Maksim Gorki: Halk Kendi Tarihini Bilmeli

PART-TİME MEHMET

Her sabah ustasının odasını toplarken pencereden dışarı bakardı. Uzun, dar sokaklarda gezinen insanlar bir gün öncesinin eşiydi. Öğleyin ya da akşama ne yapacaklarını bilirdi. Aynı tip faytonlar, birbirinin eşi arabacılar… Herkes işine bağlıydı, kulübesine bağlı bir köpek gibi. Arada bir kıpırdanmalar oluyordu. Ne var ki bu canlanmalar, o hoşa gitmeyen gündelik olaylar içinde boğuluyordu. Komutan Royal ne yabancı gibi gezersin kendi yerinde? Korkudan korkmak. Yabancılaşmanın vücud bulmuş hali, ruhu damgalanmış. YAŞADIKımız ücretli kölelik ilişkilerinin zihinsel ve fiziksel kodlarını gözlerinde taşır. Saçlarına hamurun beyaz tozları düşmüş, şu genç yaşında ruhu beyazlamış, sinir hatları kararmıştır. Bu çarkta yitip gidecek hayatı, hiçbir yerde HİÇBİR MANA ve YANKI bulamamaya mecbur. Kafanı çevirsen, 45 derecelik bir açıyla ortasından delmeye girişsen bile duyumsayamayacağın bir sürüklenme, kaçış, kaygı. Öylesine sıradanlaşmış bir siniklik çöker ki üzerine, özneliği bir gölgeden ibaret kalır.

Gölge doktorları rahatsız eder, deli sınıfındandır gölgeler, dedi. Gerçekler gölgesiz ve lekesiz olmalıdır. Tıpta var öyle bir şey, usta cümleyi kesme lütfen. Bir yazının içerisinde bir tanecik bile diyaloğu olmaz mı be Royal’in? Çığlıklar uzun bir süre peşi sıra geldi. Yalnız onlar gelse iyiydi ama bir de insanlar vardı peşinde. Bunlar havada uçuyor, uzun tırnaklı parmaklarıyla saçlarından çekiyorlardı. Alay ediyorlar, işkenceler yapıyorlardı. Sonra bir bakıyordu, hiçbiri kalmamış peşinde. Soluk almasına kalmadan gene yanıbaşında bitiyorlardı. Her gün hamur vur, ekmek yap, hamur sana vursun, ekmek seni yapsın. Ritim zamanın yıkıcılığıyla birleşik mücadele gücü oluşturmuş, gençliği dize getirmiş. 20sinde hamurun unu saçılmış etrafa, PUFF! 30 olmuş birdenbire. Doktor ne dedi? İlaç kullanmaya devam. Etki ediyor mu bari? Gözleri perdeliyor, zihnimin kıvrımları sanki birbirine düğümleniyor gibi (bunlar senin lafların değil. Sen böyle konuşamazsın Komutan Royal, yanlış role bürünme lütfen) “He valla.” Hiçbir şeyden çekmedi şu mısır ekmeğinden çektiği kadar. (mezar taşında yazsın)

Bana gönderilen çörekleri çok çabuk olarak tepsilere dizemezsem, çöreklerin biçimleri bozulur, birbirlerine yapışır, tabii tüm çabalar boşuna gitmiş olur ve masanın çevresini saran işçiler bana küfürler yağdırır, yüzüme hamur parçaları fırlatırlardı. Yeni olduğum için olacak, herkes bana düşmanca bakar, sanki her an benden bir kötülük gelecekmiş gibi davranırdı. On sekiz kişi başlarını hiç kaldırmadan çalışırdı. Yüz anlatımları birbirinden çok az ayrım gösterirdi… Hepsinin yüzünde aynı sıkıntı, yorgunluk ve bezginlik ifadesi vardı. Aynı elden yontulmuş taştan heykelleri andıran bu adamların adlarını ve takma adlarını ilk günlerde pek aklımda tutamamıştım. 5 pasa kalsın dedi, usta. Pasaların izi herkesin üstüne çöker, fırında özellikle de her gün hamuru yoğurmak sana düşüyorsa. Hamurker üreticidir. Ürettiği ekmekle kurduğu taktik ilişki çıkmazlar içinde debelenir. Korkuyorum Royal abi. Korkma. Pasaların arasında uyumak hamuru alarm ziline dönüştürür. Dan! Dan! Dan! diye vuruşan hamur düşman cephesi gibi. Stratejik yarıklar açıyor kollarda. Göçtüysen de fırına sınır ötesinden en az üç mevsim hamur zili çalacak. Mevsimlik çırak, çokça pasa, dertleri yoğuramayan hamur. İnsan-müşteriye mesafeli kendine kapalı para için yoğrulan hayatlardır var olan. Önce varlık sonra da düşünememek. Bilemedin DESCARTES. Bu sefer BİLEMEDİN. Deneyimsel çöküş yaşadın. Artık bittin. Tarihin çöplüğüne yollanmana karar verildi. Korkuyorum Royal abi. Haklısın, korku her eve lazım.

Kimi zaman sesi içten gelen bir özlemle titrerdi veya bende böyle bir kanı uyandırırdı. Belki de bu, farkında olmadan aradığı şeylerin özleminden ileri gelirdi. O zamanlar onu, büyük bir dikkatle, kalbinin sıkıntısını aramaya çalışarak istekle dinler ve daha başka sözler, bambaşka fikirler duyacağımı umardım. Tam soracaktım, bu sabah geldi, sonra bir anda yoğunluk oldu. Birkaç gündür hep böyle oluyor. Seninki de talihsizlik be. Bu akşam çıkarken uğra bari. Uğrayacağım, her gün bir şey alıyorum oradan. Ev zeytin fabrikasına dönecek. Öyle güzel ki. Vuruldun yani? Öyle demeyelim de. Ahmeeet, nerdesin? (p. Aydın Bey sesleniyor) Ge-li-yo-rum. İsmini öğren bak, unutma. Halledeceğiz. Bir tam buğday kesilsin (kim dedi acaba) Ama benim kanıma göre, eğer insanlar iyiliği çocukların peri masallarını sevdikleri gibi severlerse, onun güzelliği ve ender bulunuşu nedeniyle şaşkına dönerlerse, onu bir bayram gibi dört gözle beklerlerse, birdenbire ortaya çıkıveren iyiliğin açılıp gelişmesine ve korunmasına karşı ilgisiz olmamalıydı. İyilik insanların ruhlarına işlemeliydi ve orada daima gelişip güzelleşmeliydi. Öğrendim ismini Melis’miş. Hadi canım, nasıl oldu? –Allah’ın inayeti var, bu Ahmet’te etrafı bataklık da olsa- Sabah yine gelmişti. Ben de peşinden çıktım hemen dükkandan. Kafamda kurduğum gibi. Olmadı. Çok heyecanlandım. O esnada. Merhaba, şey, ismini öğrenebilir miyim? Melis (hızması var) ben dedi, elini uzattı. Ben de hemen elimi uzattım. O an heyecanla eldivenli elimi uzatmışım. Diğer elini uzat istersen dedi, tebessüm ederek, özür dileyerek, hemen diğer elimi uzatabildim ben de. Sonra gitti. Elinin dokunuşu kaldı. En ezici utanç duygusu, ıstırabın son derecesi, sevilen bir şeyi, uğrunda yaşanılan bir şeyi layıkıyla koruyamamaktan doğuyordu ve insan için en büyük acı kalp dilsizliğiydi.

Ben çıkıyorum, hadi hayırlı akşamlar. Ha unutmadan sana da söyleyeyim. Yusuf ben eyleme katılacağım, yarın gelemeyebilirim haberin olsun. Ahmet abiye sen söylersin değil mi? Eylem sözünü duyan Süleyman usta alayla, dışarıdan para veriyorlarmış bu eylemler için diyorlar. Recep abi de destek çıkarak, yiyiciler yok mu yiyiciler, hep onlar yüzünden bunlar. Yusuf da hegemonyanın ateşi altında, hem provakötörler varmış aralarında polise taş atıyorlarmış, görmedin mi sen sosyal medyada? Fırının sıcaklığı hissettirmişti kendini bir anda.

Maksim Gorki

Gorki’nin bir romanında da böyle bir diyalog vardı biliyor musun, dur sana okuyayım.

-Ne diyecekler kendilerini haklı çıkarmak için? Bir yalan gerekli… Attılar suçu Japonların üstüne, oldu bitti iş, diye bağırıyordu.

Aşçı kadın her hecenin üstüne vurarak:

-Al-çak-lar, dedi. Dün pazarda da duydum. Adamın biri suçu yükleyiverdi Japonlara. Besbelli hükümeti korumak için para alanlardan biriydi. Ama, küçücük, yaşlı bir adam ona istediği karşılığı verdi. Generallerden, vekillerden, çardan bile çekinmeden konuştu, durdu.

-Kim ki bu Gorki?

Gorki mi, aslında bir fırın işçisi, senin benim gibi. Okursan seversin, bizi anlatıyor.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin