FİKRET SOYSAL
Serbedariler; Moğol zulmüne karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren ve bir isyan sonunda devlet kuran, Bedrettin hareketinin öncüsü diyebileceğimiz özgürlük için baş verenler… Serbedar “başı dar ağacında olan” demek. Kelime tarihsel ve siyasal içeriği bakımından zulme karşı özgürlük için başını vermek manasına geliyor. Devletşah, ismin menşeini anlatırken, Başitin köyü halkının takke ve sarıklarını darağacına asıp bunlara ok atmaları babından “Ser-be-dar” başları dar ağacında olanlar veya “Serdengeçtiler” dendiğini aktarır. Esas olarak isyanın lideri konumuna gelen ve devletin kurucusu Abdurrezzak’ın “Erkekçe başını darağacına vermek alçakça katledilmekten bin kere daha iyidir” şeklindeki ifadesinde geçen “serbedar” sözünden almıştır.
XIV. yüzyılın ilk yarısında Moğolların ve Haçlıların İslam dünyasındaki etkisi bitmişti. İrili ufaklı pek çok devletçiğin ve beyliğin yaşadığı bir ortam vardı. Güçlü ve merkezi bir yapının olmayışı ütopyacı sentezlerin kurulması ve eşitlikçi anlayışların gelişip serpilmesi için uygun bir zemin sağlıyordu. Tarihsel bir olay yeni ve bambaşka olasılıkların yaratılmasıyla mümkündür. Badiou, olası olanların olasılığını açıkça sınırlayan kısıtlayıcı ağ sistemlerini “devlet” ya da “durumun durması” olarak adlandırılır. Kısıtlayıcı ağ sistemleri ortadan kalktığında veya zayıfladığında ise insanlığın gelişimine dair imkânların ortaya çıktığı bir zemin söz konusudur.

1340 yılı civarında İlhanlıların eski imparatorluğunun toprakları üzerinde onlarca küçük devletimsi yapı kurulmuştu. Bu devletlerden birisi de eşitlikçi temel üzerine kurulmuş ve ismini bir soy, hanedan veya dinsel normlardan almayan Serbedarilerdi. Onlara isimlerini veren ideolojileriydi. Serbedarilerin ortaya çıkışını anlamak için Horasan’ın sosyo-politik durumunu bilmek gerekiyor. Horasan’ın ekonomik durumu ağırdı. Yerel feodallerin yıkıcı saldırıları sırasında tahrip edilmişti. Mesela Çağatay şehzadesi Yasavur Horasan’ı sadece yağmalamak ve tahıllarını yakmakla yetinmiyor, aynı zamanda Horasan’da birçok köylüyü köle olarak alıp götürüyordu. Onun saldırıları sırasında açlık ve çekirge istilası da baş göstermişti. Her köşede bir zorba kanunsuzluk yapmaya başlamıştı. Horasan’ın reayası çok sıkışık duruma düşmüş ve despotizm haddini aşmıştı. Köylülerin bu çok ağır durumu bile onları ayaklanmaya itmemiştir. Köylülerin bu durumu hakkında Friedrich Engels şu tespiti yapmaktadır:
“Korkunç baskı altında dişlerini gıcırdatsalar da, köylüleri ayaklandırmak çok zordu. Dağınıklıkları, her türlü ortaklaşmayı fazlasıyla güçleştiriyordu. Kuşaktan kuşağa aktarılmış eski boyun eğme alışkanlığı, birçok bölgede silah kullanma alışkanlığının yitirilmiş olması, efendinin kişiliğine göre kâh azalıp kâh artan sömürü derecesi, köylülerin sakin tutulmasına yardımcı oluyordu.” [1]
Bir halk hareketinin doğması her zaman öncülerin sabırlı mücadeleleri sonucu oluşur. Serbedarilerin başarısı ise Şeyh Halife ve Şeyh Hasan Cevri’nin yıllar süren propaganda ve örgütlenme faaliyetlerinin sonucuydu. Serbedariler olayının ortaya çıkışı idea’nın işleyişini beraberinde getirdi. İdea, dinsel dünyanın dünyevi meseleler üzerine devrimci bir boyut kazanmasıydı ve bu tarihsel olarak, dönemi itibariyle tamamıyla dinseldi. İdea aynı zamanda bireyin özne oluşunu sağlar. Alain Badiou’nun tarifi ile, yeni bir kuruluş, bir yanıyla temelde anonim kitlelerin adı sanı bilinmeyenlerin zaferidir aynı zamanda. Fakat diğer yandan ise baştan sona özel isimlerle doludur, o isimlerle anılır, temsil edilir, tarihsel olarak özdeşleşir. Serbedariler olayında bu özel isimler en başta Şeyh Halife ve Şeyh Hasan Cevri’ydi.
Şeyh Halife, gezgin bir derviş olarak sömürüye maruz kalan köylülere hitap etti. Zihnindeki sorulara cevap bulabilmek için dönemin şeyhlerini tek tek dolaştı. Şeyh Zahit Bâlû Âmulî ile görüştü. Bir süre yanında kaldı. Fakat aradığı cevabı alamadı. Arayışını sürdüren şeyh Simman’da ikamet eden Şeyh Rukneddin’nin yanına gitti. Bir süre sonra Halife’den şüphelenmeye başladılar. Halife’nin niyetini anlamaya çalışan Rukneddin Simmani dört mezhepten hangisine inandığını sordu, aldığı cevaba çok öfkelendi. Şeyh oradan ayrıldı ve arayışını sürdürdü. Şeyh Halife’nin arayış içinde olduğu şey, dinî dünyanın dar kalıpları içinde ve iktidarın belirlediği sınırlarda bunca adaletsizlik devam ederken artık dinin bir anlamının olmamasıydı. Moğol iktisadi baskıları dolayısıyla ortaya çıkan sosyal adaletsizliğe baş kaldırmak artık onun için aynı zamanda bir anlam arayışı ve yaşamsal varoluş meselesiydi.
Sünni fakihlerden destek almak istedi. Bu desteği göremeyince İsnâaşeriyye Şiilerinin barınağı olan Sebzevar’a gitti. Burada Mescidi Camii’nde kalmaya başladı. Yüksek sesle çok güzel Kur’an okuduğu için ahaliyi etrafında topladı. Ona mürit olmak için adeta yarışıyorlardı. Sünni fakihler bundan rahatsızdı ve Halife’yi dünya kelamı söylemekle itham ederek katlinin vacip olup olmadığını görüştüler. Şeyh Halife geri adım atmadı. Şeyh Bedrettin kararına benzer şekilde bu karar zor çıkmıştı. Fakihler İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’a giderek katlini istediler. Ebu Said elini derviş kanına ulaştırmak istemediğini söyleyerek tarafsız kaldı. Fakihler Halife’nin gizlice öldürülmesine karar verdiler. Şeyh Halife’nin ayağının altına tuğla koyarak intihar süsü verdiler. Müritleri sabah camiye geldiğinde şeyhlerini caminin sütununda asılı buldular.
Onun ölümünden sonra öğretilerinin taşıyıcısı Şeyh Hasan Cevri oldu. Hasan, Halife’yi suçlamaya yönelik dünya kelamı söylemeyi yani genel eşitliğin ve sömürüye direnişin propagandasını devam ettirdi. Şeyh Hasan Cevri çok geniş bir coğrafyada faaliyet gösterdi. Vaazlarının başarısı muazzamdı. Çok geniş bir kitle Hasan’ın görüşlerini benimsedi. Bunlar şehir yoksulları, köylüler ve zanaatkarlardı. Şeyh Hasan sadece vaaz vermekle kalmıyor, taraftarlarını organize etmeye ve onları sıkı bir biçimde birleştirmeye çalışarak örgüt oluşturuyordu. Tarikata giren her müridin ismi kayıt altına alınıyor, her mürit yemin ediyor, gereken süre zarfında kendisinin örgüte üye olduğunu saklayacağını ve şeyhin ilk çağrısı üzerine eline silah alarak ayaklanmaya hazır bulunacağını taahhüt etmiş oluyordu. Şeyh bu faaliyetleri büyük bir gizlilik içinde yaptı. Kaldığı yerlerde bir haftadan fazla kalmıyor, sürekli yer değiştiriyordu.
Dönemin fakihleri ve ileri gelenleri tarafından siyasetle meşgul olduğu suçlamasına maruz kaldı. Israrla Hasan’ın dinsel alan içinde kalmasını ve dünyevi işlerle meşgul olmamasını istediler. Bunların başında Sünni fakihler geliyordu. Fakat Hasan için din siyaset demekti. Dinî ritüeller, dervişlerin gündelik meşgaleleri ve eğitimi, bazı insanlar arasında yaşanan bir oyun haline gelen dinsel dünya onu tatmin etmiyordu. Teolojik tartışma veya ulaşılan dinsel bilgi ona yetersiz gelmişti. Burada temel ayırıcı bir ilke buluyoruz: Dinsel-metafizik anlamda bunun pratik yansımaları da dahil olmak üzere ne denli gelişmiş ve estetize olursa olsun mevcut sömürü ve zulüm düzeni devam ettiği sürece bir anlam ifade etmiyor. Dinsel olanın eti kemiğe bürünmesi için eşitlikçi ve özgürlükçü bir anlayışın harekete geçmesi gerekiyor. Bu, bütün dinsel pratiklerin cezbe hallerinin, kerametlerin ötesinde bir motivasyon ve güçtür. Zulüm en acımasız şekilde sürüyorsa ve adalet ayaklar altındaysa insanın yücelmesini hedef alan dinî anlayışların, tasavvufun, tekkenin, ritüellerin vb. ne önemi olabilir. İşte Hasan’ın siyasette ısrarı ve halka giderek devrimcileşmesi bu anlayışın bir ürünüydü. Şeyh Bedrettin’de de aynı arayışı ve motivasyonu bulabiliriz.
Şeyh Hasan’ın müthiş bir performansla yaptığı faaliyetler zulüm ve sömürü sebebiyle patlamaya hazır bir bölgede, sıradan bir olay üzerine bir isyanla sonuçlandı. İsyan Şeyh Hasan’ın işaretinden önce doğal bir şekilde patlak verdi.
Ayaklanma Sebzevar yakınlarındaki Beyhak yöresinin Baştin veya Paştin köyünde başladı. Elçi olan beş Moğol Hüseyin ve Hasan adlı iki kardeşin evinde kaldılar, onlardan şarap ve güzel kızlar talep ettiler ve ısrarcı bir şekilde onlara zorbalık yaptılar ve aşağılayıcı davranışlarda bulundular. Kardeşlerden biri gitti ve bir yerden onlar için azıcık şarap bulup getirdi. Onlar sarhoş olduktan sonra güzel kızlar getirilmesi talebinde bulundular ve o yere vardılar ki kardeşlerin eşlerini zorla çekip almak istediler. Kardeşler birbirlerine dediler ki başımızı darağacında görsek bile biz kendimize karşı böyle bir davranışa müsaade etmeyiz. Onlar kılıçlarını çekerek geldiler, Moğolların beşini de öldürdüler ve çıkıp dediler ki biz kendi başımızı darağacına (ser be dâr) vereceğiz. Böylece isyan başlamış oldu. Köy halkının büyük bir kısmı Şeyh Hasan Cevri’nin müritleriydi ve muhtemelen uzun zamandan beri ayaklanmak için hazırlanmaktaydılar.
İsyanın başına bir toprak sahibinin oğlu olan Abdurrezzak geçti. Bu, Abdurrezzak’ın da devrimcileşmesi ve insani bir yönelime girmesi demekti. Şeyh Halife ve Hasan’ın ortaya koyduğu eşitlikçi İslam anlayışı yeni devletin temellerini oluşturdu. Dervişler hükümdarlığı kabul etmediler ve devlet içinde denetleyici bir vazife gördüler. Serbedariler Devleti böylece siyasi ve dinî -ılımlı ve radikal- kanat olarak devam etti. Bu Mao’nun komünist parti içinde her zaman devam eden iki çizgi mücadelesine denk geliyordu. Fakat bir ihtilal hareketi olarak doğan devletin her zaman ihtilalin temel öğretisine uyması meşruluğunun zeminini oluşturmaktaydı. Dolayısıyla başa geçen hükümdarlar dinî kanat, dervişler ve bütün toplum tarafından denetleniyordu. Bu idea’nın bir denetleyici mekanizma olarak yaşam bulması demekti.
Bu denetimi Abdurrezzak’ın öldürülmesinde ve hükümdarların seçilmesinde görebiliriz. Abdurrezzak kendi kardeşi Veciheddin Mesut tarafından öldürüldü. Abdurrezzak Vezir Alaaddin Hindu’nun güzel dul kızını esir ederek onunla zorla evlenmek istemiş, fakat bu kadının çaresiz durumuna ve göz yaşlarına acıyan Mesut onu serbest bırakmış ve güvenli bir şekilde salıvermişti. Hükümdarın ihtilalin mantığı tarafından denetlenmesi ve dervişlerin buradaki rolü önemliydi. Devletli olmanın doğal sonucu ortaya çıkan iktidar kavgası, taht mücadelesi içinde Serbedariler her zaman kendilerini hükümdarla eşit gördüler ve ilkelere uyulmadığında hükümdarın devrilmesini sağladılar. Mesela ılımlı akımın temsilcisi olan Aytimur’a karşı mücadele ettiler. Radikallerin temsilcisi olan Hoca Şemsettin Ali ona suçlamalarda bulunarak şunları söyledi: “Senin dervişlere asla saygı göstermemen ve onlara değer vermemen çok şaşırtıcıdır. Zira senin ve senin efendinin faaliyeti bu muhterem fırkanın mübarek desteği sayesinde güç bulmuştur.” [2] Mecliste bulunan diğerleri de Hoca Şemsettin Ali’nin sözlerini desteklediler ve Aytimur Muhammed’in hakimiyetten vazgeçmesi talebinde bulundular. Hükümdar bu talebi derhal kabullendi ve sarayını terk etti. Bu anlatı Serbedarlar devletindeki yönetim şeklinin demokratik sadeliğini gözler önüne sermektedir. Şöyle ki insanların davetsiz bir şekilde hükümdarın meclisine gelmeleri, onun hareketlerini tartışmaları ve kınamaları mümkündü. Ayrıca görünüşe göre hükümdarın sarayında muhafız bile yoktu. Radikal kanat iktidarı Hoca Şemseddin Ali’ye teklif ettiler, fakat Şemsettin Ali bir derviş olarak apaçık bir şekilde iktidara can atmasının uygun olmayacağını ve kendi saygınlığının düşüşüne yol açacağını anlayarak bu öneriyi reddetti ve şunları söyledi: “Ben bir köşede oturan dervişim ve dünyanın dörtte birlik meskûn kısmının saltanatına yaramam.”
Bunun üzerine Külu İsfendiyar’ı seçtiler. O bir ahiydi. Kaynaklara göre İsfendiyar’ın “ne asaleti, ne yüksek soyu sopu, ne de eğitimi vardı.” İsfendiyar soylu ve zenginlere savaş açtı. Aşağı zümreden insanları tercih ettiği ve askerî görevlilere ödül vermediği suçlamasıyla ılımlı kanadın temsilcileri tarafından öldürüldü. Bunun üzerine öğretinin, ihtilalin denetleyici özneleri devreye girerek daha önce iktidarı reddeden Hoca Şemsettin Ali’yi büyük çoğunluğun desteği ve demokratik baskıyla iktidara getirdiler. Ali zamanında reaya (köylüler ve yoksul şehirliler) tam memnuniyet ve huzur içinde yaşam sürdüler ve o, devlet görevlilerine maaşın yerel hazinedarlığa yazılan berat aracılığıyla ödenmesi gibi Orta Çağ İran’ında çok yaygın bir pratiği ortadan kaldırdı. Ali sade bir hayat sürüyor, sadece birkaç adamın eşliğinde sokakları dolaşıyor, herkes ona ulaşabiliyor ve eski bir İran ön yargısını aldırış etmeksizin hatta ölü yıkayıcılarla yani şehir yoksullarının en dezavantajlı ve aşağılanmış grubuyla konuşmaktan çekinmiyordu. Lüks yaşam tarzını baskı altında tutuyor şarap ve uyuşturucu kullanımını yasaklıyordu.
Serbedariler Devleti hem eşitlikçi İslam anlayışı ve hem de dönemi açısından çok ileride bulunan demokratik ve özgürlükçü boyutu açısından daha çok araştırmayı ve tartışmaya hak ediyor.
Dipnotlar:
[1] Friedrich Engels, Alman Köylü Savaşı, Yordam Kitap, 2021, Sf. 51.
[2] Akt.: Namiq Musali, “İlya Pavloviç Petruşevskiy, Horasan’da Serbedarlar Hareketi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Bahar – Mart 2023, Sayı 105, sf. 430.





Bir Cevap Yazın