SÜHA TARIK KESKİN
1.Bölüm
Bu yazıya başlarken bir yandan da kendi zihin dünyamla çarpıştığımı fark ediyorum. Açıkçası, İslamcılık denen şeyin ne olduğuna dair fikrim de yeni yeni ortaya dökülüyor. Bu satırlar ile karşılaşan okurlar bilsinler ki, Süha bu satırları yazarken kendisinin de nasıl oluştuğunu anlamaya ve şu anda sürdürdüğü oluşunu parçalayıp tekrardan birleştirmeye çalışıyor. O nedenle daha siz sayın okurlara daha sohbet-vari bir yazı sunacak, akıp giden ve dönüşen bir İslami hayaletin ancak nerelerde zuhur ettiğini ve nerelerde ekzorsizme (cin çıkarma) ayinlerine uğradığını ancak anlatabileceğim.

Süha bir Müslüman olarak, bunun farkına lise yıllarında varmıştır, Müslümanların dertleriyle dertlenmesi gerektiğini öğrendi en başta. Nitekim yaşadığı coğrafya olan Türkiye coğrafyasında “Müslümanların” bir bütünlük arz ettiğini ve hatta yaşadığı yerin “Müslüman” bir ülke olduğunu biliyordu. Öyle ki kendisi de İslam yolunda cihad etmiş “Türk” geleneğinden geliyordu. Her ne kadar nenesi Türkçe dahi bilmese de, o bir Türk’tü, en kötü Osmanlı idi. Akıncıların cihad hikayeleri ile büyümüştü.
Ancak gördüğü Müslümanlar tüm bu bilinçten yoksundu. Sokağa çıktığında karşılaştığı manzara “takvasız” Müslümanların her yeri sardığı idi. Öyle ki kimse İslam’ın gereklerine uymuyor, Pop şarkılar dinliyor, Kadınların oyunculuk yaptığı “batılı” ve de “batı taklidi” filmler izliyordu. Herkes “nefsinin” peşine düşmüştü. Nefis çok kötü bir şeydi, içimizdeki şeytan sopası, Allah için sahip çıkılması gereken kuduz bir köpekti. Bunları hep bir tarikat yurdunda dinlemişti.
Üstelik lise yıllarında Taksim’de karşılaştığı kimi “Kemalistler” de Müslüman olduklarını söylemekle beraber, tamamen Amerikan kültürüne tabilerdi. Süha her ne kadar içten içe “onların” rahatlığına ve neşesine özense de, doğru olanın “çile” olduğunu düşünüyordu. Müslüman dertli olmalıydı. Dertsiz olanlar ancak ve ancak iki yüzlüler olmalıydı. Müslüman nefsine karşı cihad etmeliydi. Süha’nın zihninde hepsi Amerikalılar ve Yahudiler tarafından zerk edilmişti Müslümanların üzerine sanki.
Süha, nefsine hizmet etmeyerek içten içe haz ile doluyordu. Onlardan değildi ve doğru bir kul olmaya çalışıyordu. Bunları söylemeyerek de takvalı bir kimse oluyordu. Kibir sadece savaş sahasında caizdi. Nefsine karşı savaşta sürekli kibriyle insanlara hakikat anlatıyor ve ne kadar dertli ve biricik olduğunu gösteriyordu.
Günün birinde Süha eve geldiğinde, oldukça dindar olan öğretmen babasının Safiye Ayla dinlediğini gördü ve hayatının ilk karışıklığını yaşadı. Üstelik babası İslami hareket için neler neler yapmış, ne kadar çileye katlanmıştı. Hem Safiye Ayla bir Kemalist’ti, hem de kadın sesi haram değil miydi? Hatta ki babasıyla arası açıktı o sıralar. Malumunuz ergenlik zor bir zamandır baba-oğul ilişkileri için. Bilmiyordu.
Bunca olayı anlatmamın sebebi aslında tahlil edilecek bir zemini üretmektir. Nitekim Süha bu yaşadıklarında yalnız olmadığını da bilmektedir. Burada sormamız gereken soru, en başta anlatımımızı kolaylaştırmak için, Süha’nın zihnine ufak bir yolculuk etmek bu karışımın toplumdan nasıl üretilip nasıl Süha’da sudur ederek topluma geri döndüğünü görmemiz için gerekliydi. Şimdi ise zihin haritasını çıkararak zikrettiğimiz amaca ulaşmaya çalışacağız. Bir manada Süha’nın içinde yaşayan hayaleti/mitolojiyi parça parça sökerek ekzorsizme (cin çıkarmaya) uğratacağız.
Kendimi ve İslamcılığı konuşmadan evvel, önümüze kavram setlerimizi sermemiz gerektiğini düşünüyorum. En başta Süha Müslüman olduğunu söylemekte. Bir söküm çalışması için Kudret Emiroğlu’nun antropoloji sözlüğünden din tanımına başvuracağız. Kısaca din, “Doğaüstü varlıklar ve güçlere ilişkin zihinsel tutumlar ve davranış örüntüleri. Burada “zihinsel tutum”dan inancı (iman-itikad), “davranış örüntüsü”nden ise ritüeli (ibadet-ayin) anlamak gerekir. Doğaüstü (aslında “doğal”-üstü demek belki daha doğru) ile ise gözlemlenebilir bir dünyanın veya duyusal algının ötesi (dışı) kastedilmektedir.”
Bu tanımdan hareketle, İslam’ı iki kanat üzerinde tanımlamamız mümkün olmaktadır, Müslümanlar tek tanrıya inanmak hususunda bir örüntüye sahipken, davranış ritüelleri yani ibadetler hususunda da çok büyük bir coğrafyada yüksek oranla birbiri ile uyumlu bir örüntüye sahiptir. Nitekim bu örüntü o denli yaygındır ki ulema bir ülkeden bir ülkeye seyahat edebilmekte ve gittikleri yerlerde kadılık gibi yukarıda zikredilen örüntüyü büyük ölçekte yeniden yaratabilir kurumları üretebilecek durumdalardı. İbn-i Battuta’nın seyahatnamesi bu konuda çok iyi bir örnektir. Mısır’dan Hindistan’a kadar gittiği yerlerde kadılık görevi yapan İbn-i Battuta, bu örüntü sayesinde gittiği her yerde yeni bir ilişki üretmiştir.
Süha’nın bu yaşadıklarının modern Türkiye’de yaşandığını bilmekteyiz. Peki İslam hakkında bu denli karmaşık ve sistematik görüşlerin üretilmesi ve Süha gibi bir lise öğrencisine yayılması ne zaman gerçekleşmiştir? Bu soruyu cevaplamak adına, bilginin Müslüman dünya üzerinde yayılımı üzerine biraz düşünmemiz gerekmektedir.
Öncelikle İslam dünyasında bilginin yayılımı, Müslüman coğrafyanın tarihsel ve ekonomik koşullarının üzerinde gerçekleşmiştir. Örneğin, Hz. Muhammed döneminde bilginin kaynağı olarak görülen “vahye” ulaşabilmek için, Peygamber’in yanında bulunmak yeterli iken, Peygamber’in vefatı ile birlikte bilgi, Peygamber’i dinleyenler -sahabe- aracılığıyla yayılmış, dört halife döneminden sonra ise Müslüman Devleti’nin kurumsallaşması sonucunda bilginin yeniden üretildiği kurumlar ortaya çıkmıştır. Nitekim, Peygamber’i dinleyenler, toprakların genişlemesi ve nüfusun artması ile birlikte kaçınılmaz bir şekilde elitleşmiştir. Çünkü “bilgi” artık tek bir kaynağa sahip değildir. Elitlerin arasındaki mücadele ile bilginin yorumlanma amacına bir de bu elitler arası iktidar mücadelesi eklenmiştir. Öyle ki bu Muaviye ve Hz. Ali arasındaki çatışma, bugün İslam’ın iki ana mezhebini yaratmıştır. Ayrıca bu elitleşmede, Arap coğrafyasındaki kabilecilik sistemi de etkin olmuştur.
Müslüman dünyada 20. yüzyıla kadar bilgi, şecere denilen öğretmen-öğrenci silsileleri üzerinden yayılmıştır. Bu şecereler Peygamber’den başlayıp sahabeler ve onların eğittiği kimseler şeklinde ilerleyerek bir zincir oluşturur. Böylelikle bilgi, belli elitler arasında dolaşan bir olgu haline gelmiştir. Çünkü vahiy/bilgi, genel manada toplumu, dar manada ise o dönemdeki elitleri kontrol eden, sevk ve idare edebilme kudretine sahip bir güçtür ve bu güç ancak şecere sahiplerinin elinde kalmalıdır ki toplumun “düzeni” sağlanabilsin. Bu yolda en iyi örnek, Tehafut’üt-Tehafut adlı eserinde İbn-i Rüşd’ün, İmam Gazali’yi “bilgiyi avama yayarak halkın kafasını karıştırdığını” iddia ettiği tartışmadır. Bu tartışma, bilginin sadece şecere sahibi elit tarafından tartışılıp yeniden üretilmesi gerektiğini savunmaktadır. Nitekim Gazali de İhyâ’u Ulmû’id-Din adlı eserinde benzer satırlara yer vermektedir.
Avam kelimesi ise bu satırlarda, bu şecerelerin dışında kalan kimseler olarak görülüyor idi. Öyle ki avam yönetilen kesim manasına gelmekteydi. Siyasete ancak isyanlarla mudahil olabilen bu kesim, vergilendirilen ve emeği sömürülen çiftçi, köylü ve düşük esnaf olarak nitelendirilebilir.
Peki bu şecereleri yaratan ekonomik amil nedir?
Bu şecerelerdeki isimler, hayatlarını idame ettirebilmek için bir hamiye/patronaj ilişkisine dahil olmak durumundadır. Bu tip bir kurumlara ilk defa Emeviler döneminde temeli atılan “Darul Hikme” adlı okullarda ve şehirlerle özdeşleşmiş bilgi çevrelerinde rastlıyoruz. Bu okullar ve çevreler bir yandan sahabelerden rivayetleri toplarken, bir yandan da Bizans ve Hind geleneklerindeki eserleri tercüme ediyorlardı. Bu çevrelerin finansmanı ise Selçuklu dönemindeki Nizamiye medreselerine değin kimi zaman halktan gelen bağışlarla, kimi zaman ise bu şecerelere kayıtlı zengin bir elit tarafından kimi zaman ise Halife tarafından üretiliyor idi. Nitekim bu çevreler o dönemin “kamuoyu” diyebileceğimiz, siyasete müdahalede bulunma yetisine ve etkisine sahip olan elit ve aristokratların buluştuğu noktalardı.
Bu durum Türkiye coğrafyasında da geçerli idi. Osmanlı İmparatorluğu’nda şairler ve alimler, bir elit tarafından korunmak, finanse edilmek durumunda idi. Bilgi yine bu çevrede korunuyor ve bu çevrede yeniden üretilerek geliştiriliyordu. Bilginin bu tabakada kalması yine oldukça önemsenen bir pratikti. Nitekim dünya tarihindeki ilk yapay dil olan Baleybelen dili, bu yolda İstanbul’da ortaya çıkmıştı. Bu dille “avamın kafasının karışacağı” bilgilerin korunması amaçlanıyor idi.
19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan halk hareketleri ile birlikte bu tablo tamamen değişmek zorunda kaldı. Çünkü Avrupa’da yeni bir sınıf daha oluşmuş, oluşan bu tüccar sınıfı, yukarıda çizilen tabloyu kırmıştı. Aynı şekilde “avamı” örgütleyebilen bu sınıf, bir geçişkenlik de üretmişti. Batı’da bu gelişmeler olurken, Müslüman dünya bir sömürge alanı haline gelmişti. Nitekim, Fransız Devrimi’nden sonra Napolyon Mısır’ı işgal etmişti. Bu işgal sırasında komutanlarına verdiği emirde ise Müslüman ulemaya saygıyı öğütlüyor, Müslüman halka eziyet edilmemesini istiyordu.
Tüm bu olanların karşısında Osmanlı imparatorluğu Mısır’ın işgali gibi diğer sömürge hareketlerine karşı, kendi halkını ve avamını da yanına çekmek için öncelikle 2. Abdülhamid döneminde hilafet kurumunu devreye soktu. Bu aslında ilk defa İslam dünyasında “avam”’a dair geniş çaplı bir siyaset alanı sunmaktaydı. Ancak bilginin ulaşamadığı bir alan olan “avam” bu terime beklenilen tepkiyi vermedi. İslamcılık dediğimiz ideoloji de tam bu dönemde ortaya çıktı. Örneğin Mehmet Akif’in tüm Müslüman “halklardan” haber veren Sebilürreşad ile, artık ulema elitinden taşıp, İstanbul sokaklarında “avam” arasında dolaşan Küfeci şiiri örnek verilebilir. İslamcılık, dağılan bir imparatorluğun karşısında, siyasileştirilerek devleti ayakta tutacak halk/avam yığınlarının dili olarak doğdu. Nitekim anti-emperyalist karakterini de buradan kazandı, Süha’nın hissettiği “Batı karşıtlığı” da buradan doğdu. Türklük ve Osmanlılık ise yukarıdaki işlevi kazandıracak diğer iki mekanizma idi ve Süha, bu ikisinin kalıntılarını da hayatında barındırıyor idi.
Aynı şekilde, yukarıda zikrettiğimiz hamilik/patronaj ilişkileri de burada olağanca hızıyla sürmekte idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında bir araya gelen “hareketli” kadrolar ile, onların ekonomik “hamileri” bir yandan yeni kadrolar yetiştiriyor, bir yandan da eski “elitlerin” karşısına yeni kurumlarda eğitim görmüş kadroları çıkarıyorlar idi.
Nitekim yukarıdaki satırlarda, Süha’nın insanlarda aradığı bilinç, dinî rükünlerin, veyahut davranış örüntülerinin yerine getirildiği bilinç değildi. Davranış ve bilinç örüntülerinden taşan, siyasal yön ağırlıklı bir bilinçler bütününün peşinde idi. Bu nedenle de içinde yaşadığı örüntü, dinî terimlerle dolu, siyasal katılım esaslı modern bir ideolojiden başka bir şey değildi. Kökeni yine “hayali cemaat” olan bir ulus modelinden ibaretti. Bu nedenle de ortaya çıkışından itibaren “sınıfa” kördü. Tıpkı Türk milliyetçiliğinin bu topraklardaki herkesi muasır Türk ideolojisine uygun bir birey kalıbına yerleştirmeye çalıştığı gibi, İslamcılık da herkesi hayali bir anti-emperyalist “Müslüman” kalıbına yerleştirmeye çalışıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumayı hedefliyordu. En temelde “bütünlüğü muhafaza etmek” kökeninden çıktığı için de İslamcılık, kendiyle aynı kökten çıkan ve aynı topraklarda aynı ekonomik şartlarda yetişerek, sınıftan bağımsız bir hayali cemaat yaratma hedefinde olan “Türkçülük” ile çok geniş ittifak alanlarına sahip olacaktı. Aynı şekilde Süha’nın zihin dünyasında yaşamını idame ettirdiği emek ve sınıf olgusu da hiç yer almıyordu.
İslamcılığın ikinci doğuşu: Kemalizm
Cumhuriyet ilk kurulduğunda artık rejim seçimini yapmıştı. Her ne kadar Anadolu Müdafaa-i Hukuk cemiyetine katılım şartı “Müslüman” olmak olsa da, ikinci meclis ile birlikte “Türk” kavramı öne çıkmış ve kitleler bu kavram üzerinden ve bu kavramın hegemonyası ile siyasete dahil olur olmuştu. İlginçtir ki İstanbul’un 6 Ekim 1922 yılında Ankara hükümetinin eline geçmesiyle beraber kurulan ilk ticaret birliklerinden birisi de “Milli Türk Ticaret Birliği” idi.
Ancak yeni kurulan rejim, bir kere “Müslüman” hayali ulusunu kabul etmiş, safi stratejik bir konumdan dahi olsa bu alanı genişletmiş idi. Bundan kaçış yoktu. Müslüman hayali ulus kimliğini sınırlamak, belki de hegemonya altında tutmak adına, eski kurumlara savaş açtı, onları muhatap alarak bir manada siyasallaştırdı ve “Türk” ve “Muasır” hayali cemaatinin oluşabilmesi için karşı tarafa bu kimliği koydu. Yeni rejim, ortaya çıkış koşulları bakımından koşut olan bu iki ideolojiyi karşı karşıya koymuş ve kendi hegemonyasını bu ikilem üzerinde yükseltmiş idi. Nitekim bir yandan “muasırlığın” şartlarını belirler iken, bir yandan da “Müslüman” kimliğini Diyanet işleri başkanlığı ile yeniden şekillendiriyor, kendi hegemonyasının dışında kalan alanı ise düşman ilan ediyordu. İslamcılık burada bir kez daha şekil almak durumunda kaldı, nitekim Sebilürreşad yazarlarından ve Osmanlı ulema sınıfının son temsilcilerinden Şemsettin Günaltay CHP sıralarında iken, Mehmet Akif baskıdan dolayı Mısır’a kaçmak zorunda kalmıştı.





Bir Cevap Yazın