PART-TİME MEHMET
“…Kābil Hâbil’i öldürünce yeryüzü yedi gün boyunca sallanır ve daha sonra toprak Hâbil’in kanını emer. Allah Kābil’e, “Kardeşin Hâbil nerede?” diye sorar; Kābil, “Bilmiyorum, ben onun bekçisi değilim” der. Bunun üzerine Allah, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor; kardeşini niçin öldürdün?” der…”[1]
Resul, Zeren, Arda, Erol, Okan, A. Ç. (13), isminin bildirilmesine gerek duyulmayan Marmaray teröristleri ve sırasını beklemekte olan biz gençler… Kardeşlerimizin kanı topraktan bize sesleniyor mu? Duyuyor muyuz KYK’ların hapis köşelerinden, meslek liselilerin depolarından yükselen uğultuyu? Bir lüks haline gelen üniversite sınavına hazırlanırken ya da marmaraylardan yükselen kan çığlıkları ulaşıyor mu bizlere? Niçin ölmeyi seçtiler, niçin ölüyorlar? Yoksulluktan mı, geleceksizlikten mi, yalnızlıktan mı, aşk acısından mı, ailevi problemlerden veya psikolojik rahatsızlıklardan mı? Kendini kaldığı KYK’nın yemekhanesinde asabilecek kadar kararlı ve kudretli Resul, eyleminin büyüklüğüne karşın telefonunun notlar kısmına birkaç söz bırakmayı da ihmal etmemişti.
“…Öncelikle üzerimdeki banka borçlarından pek kimsenin haberi yok ama zaten benim intiharımın onunla bir alakası yok. Sonuçta ben dün ya da bugün ya da bu ay içerisinde bu kararı almadım. Çok Uzun yıllardır kafama dank edip duruyordu bi yandan bu gitgelden bıktım. Artık bişeylerin yoluna girmeyeceğini anlayınca iyice berbat etmek istedim o yüzden o parayı çöp ettim borçları da ödemedim. (…) Her şey baştan beri berbattı. Yaşamak ağır geldi. İnsanların ikiyüzlülüğüne katlanamıyorum. Ahlaksızların bize ahlak dersi vermesini kaldıramıyorum. Kimseye tahammülüm kalmadı. Nefes alamıyorum uyumak yemek yemek işkence gibi geliyor. Artık hiçbir şeyi düşünecek durumda değilim herhangi bir beklentim de yok bu saatten sonra. Evet çok çabaladım kendimi vazgeçirmeye çalıştım. Ama olmadı ne yaparsam yapayım hep başa dönüyordum hiçbir şey artık beni hayatta tutamazdı. Bi yandan bugüne kadar yaşadığım için pişmanım yaşadığım sürece hiçbir şey değişmedi. Vazgeçtiğim zamanlar oldu ama şuan bakınca aslında hiç vazgeçmemişim sadece kendimi kandırmışım (…) Hiçbir şey istemiyorum artık buraya kadardı ya da ben buraya kadar dayanabildim. Herkese çok yabancılaştım şuan kimseyle konuşacak halim de yok. Bi yandan akıl sağlığımı kaybettiğimi düşünüyorum. Bu yüzden sevdiklerime bi zarar vermemek için çekip gitmem gerekiyor belki de. Rahatsız olduğum bi konu var. Türkiyede gençler çocuklar intihar ediyor her gün ve hiçbir şey değişmiyor. Haberi bile yapılmıyor artık. Herkes intihar eden kişiyi suçluyor ardından küfür ediyor iftiralar atıyor. Kimse istemez bunun olmasını yani keşke bu kadar pis bir toplumda yaşamasaydık keşke ülke daha iyi bi durumda olsaydı belki bu kadar genç çocuk intihar etmezdi. Neyse söyleyecek pek bir şey kalmadı. Fazla üzülmeyin unutmaya çalışın sizden sadece bunu istiyorum. Sadece güzel bi anı olarak kalayım sizin için…” [2]

İntiharlar ve genç ölümleri çok katmanlı çelişkilerin içerisinden cereyan ediyorlar şüphesiz. Resul’ün ve nicelerinin yalnızlık ya da yoksulluğun keskin bir sürükleyici etkisiyle intihar ettiği söylenebilir mi? Meslek liselerindeki ihmalkârlıklar, kâr uğruna alınmayan önlemlerle, ekonomik krizin faturası gençliğe çıkıyor gibi siyasi bir kestirme gençliğin damarda kal(a)mayan bu kanını açıklayabilir mi? Geride bıraktığı izler, yaratamadığı etkiler, bazılarının toplumu sarsma hedefleri, eylemleri, düzeyleri birbirinden ayrımlar taşısa da Kızılay’ın geçen yılın ocak ayında başladığı (depremden hemen önce) kampanyaya hepsi hizmete sokuluyorlar. Yeni bir işçileştirme/yoksullaştırma dalgasında kan dostumuz olun, zulmün ve mülkün vampirlerine umut olun! (bkz.: “Kızılay’dan Ulusal Kan Bağışı Kampanyası”[3])
Bizimkisi Bir Hizmet Hikayesi…
Mehmet: Buyur abla!
– İki ekmek. Pişkin olsun ha! (olmasın be abla)
– Bir ekmek versene bana. Pişkin olsun pişkin (pişkin ekmek pişkin insan gibidir be abi. Kabarık ve büyük)
Mehmet: Buyurun ekmeğiniz.
– Askıda ekmek var mı oğlum?
(Patron kafasını sallar Mehmet’e doğru)
Mehmet: Maalesef yok teyze.
Mehmet: Fatih abi bugün Üsküdar Marmaray’da bir kişi intihar etmiş, yarım saat bekledim o yüzden.
Fatih: İntihar etmek göt işidir oğlum. Öyle herkes yapamaz. İntihar edecekse de boğazdan atlayacak, o ne lan öyle trene atlamak… Ölmüş mü?
Mehmet: Atlamış ölmüş valla, son zamanlarda sürekli Marmaray’da intiha…
– Bir lavaş ver bakalım yeğenim, pişkin olsun ha!
Mehmet: Buyurun, pişşkinn bir lavaş size (pişkin bir çağ yaşadığımız)
– eyvallah yeğenim.
Yoksul ve orta sınıf diye genelleyebileceğimiz ama o kadar da genel olmayan ailelerin çocuklarının ezici çoğunluğu yeni bir işçileştirme dalgasını etinde kemiğinde hissediyor artık. Bu zorunlu olarak çitleme hareketi, gençlerin kanlarının üstünden, dertleri ve hayallerinin yanından yükseliyor. Bugün 15-30 yaş arasındaki gençlik, kültürel, sosyal ve siyasi hatların aşırı gerginliği ve çürümüşlüğü içinde hızlıca bu yeni işçileşmeden payını alıp konforluca köleleşmeyi kabul edecek ya da buna direnç göstermeye çalışanlar bedenlerini sermaye/silah yapmaktan başka çıkış bulamayacaklar. Teklif bu. İntiharı eyleme dönüştürenlerin de bir karşı teklifi var tabi. Onlar için yaşamak yoksa hayatta kalma teklifi ağır basmıyor. Örneğin Marmaray’da anonim bir şekilde rayları kana bulayan bu genç eylemciler ne maksatla bu fay hatlarını hedef alıyorlar? Evet, eylem. Rastgele seçilmiş bir şekilde tanıklık edenlerin hayatları boyunca unutamayacağı bir iz. Bu kayıtsızlığa, çürümeye ve çöküşe karşı bir terör saldırısı! Yerin altını deşerek demiri pişiren ve metropolü inşa eden vampirlerin yarattığı gündelik hayatı kıran bir saldırı girişimi! Sürdürülebilir kılınmaya çalışılan kan emiciliğe bir karşı şiddet teşebbüsü, canları pahasına. Geride bıraktığı “üzücü bir olay” resmî açıklaması, “patrondan onun yüzünden azar işitiyoruz ne hakkı var bizim hayatlarımızı böyle etkilemeye, gitsin bir köşede intihar etsin” kayıtsız serzenişi ve trenin “temizlenmesini” bekleyip pişkin ekmek yemeye devam eden pişkinlikte kendi meşru zeminlerini buluyor teröristler. Haksızlar mı?
Bu olaya esnek kapitalizmin hizmet sektöründe yer alan gençler, seçilen saat itibariyle bilfiil tanıklık edebiliyorlar. Zaten intihar edenler de bu gençlerle benzer koşulların içerisinden cereyan ediyorlar. Üsküdar’da günde on saat sefalet ücretine bir fırında çalışarak bu çürümenin içerisinde işçileşmekte olan bir genç, gelecek bir Marmaray’ı beklerken seyrettiği boşlukta şu çelişkiyi kalbinin tam ortasında hissedebiliyor: Kendimi şimdi şu raylardan mı atsam yoksa fırına mı gitsem?
Yol bitti artık. Ya bu motorda bir dişli olacaksın ya da toprağa karışıp ona kan taşıyacaksın. Dengelerin sarsıldığı açık bir iç savaşın içindeyiz. Bireysel çıkışsızlık/kurtuluş hikayeleri her akılda kendine mesken tutmuş ama ne fayda?
Modern ve genç işçi sınıfının her anlamıyla oluşmakta olduğunun parçaları hissettiriliyor. İmam Hatiplerden çıkan ateistler, feodal kalıntıları gittikçe törpülenmiş aile bağlarının kendiliğinden kesilmesi (AİLE PARÇALANIYOR) kimsenin öylesine bile artık inanmadığı mutlu sonlar, kiralık aşklar(!) herkesin çöpe itilmesi, sözün hiçbir şey ifade edememesi hali, enflasyon ve kitle. Çürümenin, kayıtsızlığın ve kaçma çabalarının alametleri: Belirsizlik, güvencesizlik, kimliksizlik, borçlanma ve iradesizleşme…
Emeğin uzun zamandır dizilerde görünmez kılınmasının ötesinde bir “post” durum. Gençlik açısından diziler bir yeniden üretim ve gündelik hayatın sığınağı olamadığından, performans çağında kendi dizisini çekebileceği bir yer ve “format” lazım. “Konuşanlar”. Bir zamanın gençlerinin deneyimleriyle şimdinin gençlerinin “haylazlık”ta kesiştiği bir yer. Hani küçükken sınıfta tahtaya yazılan ve sınıf ortamını bozan, asla bir sınıfın parçası olamayacağını ama o sınıfa da mahkûm olduğunu bilen çocuklar var ya onlar işte. Biz yani. Bu programda bu çağın formatını görebiliyoruz. Sunucu çok sevdiği konuşanlarına ‘kendi hikayeni anlat’ demiyor. ‘Sıçma ya da fantezini anlat hayatım’ diye sesleniyor. Yani gündelik hayatı askıya aldığın, kendin olmadığın ama aynı zamanda da tam olarak kendin olduğun anları. Nasıl bir pisliğiz, sen onu anlat hep beraber görelim/gülelim diyor. Gazetenin performe edilen ikinci sayfaları gibi. İkinci sayfada ne var: Geniş kalçalar, yüksek fanteziler, utanılacak sıçma hikayeleri ve hepsini bastırabilecek bir kahkaha. En nihayetinde bir mizah programı bu, zaten hayatımız da öyle değil mi 🙂
Ortak bir zaman kayma duygusu yerleşiyor zihinlere. Hafısazışlaşmayla beraber bedene çöken ve ruhu kemiren o soğukluk hissi. Tavuk döner 250 lira dense tepki bile veremeyecek halimiz. Sosyal medyada yeniden üretiriz, söylemi dolaşıma sokarız, piyasada moda olur ve biter. Bitti mi? Bilgisi geçti de ruhumuzda bıraktığı izler, hissettirdikleri, zaman zaman düşülen belirsiz boşluklar, anlamsızlıklar, bu ufak gündelik heyelanların bıraktığı hasar olmasın? Tavuk dönerin öbür yüzü kalpte kalan ince bir sızı, bu unutulmasın!
part Umut, time Unut
Gökay 17 yaşında bir fırında part-time tezgahtar. Haftada üç gün 600’den okul harçlığı, manitayla geçirilecek zamana ve mekâna para. Anlayacağın beş gün okul üç gün iş. Evde babasından yediği hakaretleri iş yerinde de Eyüp ustasından yer: ‘Beyinsiz, neredesin, içeride lak lak edeceğine müşteriyle ilgilen.’ Sessiz bir isyan. Bitse de gitsek isyanı. Ev de öyle, iş de öyle, okul da öyle. İsyan edilmesi gerekecek şeyler ve yerler bunlar, bunda mutabık ama ne olacak ki zaten? Bitse de gitsek işte. Duygusal ilişkileri de böyle belki. Bitse de gitsek. Ancak gidilen başka bir yer yok. Hiç olmadı ki zaten. Gökay bu döngüye mahkûm. Bu mahkûmiyet ve zorunlu esnekliktir işçi sınıfını yeniden oluşturmaya seferber eden. Bir seferberlik çağrısı! Duygular, siyasetin gelip geçici değişmezliği, eğlence kültürü, iş, okul, dijital dünya vb. Hepsi seferber olmuş gündelik hayatın terörünü teşkil etmek için. “Teslim ol Gökay, eriyeceksin, ERİMEK ZORUNDASIN.”
İçinde o dinmeyen ve sığınak bulamayan derin sıkıntı. Muhafazakâr ailelerin hâlâ dinine bağlı bir Müslüman kalmayı başarabilmiş olanlarında bile bu sıkıntıya bir derman bulunamıyor. Din yeryüzünden hızlıca uzaklaşmış. Bu bitmeyen ve adı konamayan dertlerin, sıkıntıların arasından nasıl bir hayat oluşacak, yeni bir işçileşme dalgasının içinde mahkûm ve mağdur olan bizler için? Kalpsiz dünyanın kalbi bile olamayan bir din varken artık neye inanılır? İmanın son çare bile olamaması… Dinsizin hakkını vermeye çalışan imansızların çağı. Velhasıl “şimdi” var mı ki geleceksizlik bir tehlike ya da sorun olsun, modern işçi sınıfının oluşumunda? Yoksul, yorgun ve pis bir yoğunluğun içinden konuşan yoldaşımız Bardamu hissettiklerini söylesin. (sınır ötesinden bir kaynak)
“Kuru kuruya yaşamak mı dediniz, tam bir tımarhane! Hayat, gözetmeni sıkıntı olan bir sınıfa benzer, zaten her dakika tepenizdedir, ne yapıp edip, mutlaka çok ilginç bir şeylerle ilgileniyormuş gibi yapmalısınız, yoksa gelir başınızın etini yer. 24 saatlik basit bir zaman dilimi olmanın ötesine gidemeyen bir gün, tahammül edilemez bir şeydir. Gün denen şey mutlaka upuzun ve dayanılmaz bir zevk silsilesi olmalıdır, uzun bir çiftleşme olmalıdır gün, ister seve seve ister seke seke”[4]
O yüzden H.C.K. çok saygıdeğer bizlere fantezi ya da sıçma hikayeni anlat diye soruyor. Gündelik hayat içerisinde pek ışıklandırılmayan o küçük karanlıklar açığa çıkmalı ki tutsaklığı ve ikinci sayfada kalışımızı, varoluşumuzun eksikli bir parçası olarak görüp, gülüp, geçip, devam edebilelim. Tutsak bir diyalog sanki, iç savaşın şiddetini bastıran, bir sonraki sayfayı çevirtmeyen… Üçüncü sayfa olamamanın getirdiği belirsizliğin güvencesi. Sermayenin eksikli, kesintili, sürekli ve limitsiz yeniden üretimi… Esnek kapitalizmin çalışma hayatının içerisinde oluşmakta olan aşınmış karakterleri niteleyen cinsten sıfatlarla: Belirsiz, haysiyetsiz, her şeyin farkında ama kimliksiz, ergen, çalışkan vs.
Yeni işçiliğin/yoksulluğun içerisinde oluşmakta olan biz gençler umudun bu diğer yüzüyle çevriliyiz. Peki umudun “reel” yüzü nerededir, gündelik hayata nasıl çağrılabilir, mümkünlüğü yatar mı kalbimizin bir köşesinde? Adem’in oğulları Habil ve Kabil’in yüklerini omuzlarımızda taşıyoruz. Bunun için var omuzlarımız. Hem biz öldürdük kardeşimizi hem de toprağa kanı düşen gene biziz. Ancak biz sadece Ademoğlu değil tercih yapan ve kendi insan oluşunun faili olan, iradesiyle cennetten düşen umuduyla cennete giden, İnsan Adem’in de kendisiyiz. Gecenin sonu gibi görünen bu kan deryasında irade ve umudumuz kendi hayatlarımızın kuruculuğunda sazı eline alabilir mi?
Sorular, sorular, sorular… Boyun eğiş. Düşünmek, devam etmek, yapmak. Biziz intihar eden ve yarın (muhtemelen) edecek olan. Var olan dünyaya mümkünler arasında bir masal teklif edilebilecek mi yoksa telef olmaya razı mı geleceğiz? Gündüzün yeni düşleri şakır mı;
Bir umut, Bir umut, Yaşamak şarkısını…
[1] TDV İslam Ansiklopedisi, Ömer Faruk Harman, “Hâbil ve Kâbil”, Link: https://islamansiklopedisi.org.tr/habil-ve-kabil
[2] “İstanbul Üniversitesi öğrencileri Resul’un hesabını sordu.”, Mevzu Gazete, Link: https://mevzugazete.com/istanbul-universitesi-ogrencileri-resulun-intiharinin-hesabini-sordu/
[3] “Kızılay’dan Ulusal Kan Bağışı Kampanyası”, Türk Kızılay, Link: https://www.kizilay.org.tr/Haber/HaberArsiviDetay/7185
[4] Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, sf. 365, YKY, 2020.





Bir Cevap Yazın