanılmaz bir servet ortaya çıkıyor. O halde demek ki emek perspektifinden baktığımızda şunu söyleyebilmeliyiz: “Aslında sizin servetiniz bizden aldıklarınızdır. Sizin servetiniz bizim atalarımızdan dedelerimizden ninelerimizden yani işçi sınıfından şu ana kadar gasp ettiklerinizdir. Siz bunları alıyorsunuz ve biriktiriyorsunuz bizden sağladığınız sömürüsü sayesinde servetinizi böyle biriktiriyorsunuz.”

Servet vergisi işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kesimler için kullanılırsa bir siyasal iktidar tarafından onların sorunlarını çözmeye dönük, onları rahatlatmaya dönük, onlara birtakım ekonomik ve sosyal hakları daha fazla vermeye, kamusal hizmetleri ücretsiz vermeye dönük harcanırsa bu vergiler, bu ne anlama gelir?

Buna, bizden aldıklarımızın bir kısmını en azından bir servet vergisi yoluyla geri almış olacağız, denir. Dolayısıyla emek perspektifi şunu söyler der ki: ‘Ben birincil sömürü ilişkisine karşı mücadele vereceğim yani bu sömürüsüne karşı mücadele.’ Birinci mücadelede sınıf mücadelesinde öncelikli hedefi budur. Tabii ki bu hedef nasıl gerçekleşebilir ve artı değer sömürüsünü kaldırabilmelisin ki bu sömürü gerçekleştiren sınıfsal ilişkileri ortadan kaldırmamız lazım değil mi yani emek-sermaye çatışmasının ortadan kaldırmamız lazım. Sizin sömürecek bir sermaye sınıfı bırakmamanız lazım, biz sınıfsız toplumu tahayyül ediyoruz. Peki sınıfsız topluma bugünden yarına gidiş mümkün mü? Hayır. Bu, çok net bir şekilde kendisini gösterdi. Bunun için çok uzun bir yol var. Hedef olabilir ama bu süre zarfında biz bekleyecek miyiz sınıfsız toplum gelmesini?!

Bu mümkün değil ve olmayacağı da belli böyle bekleyerek. O halde bugünden yarına hem sınıfsız toplumu kurma mücadelesi verirken aynı zamanda da hakları ve özgürlükleri genişleten, bizden alınanları geri almaya çalışan, bizi güçlendiren politikaları da hayata geçirmemiz lazım. İşte bu ikincil bölüşümde bütçe politikaları, vergi politikaları, kamu harcamaları politikaları üzerinden yürüyen bir süreç. İşte bunun için işçi sınıfının siyasal iktidarına ihtiyaç var. Hemen sosyalizm kurulması mümkün olmayabilir, hemen sınıfsız topluma geçiş zaten mümkün olmayacaktır. Ama bu olmaksızın işin daha başında bu sömürüyü azaltan ve halkı rahatlatan birtakım önlemlere başvurulması lazım. Yani servet vergisi bunlardan bir tanesidir. Diğeri kurumlar vergisi oranlarının yükseltilmesidir. Ama en az bunlar kadar önemli olan bu aldığınız vergiyi ne yapacaksınız? Yani bugünkü kafayla servet vergisini alalım bunlara verelim bunlar zaten istediği gibi harcıyorlar, olmaz… Bunlar iktidarlarını pekiştirmek için kullanırlar. Dolayısıyla servet vergisi aslında doğru amaçlar için kullanılsın diye vardır diyebiliriz.

Tabi yani yeterli bir araç değil servet vergisi. Hani derler ya her sorunun çözüm anahtarı olacak bir şey değil. Bir kere vergi dediğimiz olay koskocaman bir kapı düşünün kocaman bir kilit düşünün o kilidin kocaman kilidini içerisine koyabileceğiniz küçücük bir anahtardır. Servet vergisi kapıyı tek başına açmaz, tek başına da yetmez. O kilit başka bir şey, sınıf mücadelesiyle açılabilecek bir şeydir ama vergi; bu alanda böyle maymuncuk gibi işe yarayabilecek işlerden bir tanesidir. Ama tek başına çözüm olmayacağını söylemiştik. Kamu harcamaları bunun en önemli aracıdır, bunlara sahip çıkmamız lazım.

E peki bu tarihte olmuş mu? II. Dünya Savaşı sonrasında neo-liberal döneme kadar 1990lara kadar buna benzer şeyler olmuş. İşçi sınıfı hakları olmuş, işçiler daha rahat yaşamış. Eğitim ve sağlık daha nicelikli olarak kaliteli ve eşit olmuş, ücretsiz olmuş. Peki bunlar bugün var mı, yok. Demek ki bu tür kazanımları koruyabilmek çok kolay değil. Kapitalizmin kendi içerisinde birtakım kazanımlar elde edebiliyorsunuz ama tüm bu kazanımları koruyabilmek çok kolay değil. Yeniden bölüştürücü politikaların böyle bir sorunu var yani onları koruyamıyorsunuz. Son tahlilde sonuç; sınıflar arası güç dengesi ile aradaki kavga ile ilgili bir şeydir. Bunu bir kere yazmak lazım. İkincisi özellikle kriz dönemlerinde özellikle büyük böyle salgınlar işte savaşlar göçler vesaire filan dönemlerinde sermaye sınıfı çok belirgin bir şekilde kusurları işçi sınıfı örgütleri önüne atmayı seçer ve bunu çok akıllıca da yürütür. Medya da yanında olduğu için. Yani bütün sorunların sebebinin servet vergisi ve benzeri yeniden bölüştürücü politikalar olduğunu söyleyebilir… Bu geçmişte yaşandı. 70li ve 80li yıllarda şöyle dendi: ‘Halka bu denli kamu harcaması yapılırsa bütçe açığı olur, enflasyon yükselir, işsizlik de artar.’ Ve maalesef buna insanları ikna ettiler. Dolayısıyla böyle bir riziko her zaman tabii ki var.
Üçüncü olarak da servet vergisinin, tüm yeniden bölüştürücü politikalarla beraber hayata geçirilebilmesi maliyetli olabilir, toplanması bürokrasi gerektirebilir. Bunun doğru yerde harcanması da bir başka boyutu.

O nedenle bana sorarsanız eğer, tabii ki ben bugün kısa vadede servet vergisini ile beraber halkı rahatlatacak diğer önlemleri örneğin temel gelir sistemini de savunuyorum, halka bir temel gelir sağlanması verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bunun da servet vergisiyle karşılanması gerektiğini düşünüyorum ama bundan daha önemlisi şunu söylemek lazım; iyi bir toplum olmak istiyorsak adil bir toplum mu olmak istiyoruz sorusunu sormamız da gerekiyor. Adil bir toplum olmak yeterli midir? Bence adil toplum olmak yeterlidir. Çünkü eşitsizlikler nihayetinde sonuçtur. Bir şeylerin sonucudur, nedeni değildir. Adil toplum olmak güzel bir şey olsa da asıl doğru olan sınıfsız toplum olmaktır. Yani sınıfsız toplum için mücadele birinci planda olmalıdır. Sınıfsız toplum için mücadele verdiğiniz zaman birincil bölüşüme daha çok önem vermeye başlarsınız yani işin başında dersiniz ki; işçiler hak ettiklerini alsınlar, artı-değer sömürüsüne karşı çıksınlar öbür tarafta servet birikmesin. O zaman ikinci müdahaleye ihtiyacınız kalmaz. Bu şuna benzer, hani sağlıkla iki tür harcama vardır ya bir önleyici sağlık harcamaları ikincisi de tedavi sağlık harcamaları. Kapitalizm ikincisini seçer çünkü metalaştırmıştır. Şehir hastanelerinde göründüğü gibi inanılmaz bir sektör kurulmuştur. Peki doğru olan nedir; önleyici sağlık hizmetleridir. Hastalanmadan toplumu koruyabilmektir. Aynı şekilde toplumdaki bu sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, emek sömürüsünü ortadan kaldırmak; ikinci bölüşüme olan ihtiyacı azaltacaktır. Ama bunun için çok çok uzun bir yolu var. Bunu söylediğin zaman bir karşılığı şimdilik yok. Çünkü bu ülkede milyonlarca insan aç, yoksul ve işsiz o yüzden bunlara da bir program sunmamız lazım. Ve yeniden bölüştürücü politikalar da bunun için birer araç.

Daha İleri Okuma için: Mustafa Durmuş, “Serveti Neden ve Nasıl Vergilendirmeliyiz? (4) – Madalyonun İki Yüzü: Zenginlik ve Yoksulluk” (17. 01. 2021): https://bes.org.tr/2021/01/18/mustafa-durmus-serveti-neden-ve-nasil-vergilendirmeliyiz-4-madalyonun-iki-yuzu-zenginlik-ve-yoksulluk-17-01-2021/

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin