Neden Orada ve Onlarlayız? Peki Siz Neden Burada Değilsiniz?

MERYEM RANA KULAKSIZ

Bu yazıda, aktif siyaset içerisinde yer alma ve mücadelenin bir parçası olma gayretinde olan “görünür” Müslümanların, çoğunlukla da başörtülü kadınların muhatabı olduğu “neden orada ve onlarlasınız?” ya da “neden burada, bizimle değilsiniz” sorularına kendi tecrübe ve gözlemlerim üzerinden cevaplar arıyor ve bu soruları tersine çevirmek adına, yeni birkaç soru yöneltiyor olacağım. Gayretim İslamcılık tarihi anlatmak yahut bir İslamcılık tartışması açmak değil. Bu tartışmaların kıyısında dolanacağım. Bu yazıda günümüz Türkiye İslamcılığını neden siyasi bir hat olarak benimsemediğimi ve neden bu ve benzeri siyasi tekliflerin, halklarla ve inandığımız dinin buyruklarından uzak olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Medi Belortaja’ya ait bir karikatür.

Dünyada pek çok ezen-ezilen çatışmasına şahitlik ediyoruz. Sokağa çıkıp insanlara dünyaya dair bir problemi sorduğumuzda en sık karşılaştığımız cevaplar, emperyalizmin saldırısı yahut kapitalizmin sömürüsü olacaktır. Bütün dünya halkları bunlardan muzdarip. Özellikle Müslümanca düşünmeye çalıştığımızda, bu iki kötücül saldırının İslam ile ters düştüğü konusunda birçoğumuz hemfikir olacaktır. Siyasi anlamda kendini İslamcı olarak addeden pek çok insan da kendini anti-emperyalist ve anti-kapitalist olarak tanımlamakta. Bunun tarihi bazı momentlerde anlamlı bir karşılığı olduğunu ve kâğıt üzerinde bir karşılığı olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Fakat bu “anti” olma durumu bugün için ne denli bir gerçekçiliğe değiyor? İslamcı olduğunu söyleyen ana akım yapıların ve siyasetlerin kaçının söylemleri ve eylemleri bu “anti” olmanın hakkını verebiliyor?

Sözde anti-emperyalist ve anti-kapitalist olma iddiası taşıyan İslamcılar, günümüzde ve yakın tarihte ne kapitalizme karşı ne de emperyalizme karşı aktif bir mücadele vermiyor. Üstelik İslamcıların desteklediği partiler ve İslamcı oluşumlar emperyalizmin ve kapitalizmin topraklarımızda güçlenmesine hizmet etmeyi sürdürüyorlar. Bunun en somut görüntüsünü Türkiye’de an itibarıyla yaşıyoruz.

İslamcılığın anti-emperyalist ya da anti-kapitalist olma iddiasının köklerini ve tarihini irdelemek isterdim ancak bu yazıda böylesine ciddi bir meseleye odaklanıp analizini yapmak gayesinde değilim. Bugünlerden konuşmak istiyorum. Günümüzde anti-emperyalist olma iddiasını çürüten mesele, Filistin’dir. Filistin davasını sahiplenme iddiasını sürdüren Türkiye İslamcıları, kapitalist sermaye ilişkilerini görmezden gelerek ve emperyalizmin işgalci politikasını destekleyen siyasetlere ve uygulamalara açıktan cephe almayarak yukarıda sunduğum savı kanıtlıyorlar. Örneğin tüm ikaz ve ifşalara rağmen “Müslüman iş adamlarından” oluşan MÜSİAD aylarca işgalci İsrail’le ticarete devam ederken, bu gerçeği reddetmekten ve üstüne üstlük Filistin hakkında konuşmaktan da asla geri durmadı. Bir başka örnek olarak soykırımın birinci yılında bile Türkiye topraklarından taşınmaya devam eden Azerbaycan petrolü, hâlâ iktidar güdümlü İslamcı kamuoyunda yer edinebilmiş değil. Bir çırpıda aklımıza gelebilecek bu örnekleri çeşitlendirebiliriz.

İslamcıların anti-kapitalist olma iddialarındaki samimiyetsizliği ve tutarsızlığı anlamak için, varlığının meşruiyet zeminini İslami söylemlerle güçlendirip şimdiye taşıyan günümüz hükümetinin bu söylemlerle beraber sermayeyi kollamaktan asla geri durmadığını masaya koymak zorundayız. Gerek işçi sınıfını “şükür”le teselli etmeye çalışan vekil ve bakanlar, gerekse de direnen işçilere devlete baş kaldırmanın dinî boyutunu tartışan din adamları, sermayeyi ve patron düzenini korumayı kendilerine adeta bir dinî vecibe kılmış gibiler. İslamcı olduğunu iddia eden ana akım siyasetlerin de bu duruma kulak tıkamaları gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Ülkenin dört bir yanında devam eden işçi grev ve direnişlerine baktığımızda, Nahl suresinde geçen “Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyiniz.” ayetine açıkça karşı gelindiğini görüyoruz. Üstelik bunu yaparken Allah’ın ayetlerini istedikleri gibi dillerine pelesenk ettiklerine şahit oluyoruz. Hakkını arayan her işçinin, emekçinin karşısına kollukla çıkan hükümet, sermayenin ve Türkiye’de palazlanan ve halkı sömüren kapitalist sermaye düzenin birincil müdafisidir. Bunun en görünür ve yakın örneklerini işçi direnişlerinde görüyoruz. Polonez işçilerinin haksız yere işten çıkarılmaları sonrası başladıkları ve 88 gündür sürdürdükleri direniş hükümet nezdinde hiçbir şekilde karşılık bulmadı ve direnen işçiler sistematik olarak kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kaldılar. Mesela Fernas işçileri haftalardır insanca koşullarda yaşama ve çalışma talebiyle yalın ayak Ankara’ya yürürken Ferhat Nasıroğlu direnen işçileri “münafık” olarak addediyor ve dindar olma iddiasındaki iktidar güdümündeki kamuoyu buna yüz çevirmek ve görmezden gelmek dışında bir şey yapmıyor.

Bu iki örnek bizi bir başka soruya daha götürüyor, Müslümanlar neden işçi sınıfına sırtını dönmüş durumda? Bu işçiler çoğunlukla dindar bir sosyolojiden gelmiş olmalarına rağmen ve “marjinal” kaçan bir siyaset teklif etmeden haklarını ararken bunlar oluyor. Bizzat Müslüman olduğunu söyleyen ve özneler olarak çabalayan insanlara İslamcılar neden duyarsız?

“İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” hadisini dillere pelesenk etmek yetmiyor. Ülkesinin %22’si yoksulluk sınırının altında yaşayan İslamcılar, son yıllarda tek meselesi sermaye, patron ve mevcut hükümeti korumak olan iktidarı neden halka ve işçi sınıfına tercih ediyor? Asıl soru, bizlerin neden Müslüman-sosyalist siyasetin içinde yer aldığımız değildir, İslamcı olarak karşımıza dikilen insanların, bu süregiden ezen ve ezilen ilişkisi içerisinde, neden ezenin diliyle konuşmayı bırakamadığıdır. Öncelikle bu sorular “solcularla” iş tutan herkese fasık gözüyle bakanlara yöneltilmelidir. Onların neden burada olmadığını sormayı ısrarla yüksek sesle sürdürmeliyiz: Hakikaten siz neden burada değilsiniz?

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin