GÜLÇİN TUNALI
Sûreta gördüler Allah diyeni olmuş fakir / Sandılar Allah fakirdir kendilerdir ağniyâ Niyazi Mısri
Çok katmanlı bir kavram olan yoksulluk, çevre felaketleri ve savaşlarla birlikte yüzyılımızdaki bütün “afilli” teknolojik ve ekonomik gelişmelere rağmen, dünyanın karşı karşıya kaldığı en önemli sorun haline gelmiştir. En acısı dünyada zenginlik arttıkça yoksulluk da artmış, özellikle ülkemizde sermayedarlarla halk arasındaki servet farkı son yirmi senede gözle görünür derecede açılmıştır.
Bir toplumun yoksullara hangi gözle baktığı, onlara karşı davranış biçimi ve yoksulluğun sebepleri olarak neleri gördüğü, söz konusu toplumun sosyal normlarının ve mantalitesinin bir tezahürüdür. Mesela Ortaçağ’da fakirlere yardım etmenin Tanrı’ya yardım etmek olduğuna inanılıyor, yoksulluk kutsal bir durum olarak görülüyordu. Bu sebeple “bu dönemde yoksullar, zenginlerin hayır işlemesi için araçsallaştırılmış, pasif ve muhtaç olarak” değerlendirilmişlerdir. [1] Oysa, yoksullar on altıncı yüzyıla gelindiğinde giderek daha fazla sosyal bir sorun olarak kabul edilir olmuşlardı. [2] Yoksulluğun kutsallıktan arındırılması, manevi anlamından kopartılması sonucu Avrupa’da yoksullar gitgide toplumdan farklı görülmeye ve sık sık tetkikata uğramaya başlandılar. [3]

Bilebildiğim kadarıyla (ki yanlışım varsa lütfen bildirin) Osmanlı’da bu Avrupa tarihi mukabilinde yoksulluğa ve yoksullara bakıştaki yüzyıllar boyunca değişiklik hususu Sabri F. Ülgener haricinde çalışılmadı. [4] Ayşe Buğra’nın kitabı da Cumhuriyet dönemi bakış açılarındaki farklılaşmayı kapsıyor. [5] Bu yazımda bu konuyu değil, fakat belki bir “giriş” misali Osmanlı zihin dünyasını en çok şekillendiren eserlerden birinde, Gülistan’da, fakirlik ve zenginliğin algılanış biçimini ele almaya çalışacağım.
“‘Fars söz ülkesinin üç peygamberinden biri’[6], ‘İran kültür tarihinin en asil ve seçkin çehresi’ gibi ifadelerle tasvir edilen”[7] Sa’di-yi Şirazî (ö. 1291/94) taht kavgaları sonucu Sa‘d b. Zengî’nin hâkimiyeti ele geçirdiği dönemde, Şiraz’da ulema bir ailede doğmuş ve yine Şiraz’da hayata gözlerini yummuştur. Şairin gençliği Moğol saldırılarının başladığı zamana denk gelmiş ve vatanından iki defa ayrılmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan ilkinde Bağdat’a gitmiş ve Nizâmiye medresesinde tahsil görmüş, daha sonra Şam, Hicaz, Lübnan ve Rum tarafına doğru seyahate çıkmıştır. Sa‘dî’nin 1223-1224 yılında başlayan bu yolculukları 1257 senesinde Şiraz’a dönmesi ile son bulmuştur. Bağdat’ta kaldığı zaman zarfında meşhur sufi Şeyh Şehabeddin Sühreverdi’ye intisap etmiş, Gülistan’ın bir yerinde kendi yazdığına göre Şemseddin Ebu’l Ferec İbnü’l Cezvi’den de batınî ilimleri tahsil etmiştir.[8] Hayatının büyük bir kısmını seyahatlerde geçiren Sa’dî[9], Bostan ile Gülistan’ı da seyahatlerinden döndükten sonra, Salgurlu hanedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî nâmına 1258’de kaleme almıştır. Doğu ve Batı sanatında patronaj ilişkileri hakkında pek çok çalışma yapılmış olduğundan burada tekrar etmeyi gereksiz buluyorum. Fakat çok kısaca patron veya hâmi’nin, “ün, koruma ve yardım bahşederken müşteri(nin) de servis, sadakat ve politik bağlılık teklif” ettiğini ve “patronajın bir tür alışveriş olduğunun kanıtı da ithaflar” olduğunu, “müşteri(nin), patronun duymak isteyeceği şeyleri” dile getireceğini söylememiz mümkün.[10] Bunun yanı sıra “intisab” sistemini de aynı kategoride değerlendirebiliriz. Özetle “bir devletliye kapılanma, netice itibarıyla, ictimâî hayatın zirvesine toplanan servet ve haşmetten nasîbini almak demektir” ise, Sa’di’nin bu nasîbi aldığını rahatlıkla dile getirebiliriz. [11]
İslam coğrafyasında en çok okunan eserler arasında yer almış olan ve eğitim-öğretimde kullanılan Gülistan; şiirlerle süslenmiş akıcı bir nesirle kaleme alınmıştır. Gülistan, bu gibi eğitim veren eserlere ilgi gösteren II. Murad’dan itibaren Osmanlı sultanlarının emriyle birçok kez Türkçe’ye çevrilmiş ve şerhleri yapılmıştır. [12] Eser Osmanlılar zamanında hem orijinalinden okunmuş hem de Türkçe’den de okunması için büyük çaba göstermişlerdir. Nazım ve nesrin bir arada olduğu didaktik bir eser olması nedeniyle Osmanlı dönemi medreselerinde ders kitabı olmuş[13], on yedinci yüzyıldan itibaren Avrupa dillerine başta olmak üzere çeşitli dünya dillerine ve Türkçe’ye defalarca çevrilmiştir.
Gülistan’ın “Dîbâce” kısmında münâcât, na’t, Ebû Bekir Sa‘d b. Zengî’ye övgü ve kitabın yazılma sebebi dile getirilmiştir. Sekiz bölüm halinde tertip edilen kitabın birinci bölümünde padişahların tabiatına; ikinci bölümünde, dervişlerin ahlakına; üçüncü bölümünde, kanaatin faziletine; dördüncü bölümünde, susmanın faydalarına; beşinci bölümünde, aşka ve gençliğe; altıncı bölümünde, zayıflığa ve ihtiyarlığa; yedinci bölümünde, terbiyenin tesirine ve son olarak sekizinci bölümünde ise sohbet adabına yer verilir. Her bölüm hikâyelerden müteşekkildir, aşağıda göreceğimiz gibi yer yer şiirlerle de süslenmiştir.
Sa‘dî’nin Gülistân’da konu aldığı hikâyelerin bir kısmı seyahatleri esnasında yaşadıklarına bir kısmı da işittiklerine ve okuduklarına dayanmaktadır. Sa‘dî’nin Şiraz’dan ikinci kez ayrılmasına neden olan olay, Salgurlular’ın gerilemesi ve Moğollar’ın Şiraz’ı tekrar istilâ etmesidir. Bu olay üzerine tekrar yolculuğa çıkan Sa‘dî 1264 yılında Bağdat’a, oradan da hac için Mekke’ye gitmiştir.
Metin
Sa’di’nin “müddeî ile zengin ve fakirlik hakkında mübahasesi”[14], Gülistan’ın yedinci bölümünün sonunda yer almaktadır. Derviş ile Sa’di’nin kendisi arasında geçen konuşma daha çok tartışma, yani münazara tarzındadır.[15]
Sa’di’nin kaleme aldığı bu hikâyede fakirliğin nedenlerinin bahsi hiç geçmez. Osmanlı tasavvuf metinlerinin başında gelen menâkıbnâmelerde madden fakirliğe “devrin yöneticileri, devletin içine düştüğü zâfiyet, aile fertlerinin kaybı gibi sosyal ve beşerî unsurlarla, iklim koşulları gibi durumlar” sebebiyet vermektedir.[16] Dolayısıyla en azından yoksulluğun sebepleri vardır. Gülistan’da bazılarının zenginliği diğerlerinin fakirliği üzerine kurulmamıştır. Zenginler fakirlerden bağımsız olarak zengindir ve fakirler de zenginlerden azade fakirdirler.[17]
“Dervişler kıyafetinde[18], fakat onların ahlâkında olmayan birisi bir mecliste oturmuş, terbiyesiz terbiyesiz söyleniyor, şikâyet ediyor, zenginlere söğüp sayıyordu. Sözü o dereceye varmıştı ki; fakirlerin ellerinde bir şey yok; zenginlerin ise kudreti var, fakat iyilik semtine ayak atmazlar, istek ayakları kırıktır, binaenaleyh iyilik yapmazlar.
[Cömertlerin ellerinde para yok, parası olanlarda ise kerem yok. (kerimlerin malı yok/ mal-darun keremi yok)] diyordu.
Büyüklerin nimetleriyle beslenmiş olduğum için o dervişin zenginlere bu hücumu hoşuma gitmedi.”
Burada şairi büyük ihtimalle yaptığı seyahatlerin birinde katıldığı bir sohbet meclisinde karşılaştığı derviş kıyafeti giymiş birisinden bahsediyor. Eskiden beri dervişler kıyafetleriyle diğer toplum üyelerinden ayırt edilirlerdi. Fakat Sa’di, bu söylenip duran dervişin [19] konuştuklarından memnun olmadığından olsa gerek, onu dervişlerin ‘ahlakında olmayan biri’ diye nitelendiriyor. Çünkü dervişlerin ahlakı gereği “gerçek fakir halinden şikâyet etmez, yoksulluğa razı olur, hatta ondan hoşlanır, fakir olduğu için Allah’a şükreder. Fakrı ilâhi bir lütuf olarak görür ve haline şükreder.”[20] Sonra da dervişin zenginlere yönelttiği eleştiriler hoşuna gitmediğinden söze giriyor. Peki neden? Yukarıda bahsettiğimiz çok kadim bir gelenek olan şairleri patronların finanse etmesi yüzünden. Yani şairin diliyle “büyüklerin nimetleriyle beslendiği”için.
“Onunla bahse girdim. Ona şöyle dedim: “Dostum! Zenginler, fakirlerin iradıdır, geliridir. Köşede oturan zahitlerin, kileridir. İlden ile dolaşanların varacakları, yolcuların sığınacakları yerdir. Onlar, başkalarının rahatı için ağır yükler yüklenirler. Uşaklar, maiyeti halkı yemedikçe onlar ellerini yemeğe uzatmazlar. Onların fazla yemekleri, dullara, öksüzlere, akrabaya komşuya gider.”
Burada şairimiz ömrü boyunca şahit olduğu zenginlerin özelliklerini sıralamaya başlıyor
[Zenginler vakıf yapar, adak, misafir besler. Ramazan’da fitre verir. Köle azat eder, zekât verir, hacca gider. Orada kurban keserler. Sen zenginlerin derecesine, ne zaman yetişebilirsin ki, elinden şu iki rekâttan başka bir şey gelmez. O da gönül rahatlığıyla değil.]
Sa’di zenginlerin cömertlikleriyle işledikleri sevapları dervişin gözüne soktukça sokuyor ve ona elinden gönül rahatlığıyla kılıp kılmadığı belli olmayan iki rekât namazdan başka bir şey gelmediğini söylüyor.
“Gerek cömertlik, gerek ibadet, zenginler için daha iyi müyesser olur ki, temiz mal, temiz elbise, temiz ırz ve kalb rahatlığı sahibidirler. Âkiller bilirler ki, ibadet kuvveti güzel yemek ile, ibadetin sahih olması da, temiz giymek ile olur. Boş midenin insana vereceği kuvvet, boş elden gelecek mürüvvet malûmdur. Çıplak ayak nasıl yürür, aç karından ne hayır gelir!”
[Yarınki gıdasını tedarik edecek parası olmayan kimse, gece perişan uyur. Karıncalar, kışın düşüncesiz yaşamak için, zahirelerini yazdan toplarlar.]
“Halbuki Hz. Peygamberin de açlıktan karnına taş bağladığı rivâyet edilir. Bektaşilikte de dervişlerin kemerleri üzerine ve biraz sola (mideleri üzerine) koydukları palheng taşı da bunun simgesidir, buna işarettir. Yoksa süs olsun diye değildir.”[21] Sonra da yine dinden vurmaya çalışıyor dervişi, aç karınla yapılan ibadetten hayır gelmeyeceğini dervişe hatırlatmaya.
“Fakirlik ile feragat, kalb rahatlığı bir araya gelmez. El darlığında gönül rahatlığı bulunmaz. Yiyip doymuş ta yatsı namazına başlamış olan kimse: “Akşam yemeği nereden gelecek?” diye bekleyene nasıl benzer?”
[Yiyeceği hazır olan kimse halk ile meşgul olur. Rızkı dağınık kimsenin gönlü de dağınık olur.]
“Şu hâlde zenginlerin ibadetleri kabul edilmeğe daha yakındır. Çünkü zenginler huzur-u kalb içindedir. Bunlar yaşamak için lâzım gelen şeyleri hazırlamış olduklarından evrad ile, ibadet ile meşgul olurlar. Araplar: “İhsanı yüzüstü düşüren, zelil eden fakirden, bir de sevmediğim kimsenin komşuluğundan Tanrı ’ya sığınırım” derler. Hadîs-i şerifte ise: “Fakir iki cihanda yüz karasıdır.” denilmiştir.”
Sa’di dinî söylemi kullanarak dervişi vurmaya devam ediyor, zenginlerin ibadetlerinin kabul edilmeye daha yakın olduğu yargısına varıyor. Artık bunları duyunca da derviş, bütün tasavvuf erbabının yakînen bildiği “el fakrufahrî” hadisini dile getiriyor[22]:
“Ben bu sözleri söyleyince müddei: “Sen peygamber efendimizin: (fıkaralık benim kendisiyle iftihar ettiğim bir şeydir) hadîs- i şerifini işitmemiş misin?” dedi.”
Osmanlı edebiyat dünyasında[23] da kendine bolca yer bulan bu hadisi Sa’di duyar duymaz, dervişin başka bir şey demesine meydan vermeden kızarak ‘sus’ diyor karşısındakine, ‘o senin anladığın manada değil’:
“Cevaben şöyle dedim: “Sus, o hadîs-i şerifteki fakirlik senin anladığın manada değildir. Belki o hadîs-i şerif ile bir taifenin fakrine işaret buyurmuştur ki onlar rızâ meydanının erleri, kaza okuna, teslim olmuş mertlerdir. Onlar evliyâ hırkası giyip, vasıftan kendilerine verilen erzakı, tamahlarından satanlar değildir.
Ey içi boş, sesi yüce davul! Hazırlanmış azığın yok, bakalım ne tedârik edeceksin?”
ve hançer gibi saplıyor ‘içi boş sesi yüce davul’ olarak nitelendirdiği dervişin kalbine:
“Elinde bin taneli teşbih çevirme. Eğer mert isen halktan tamah yüzünü çevir. Marifetsiz fakir küfre kadar varır.”
yine zenginlerin dinen ne kadar daha yüksek derecelere sahip olduklarını saymaya devam ediyor:
“Bir çıplağı donatmak, bir eseri kurtarmaya çalışmak parasız mümkün olamaz. Bizim gibi fakirleri o zenginlerin derecelerine kim yetiştirir?
Yüksek el alçak ele, nasıl benzer? Görmez misin ki Cenabı Hak, Kur’an-ı Kerim’de ehli cennetin nimetlerinden haber verirken: “Onların rızkı malûmları var, onlar cennet-i naimde izzet ve ikram içindedirler” buyuruyor.
Şunu da bilmiş olasın ki yiyecek tedariki ile uğraşan, didinen kimse iffet saadetinden mahrum olur, bâzan haram da irtikâp eder. Bir de mâişeti yolunda olan kimsenin zihni rahat olur.”
Kendi maişetini kazanmak için didinen kimselerin haram yollara bulaşabileceğini iddia eden Sa’di, zenginlerin haram yollara baş vurarak mal toplamış olacaklarından bîhaber görünüyor. Buradaki ilginç olan diğer bir durum ise, çalışmanın ‘didinmenin’ hafiften hakir görülmesidir. Bu müddei’nin hikayesi boyunca Sa’di’nin hiç çalışmanın erdeminden bahsetmemiş olması ayrıca ilginçtir. Oysa Anadolu’da Keloğlan masallarında bile çalışıp çabalamanın önemine vurgu yapılır, rahata ermenin yollarından biri olarak görülür: “A kel oğlum, keleş oğlum…Dört ayağını uzatıp Tembel Ahmet gibi yatacağına bu değirmenin kulpuna yapışacağı gibi yapışsaydın; sağ elin durursa sol elinle, sol elin durursa sağ elinle çevirseydin; ne paslanır, ne küflenir; altın gümüş dediğin evimize oluk gibi akardı.”[24]
“[Susamışlar rüyalarında her tarafı çeşme görürler.]
Nerede bir sefâlet çekmiş, acılık tatmış birisini görürsen; bakarsın ki hırs ile kendisini korkunç işlere atar. O işin neticelerinden sakınmaz. O işin ahretteki azâbından da korkmaz. Helâli haramdan farketmez; bu helaldir, bu haramdır demez. (Helâl, haram ver Allahım. Deli kulun yer Allahım.)
[Bir köpeğin başına bir kesek dokunsa belki kemiktir diye sevincinden sıçrar. İki kişi bir tabutu omuzlarında götürürken kötü huylu alçak kimse onu yemek masası zanneder.]”
Sa’di fakirlikle ilgili söylemlerinde kullandığı hırs yapma, helali haramdan ayırt etmeme gibi halleri bugün bizlerin zenginlerin mal biriktirmekle ilgili yapıp ettiklerinde kullanıyor olmamız da bir hayli ilginç.
“Fakir böyledir. Zenginlere gelince: Zengin olanlara Cenabı Hak inayet göziyle bakmış, onları helale nâiliyetle haramdan muhafaza buyurmuştur.”
Ayrıca Sa’di, bütün bu söylemlerinde “tasavvuf yoluna girmeden önce zengin olup bir mürşide bağlanmak isteyenlerin önce varlıklarından geçmeleri gerek”tiğini[25] unutmuşa benziyor. Zengin olanlara Allah’ın inayet gözüyle baktığının iddia etmesiyle de Sa’di insanı şaşırtıyor.
“Ey müddei, farzet ki ben bu sözleri söylemedim. Dâvaya bürhan getirmedim, sana başka şeyler söyliyeyim. İnsafını rica ederim. Fakirlikten başka bir sebeple, bir hilekârın eli arkasına bağlandığını, veya bir müflisin zindana atıldığını, birisinin namus perdesi yırtıldığını, birisinin eli yırtıldığını, birisinin eli bileğinden kesilmiş olduğunu gördün mü? Bu hâller ancak fakirlik yüzünden olmuş ve zaruret sebebiyle arslan gibi insanlar deliklere tıkılmış, aşık kemikleri delinerek ipe geçirilmiştir. “
Yine burada da zenginliği övüp övüp bitiremeyen Sa’di, fakirlerin yoksulluk nedeniyle düştükleri hallerden, günahlardan özellikle hırsızlıktan bahsediyor.
“Züğürtlükten evlenmiyen bir kimsenin zinâyı irtikâp etmesi ve günaha girmesi de bu fakirlik yüzünden değil midir?
Gelelim zenginlere: Onların kalblerinin sâkin olmasını, gönüllerinin derli, toplu bulunmasını mucip olacak çok sebepler var. Başlıca şunlardır: Zenginler her gece güzelliğinden, parlak sabahın eli göğsünde kalan; kıskançlıkla yüreği çarpan, boyundan, bosundan salman selviler utanan, tasvir gibi güzel kadınları bağırlarına basar, her gün gençliklerini tazelerler.
[Güzel kadınların parmaklarının uçlarındaki kına, değildir. Belki onlar, parmaklarının uçlarını âşıklarının kanlarına batırmışlardır.]
Öyle güzel kızlara, kadınlara mâlik olan zenginler onların o güzel yüzlerine bakarken, günah etrafında dolaşmaları, fenalık kasdetmeleri muhâldir.
Bir gönlü bir cennet hurisi kapmış, avucuna almış, o gönül artık illerin yağma ettikleri kızlara meyleder mi?
Önünde istediği kadar taze hurma duran adam hurma salkımına taş atmaz.
Buna mukabil eli boş olanların çokları eteklerini günaha bulaştırırlar. Ancak aç olanlar ekmek kaparlar.”
Fakirlerin züğürtlüklerinden dolayı evlenemediğine değinen Sa’di, mübalağa sanatını konuşturarak zenginlerinse güzel kadınlara (cariyelere) erişimlerinin çok kolay olduğundan bahsettikten sonra konuyu yoksulluk sebebiyle dinlerini, namuslarını kaybedenlere getirir:
“[Yırtıcı köpek et bulduğu zaman bu Salih Peygamberin devesinin eti mi yoksa Deccal’in eşeğinin eti mi diye sormaz.]
Nice namuslu, perdeli insanlar fakirlik sebebiyle kötülüğün tâ kendisine düşmüş, kıymetli dinlerini, namuslarını mahvetmişlerdir.
[Açlık ile günahtan kaçınma olmaz. Fakirlik takvânın elinden dizgin alır.]
Ben bu sözleri söylediğim zaman müddeinin tahammülü kalmadı. Dil kılıcını çekti. Fesahat atını arsızlık meydanında sıçrattı, üzerime sürdü, dedi ki: “Sen zenginlerin vasfına o kadar mübalâğa eyledin, saçma sözler söyledin ki işitenler tasavvur ederler ki, zenginler, fakirlik zehirinin tiryağı veya erzak hâzinesinin anahtarıdırlar. Halbuki zenginler bir avuç mütekebbir, mağrur, kendini beğenmiş, halktan uzak durur, maliyle, parasiyle meşgul, mansıbına, servetine kapılmış kimselerdir. Yalnız sefâhatten bahseder, ancak beğenmemezlikle bakarlar, mâlik oldukları mallarına, bir şey sandıkları mansıplarının şerefine mağrur olarak herkesten yukarıya otururlar. Kendilerini herkesten daha yüksek tutarlar. Kimseye baş eğmeyi kafalarına sığdırmazlar. Bunlar hükemânın “her kim tâatçe başkalarından eksik, fakat malca ziyade ise o kimse surette zengin, hakikatte fakirdir” sözlerinden habersizdirler.”
[Hünersiz bir kimse malı sebebiyle hâkim bir zâta kibir ederse, o anber öküzü[26] ise de sen onu eşek say.]”
Sa’di’nin son sözleri üzerine artık kendini tutamayan derviş bu sefer konuşmaya başlar. Son derece sinirli olduğu hissedilen derviş, Sa’di’ye, zenginler hakkında söylediği mübalağalı sözlerin yalan olduğunu, zenginlerin halktan ve halkın dertlerinden uzak, kibirli, vakitlerini mallarını saymakla geçiren zahirde zengin, batında ise taattan yoksun olduklarından dolayı fakir kaldıklarını ifade eder.
“Ben dedim: “Zenginleri zemmetmeyi revâ görme. Çünkü onlar kerem sahibidirler.””
Fakat Sa’di, zenginleri hâlâ kerem sahibi olarak nitelendirmektedir.
“O, şu cevabı verdi: “Yanıldın; onlar para kuludurlar. Onlar yağmur bulutudurlar. Fakat kimsenin üzerine, kimsenin tarlasına yağmazlar. Güneştirler. Fakat kimsenin üzerine ziya salmazlar. İktidar atına binmiş, fakat sürmezler. Allah için ayak atmazlar. Başa kakmadan, cefâ etmeden bir akçe vermezler. Meşakkat çeker para toplarlar. Fakat sıkı sıkıya tutarlar. Hükemâ ise şöyle demişler: “Hasisin parası kendisi toprağa girince topraktan çıkar.”
[Birisi çalışır çabalar, bir servet elde eder. Başka birisi gelir, onu eziyetsiz, meşakkatsiz sarfeder.]”
Derviş devam ederek, zenginlerin paranın kölesi olduklarını, kimseye bir faydaları olmadığını; Allah rızası için bir iş yapmadıklarını, minnet koymadan iyilikte bulunmadıklarını ve son derece cimri olduklarını dile getirir.
“Dedim: “Mal sahiplerinin hasisliğine ancak dilencilik sebebiyle vâkıf olmuşsun. Yoksa tamâhı bir tarafa koyan kimse için cömert ile hasis müsavi görünür. Altının altın olduğunu mehenk taşı, hasisin hasis olduğunu dilenci bilir.””
Bunun üzerine Sa’di, dervişe, zenginin cimri olup olmadığını dilencilik yaparken anladığını çünkü ‘hasisin hasis olduğunu dilencinin bildiğini’ söyler.
“Müddei dedi: “Tecrübem üzerine söylüyorum ki zenginler kapılarına bir takım hırçın, kaba, terbiyesiz adamlarını kapıcı olarak koyarlar. Bunlar kapıya gelen muhterem insanlara girmek için müsaade etmez, yakasına yapışırlar.
Beyefendi evde midir? diye soranlara: “Hayır, evde kimse yoktur” derler ve bu sözü doğru olarak söylemiş olurlar. Çünkü evde bulunan zengin hasis, insandan sayılmaz.
[Akıl, himmet, tedbir ve fikir sahibi olmıyan birisi için kapıcı; evde kimse yoktur diye ne güzel söylemiş.]””
Derviş ise Sa’di’nin kendisini dilencilikle suçlaması üzerine, zenginlerin kapısına kadar giden muhterem insanları kapıda bekçilik yapan kaba adamların içeri almadıklarını ve ‘beyefendi evde yok’ dediklerini, onların yalan söylemediklerini çünkü cimri kimselerin insandan sayılamayacağını iddia eder.
“Dedim: “Zenginler mazurdurlar. Çünkü para istemek için gelenlerden bıkmışlar, dilencilerin para istemek için yazdıkları kâğıt parçalarından el’âman demişler. Akıl hükmeder ki çöllerin kumları inci olsa dilencilerin gözleri doymaz.
[Kuyu, şebnem ile dolmadığı gibi tamahkâr kimsenin gözü de dünyanın parasiyle doymaz.]
Hâtem Tâyî çölde otururdu. Eğer şehirde otursaydı dilencilerin hücumundan âciz kalırdı. Dilenciler onun elbisesini paralardı.”
Bunun üzerine Sa’di de bütün İslam edebiyatında cömertliğiyle nam salmış Hatem-i Tâi’nin şehirde yaşasaydı dilencilerin hücumundan âciz kalacağını söyler. Sonra Sa’di’nin müddei olarak adlandırdığı derviş ile aralarında şu şekilde bir tartışma yaşanır:
““Ben, onların hâline haset etmiyorum,” dedi.
Ben de: “Hayır, onların malına hasret çekiyorsun!” dedim.
Müddeti: “Ben zenginlerin hâline acıyorum” dedi.”
“Haset” meselesinin öne sürülmesi, dervişin “acıma” odaklı yaklaşımı Yeşilçam sineması janrından fırlamışcasına, çağları ve mekanları aşan söylemler olarak karşımıza çıkıyor.
“Bu bahiste müddei ile birbirimize girmiştik. Müddei bu satranç arasında bir piyade sürünce onun define çalışıyordum. (Şah) için (kiş) dedikçe (ferz) ile kapatıyordum. Nihayet himmet kesesindeki paraları bitirdi. Hüccet tirkeşindeki (okluğundaki) oklarını attı.
[Sakın çenesi kuvvetli insanın hamlesiyle kalkanı kırmıyasın. Çünkü iğreti aldığı mübalâğadan başka bir sermayesi yoktur.]
Bu söz ebeci ve seci’li konuşan marifet hırsızı; kapısında silâhlar asılı, fakat içinde kimse bulunmıyan hisara benzer.]
Nihayet adamın delili kalmadı, onu mağlûp ettim. Sözde mağlûp olunca tecavüze, saçma sapan söylemeğe başladı. Ve zâten câhillerin âdetidir, hasma karşı delilce, âciz kaldıkları zaman put yapan Azer gibi yaparlar. Azer, hüccet ve delil ile oğluna karşı başa çıkamayınca kavgaya başlamış ve “Vazgeçmezsen seni taşlıyacağım, taşa tutacağım” demişti. Müddei de bana söğmeğe başladı.
Ben de ona fena söyledim. O benim yakama yapıştı, ben de onun sakalından tuttum.
[O bana ben ona, birbirimize yapıştık. Halk arkamızdan koşuyor, bakıyor, gülüyorlardı. Birbirimize söylediğimiz sözlerden halk taaccüp ederek parmaklan ağızlarında kalmıştı.]”
Sonunda Sa’di’nin aktardığına göre halkın şaşkın bakışları arasında öyle bir kavgaya tutuşuyorlar ki soluğu kadının huzurunda alıyorlar ve zenginler ile fakirler arasında vereceği âdil hükme rıza göstereceklerini belirtiyorlar:
“Birbirimizi çeke çeke mürafaa olmak üzere kadının huzuruna gittik. Zengin ile fakirler arasında onun vereceği âdilâne hükme razı olacağımızı söyledik.
Kadı bizim kılığımızı gördü, mantığımızı dinledi, düşünceye daldı. Birçok düşündükten sonra başını kaldırdı. Şöyle dedi: “Ey zenginleri öven, fakirlere cefâyı revâ gören zat: Bilmiş ol ki gül bulunan yerde diken, şarap bulunan yerde humar, define bulunan yerde yılan, inci bulunan yerde adam yiyen timsah bulunur. Dünya hayatının lezzetinin arkasında ecel lokması vardır. Cennet nimetlerinin önüne hilekâr şeytân dikilmiştir.”
[Sevgilisini istiyen kimse düşman çevrini çekmez de ne yapar? Definenin yanında yılan, gül yanında diken, sevinç bulunan yerde keder bulunmak tabiîdir.]
Bakmaz mısın, bostanda salkım söğüt bulunduğu gibi kuru çubuklar da vardır. İşte bunlar gibi zenginler zümresinde şükredenler bulunduğu gibi kürfânı nimet edenler de bunulur. Kezâlik, fakirler içinde sabredenler bulunacağı gibi sabretmiyen, sıkılanlar da vardır.
[Her şebnem tanesi inci olsaydı, katır boncuğu gibi, çarşı pazar inci ile dolardı.]
Hak Celle ve âlâ Hazretlerine yakın olan zatlar fakir siyretli zenginler, zengin himmetli fakirlerdir. Zenginlerin büyüğü fakirleri düşünendir.
Fakirlerin iyisi de zenginlerin eteklerini tutmayandır. Cenabı Hak: (Her kim Allaha tevekkül ederse Allah ona kâfidir) buyurmuştur.
Kadı benden sonra yüzünü Müddei’ye çevirdi ve şöyle dedi: “Ey derviş! Sen dedin ki zenginler şeriata uymıyan şeyler ile meşguldür. Oyun, eğlence gibi boş şeylere dalmış sarhoşlardır. Sözün kısmen doğrudur. Evet, zenginlerin bir kısmı dediğin gibidirler. Himmetleri kısadır. Allah’ın verdiği nimetin hakkını bilmezler. Çalar, çırpar, biriktirirler; yemezler, vermezler. Faraza yağmur yağmasa, yahut cihanı tufan götürecek olsa kendi kudretlerine, varlıklarına güvenerek fakirlerin ne sıkıntı çektiklerini düşünemezler. Cenabı Haktan korkmazlar, onlar şöyle derler:
[Eğer yokluktan başkaları helak olursa bana ne; çünkü benim vardır. Kaz için tûfandan ne korku var? Develer üzerinde mahfeye binmiş kadınlar, kumlara batan kimseleri düşünmezler. Alçaklar kendi kilimlerini sudan kurtarınca, “bize ne, isterse bütün âlem ölsün” derler.]
İşte zenginlerin bir kısmı böyledir. Fakat bir takımı da vardır ki nimet sofrasını kurmuş, herkese buyurun demiş. Hizmet için belini bağlamış, gelenleri tevazu ile gülerek karşılamış, hem şöhret, hem mağfiret yani hem dünyayı, hem âhireti kazanmak isterler. Nasıl ki âlemin padişahı, Tanrı tarafından takviye edilmiş, muzaffer, düşmanına gâlip, umumun dizginlerine mâlik, İslâm serhatlerinin muhafızı, Süleyman Peygamberin vârisi, zamâne padişahlarının en âdili (Muzafferüddin Ebu Bekir Sa’d) in (Tanrı onun günlerini daim etsin, sancaklarını, bayraklarını mansur kılsın) bendeleri bu takımdandır.
[Senin bütün insan oğullarına yaptığın iyiliği baba kendi oğluna yapmamıştır. Cenabı Hak bütün âleme lütuf ve ihsan buyurmak istedi de kendi rahmeti ile seni âleme padişah yaptı.]
Kadı bizden daha âlimâne, müddekkikâne, mübalâğa atını sürerek sözü bu dereceye yetiştirince vermiş olduğu hükme razı olduk. Aramızda, geçen şeyleri unuttuk. Mücadeleyi sevgiye tebdil ettik. Birbirimizi memnun etmek için birbirimize hürmet gösterdik; öpüştük; şu iki beyit ile bahsimize son verdik:
[Ey fakir! Zamanın dönüşünden şikâyet etme. Çünkü bu yolda ölürsen acırım sana.]
[Ey zengin! Mademki istediğin gibi murat süren gönlün, elin vardır, öyle ise ye ve yedir ki hem dünyayı hem âhireti elde etmiş olasın.]
SONUÇ YERİNE
İslam tarihinde fakirler ile zenginler arasındaki tartışmaları Ebuzer-i Gıfârî’yle Halife Osman arasındaki meşhur münakaşalara kadar götürebiliriz ki sonunda Ebuzer sürgüne gönderilmiş ve Rebeze çölünde vefat etmiştir.[28] Ebuzer’in sürgüne gönderilmesine sebebiyet veren Halife Osman’la aralarındaki son tartışma, Halifenin eniştesi Abdurrahman b. Afv meselesinde cereyan etmiştir. Afv öldüğü zaman mirasını getirip Halife Osman’ın önüne yığdıklarında biriktirdiği mallar o kadar çoktur ki Halife Osman “ümit ederim ki Allah, Abdurrahman’a hayır versin. Zira o sadaka verip misafir ağırlıyordu. Şimdi gördükleriniz de malından geriye kalanlardır” deyince Halife Ömer döneminde Müslüman olan veziri Ka’b’ul Ahbâr, “doğru söylüyorsunuz ey müminlerin emiri! Helal kazandı, helal harcadı ve ardındakileri helal bıraktı. Allah ona dünya ve ahrette iyilik bağışlamıştır” şeklinde Halife Osman’ı teyid edici sözler sarf etmiştir. Bu sözler kendisine ulaştırıldığında oldukça sinirlenen Ebuzer yerden bir deve kemiği alıp Yahudizâde diye nitelendirdiği Ka’b’ı aramaya çıkmış, onu Halife Osman’la beraber bulmuş ve deve kemiğini Ka’b’ın başına indirmiştir. Sonrasında bizzat Hz. Peygamber’den işittiği “sermaye sahipleri öteki dünyada sefildirler… Allah yolunda Uhud dağı kadar servet dağıtsam, vefat ettiğimde ondan iki kırat kalmasını istemem” sözlerini aktarmış ve Halife Osman ile Ka’b’a bu malın helal olmadığını, kendilerinin Allah’a sorumluluk yüklediklerini ve yalan söylediklerini adeta haykırmıştır.[29]
Belki sufi bir şair olarak betimleyebileceğimiz Sa’di’nin fakirlik ile zenginliği, tasavvufî ıstılahlarıyla değil de kelimelerin aslî manalarıyla kullanmış olmasına rağmen zenginleri mal ve mülklerinin nereden geldiğine dair sorgulamaması dikkat çekicidir.[30] Yukarıdaki hikâyenin hiçbir yerinde Sa’di, fakirliği manevi yokluk olarak tanımlamaz. Oysa Gölpınarlı’nın sözleriyle tasavvufta fakr “bildiğimiz yoksulluk değildir. Manevi yokluktur. Mefhum ve nazari olan varlığını terk eden ef’al, sıfat ve zatını Hak’ta fani kılan kimse hakiki fakra erişmiş ve fakr tamamlanınca Allah kalır mealindeki hadis mucibinde fahr edilecek fakra erişmiş olur. Böyle olan adamın isterse sayısız malı mülkü olsun hiçbirine gönül bağlamayacağı ve tasavvufi tabiriyle malını kul olmayıp, malı kendisinde kul edeceği için hiçbir zararı yoktur.”[31]
Yine aynı şekilde on altıncı yüzyılda yaşamış bir âlim ve şair olan Âlâî’nin kaleme aldığı hikâyede de bir derviş ile zengin “fakirlik mi üstün yoksa zenginlik mi?” hususunda cedelleşmektedirler.[32] Gülistan’dan hemen yukarıda alıntıladığımız kısma çok benzer şekilde bu münazarada da Farsça şiirlerle savundukları görüşleri pekiştirmeye çalışan derviş ile gani yine Gülistan’dakilere paralel bir şekilde kendi savlarını dinî referanslarla da güçlendirmeye çalışmışlardır. Hikayenin sonunda Âlâî’nin ikilisi Sa’di’ninkilerin aksine Kadı’ya değil bir Şeyh’e aralarındaki ihtilafın çözülmesi için gitmiş ve Şeyh’in zenginliğin ve fakirliğin güzel tarafları olduğu gibi yerilecek tarafları olduğunu belirttiği sözleri karşısında tıpkı Gülistan’dakiler gibi ikna olup fikir birliğine varmışlar, Şeyh’in hizmetine girmişlerdir. İşin ilginci, Sümerlerdeki çok benzer anlatıda, iki zıt karakterin gittikleri üst merci bu sefer kadı veya şeyh değil bizzat Tanrı’nın kendisidir.[33] Aslında Sa’di’nin hikayesinde de kadı dönemin sultanını “dünya padişahı, adil, muzaffer, Tanrı’dan gücünü alan, insanların yöneticisi, İslam sınırlarının muhafızı, Hz. Süleyman’ın mirasını koruyan, zamane şahlarının en adili Muzafferüd dünya ved din Atabek Ebu Bekr b. Sa’d’ın (Tanrı padişahlığını sürekli kılsın ve zafer sancaklarını dalgalandırsın)” sözleriyle medh etmiş ardından da onun cömertlik ve keremini Tanrı’dan aldığını bir beyitle dile getirmiştir. Dolayısıyla “sultanın merhameti aslında Tanrı’nın rahmetinin bir tecellisidir… Kadı da karar verirken anlamlı bir şekilde padişaha baş vurmaktadır.”[34]
Oysa on üçüncü yüzyıl Şirazı’nda zengin ile fakir betimlemesini yapan Sa’di’nin “kadı” tiplemesi altında öne sürülen bu uzlaştırmacı, nasihat edici söylemlerin günümüzde tamamen etkisini yitirdiğini ve artık Doktor Hikmet Ali Kıvılcımlı’nın 15.10.1957’de Eyüp Meydanı’nda yaptığı meşhur konuşmasında dile getirdiği “vatandaşlar, biz fakir bir milletiz. Nedir bu bize pahalı devlet?…Bu fukara millete bu lüks devlet yaraşır mı, vatandaşlarım?” sorularındaki gibi bir hesap sorma hâlinin söz konusu olduğunu, fakir ile zenginin STK’lar ve dinî cemaatlerdeki “sohbetler”[35] haricinde birbirlerinden neredeyse tamamen koptuklarını, dolayısıyla “meclis”te karşılaşıp sohbet edebilmelerinin, “güvenlikli siteler” sebebiyle fakirin zenginin kapısını çalmasının bile hayal olduğunu söylemek mümkün. Sa’di’nin müddeisi gibi yirminci yüzyıl Türkiye’sinde Ardahan’ın bir köyünde kaz çobanlığı yapan Arife ile yüzyıllar öncesinden Edirneli Nazmi aynı şeyi dile getiriyorlar farklı kelimelerle:
“Ne diyeyim ki biz kimsenin umrunda değiliz.”[36]
Hîçe almaz agniya hergiz fakîr olanları.
Dipnotlar:
[1] Aslıcan Kalfa- Topateş, Dilenciler: Türkiye’de Yoksulluk ve Dilenme Kültürü, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 29.
[2] David Hitchcock & Julia McClure, “Introduction”: The RoutledgeHistory of Poverty, Routledge: 2021, s. xx.
[3] A.g.e., s. xxi.
[4] Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celali İsyanları ile Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi (1908-2015) başlıklı çok ses getiren eserlerini de burada mutlaka zikretmem gerek. Ayrıca şu eserlere de müracaat edilebilir:M. Bonner, M. Ener and A. Singer (eds.), Poverty and Charity in Middle Eastern Contexts, Albany: State University of New York Press 2003; JeanPaul Pascual, ed., Pauvreté et richesse dans le monde musulman méditerranéen / Poverty and Wealth in the Muslim Mediterranean World, Paris: Maisonneuve & Larose 2003 ve Ergin, N., Neumann, C. and Singer, A. (eds), Feeding People, Feeding Power: Imarets in the OttomanEmpire, Istanbul: Eren 2007. Ayrıca bknz: Hayri Göksin Özkoray, David Hitchcock, Julia Mcclure, “Poverty, law and labour in the OttomanEmpire (16th-18thcenturies)”, The Routledge History of Poverty, c.1450–1800, Routledge, 2020, sf. 309-328.
[5] Ayşe Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiyeʹde Sosyal Politika, İstanbul: İletişim Yayınları 2016.
[6] “der şi’r se kes peygamberend / her çend ki lâ nebi ba’di / evsâf ü kasaid ü gazel râ /Firdevsi vü Enveri vüSa’di / amma ki yine olunsa nisbet / Sa’didedirefser-i fazilet” Kaynak: Şeyh Sadi Şirazi, Beş Meclis ve Akıl ve Aşk Risalesi, (terc. Turgay Şafak), Büyüyen Ay Yayınları, 2016, İstanbul.
[7] Hasan Çiftçi, Klasik Fars Edebiyatında Hiciv ve Sosyal Eleştiri, TC Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002, Ankara, sf. 264.
[8] Hüseyin Daniş, Beş Meclis ve Akıl ve Aşk Risalesi içinde, sf. 24.
[9] Bknz: Gamze Gizem Avcıoğlu, “Sa‘di-yi Şîrâzî’nin Yolculuklarının “Gülistân” Eseri Üzerindeki Etkileri”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi 40 (2018): 61–72.
[10] Tuba Işınsu Durmuş, Tutsan Elini Ben Fakirin: Osmanlı Edebiyatında Hamilik Geleneği, Doğan Kitap 2009, İstanbul, sf. 26-27.
[11] Sabri Ülgener, İktisâdî Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, sf. 230, 144.dipnot. Julia Scott Meisami’nin 1987 basımlı Medieval Persian Court Poetry başlıklı tanınmış eserinde yöneticilerin “nedim”i olma ve “saray şair”liği konusu “mirror for princes” bahsiyle beraber uzun uzadıya çalışılmıştır. Bu eseri ve edebi hamilikle ilgili diğer kitapları haber verip edinmemi sağlayan sevgili Zeynep Altok’a şükranlarımı sunarım.
[12] Halil İnalcık, Has Bağçede ‘Ayş u Tarâb: Nedîmler, Şâirler, Mutrîbler, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2011, İstanbul, sf. 26.
[13] Homa Katouzian 1940lı senelere kadar Aritotales’in Ethics’inin Viktorya İngilteresi’nde okutulması gibi, Bostan’ın da İran’da ders kitabı olarak okutulduğunu aktarır: Sa’di: The Poet of Life, Love and Compassion, Oneworld Publications, 2006, Oxford, s. 11.
[14] Bostan ile Gülistan, terc. Kilisli Rıfat Bilge, 1980, 11. basım, İstanbul, s. 483- 492.
[15] İslam dünyasında köklü bir yeri olan münazara geleneği hakkında bknz.: Firuza Abdullaeva, “The Origins of the Munazara Genre in New Persian Literature” in SayedGohrab& Ali Asghar (eds.), Metaphor and Imagery in Persian Poetry, Leiden; Boston: Brill 2014, 249-273, bilhassa 254-270 arası. Rahatlıkla, bu geleneğin artık internet ortamına taşındığını ve “bigdebate” başlıkları altında YouTube’da çeşitli mezhep ve meşrepten kişiler arasında binlerce kişinin katıldığı canlı münazaralar düzenlendiğini söyleyebiliriz.
[16] Gülten Küçükbasmacı, “Uryan geldik uryan gideriz”: Menakıpnamelere Göre Fakirlik, Fakirlik içinde, sf. 51-72, 65.
[17] Mohammed Reza Nikfar, “İran Soluna Dair Mülahazalar”, İran Düşünce Tarihi, ed. Hakkı Uygur & Abdulla Rexhepi, İRAM Yay.,2019, Ankara, sf. 321.
[18] Sa’di’nin burada dervişler kıyafetinde diyerek dervişi tanımlaması, derviş zümrelerinin İslam toplumunda genellikle aba veya kaba kumaşlardan kıyafetler giymeleri, zengin kesimin ise atlas, ipek tarzı giysilerle donanmış olmalarındandır. Bknz: J. Elias, ‘The Sufi Robe (Khirqa) as a Vehicle of Spiritual Authority’, in Robes and Honor: The Medieval World of Investiture, (ed.) Stewart Gordon, New York: Palgrave 2001, 275–290 ve Hedayat MunroeNazanin, “The Divine Cloak of Majesty: MaterialCulture in Sufi Practice” Sufi Lovers, Safavid Silks and Early Modern Identity, Amsterdam University Press, 2022, Amsterdam, 115-144.
[19] Bu “şikayet” haline Osmanlı şairleri arasında da rastlıyoruz: Şeyh Gâlib de Beyhan Sultan’ın fakirlerin gönlünü hoşnut kıldığını, bundan sonra feleğin elinden şikayet etmeyeceklerini belirterek minnetini belirtir: “Fukara zümresin lutf ile etdidil-şâd/Bir dahı eylemeziz çarhın elinden feryâd”
Bknz.: Derya Mantu& Funda Özdemir, “Klasik Türk şiirinde fakir ve fakirlik”, Fakirlik içinde, Haz. Emine Gürsoy Naskali, Libra Kitap, 2019, İstanbul, sf. 198-248, 222.
[20] Süleyman Uludağ, “Fakr”, TDV İslam Ansiklopedisi, 12. cilt, sf. 132-134.
[21] Sedat Kardaş, “Bektaşilik Geleneğinde Fakirlik ile İlgili Terimler ve Divan Şiirine Yansıması”, Fakirlik içinde sf. 429-444, 437.
[22] Ali Çavuşoğlu“Fakirlik Övüncümdür” Sözünün Edebî Metinlerdeki Yansıması”, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan Anısına I. Uluslararası Türk Edebiyatı Sempozyumu, 12-13 Nisan 2007, sf. 435-452.
[23] “El-fakrufahrî, el-fakrufahrî / Demedi mi ol âlemler fahri / Fahrini fakrin, fahrini fakrin / Mahv u fenâda buldu bu gönlüm”(Hacı Bayram Veli)
“Niçün hakîr tuta fakîriganî olan / Fakr-ıla fahr eyledi çün fahr-ı enbiyâ” (Edirneli Nazmî)
“Server-i âlem Muhammed Mustafa’nın aşkına / Fakr ile fahr eyleyüb hırka giyen Bektaşidir” (Şehidi)
[24] Eflatun Cem Güney, Masallar, Kültür Bakanlığı Yay. 1992, Ankara, sf. 129-130.
[25] Gülten Küçükbasmacı, a.g.e., s. 57.
[26] Aslındaki Gâvîanber (Anber öküzü) tâbiri Kaşalot balığı olacaktır ki anber, bundan elde edilen güzel kokulu bir maddedir. (Tercüman notu)
[27] Azra Erat ve A. Kadir, İlyada Homeros, Can Yayınları, Ekim 2008, İstanbul, sf. 162.
[28] Bknz., Ali Şeriati, Ebuzer, Fecr Yay., 2010, Ankara.
[29] A.g.e., s. 145-146.
[30] Gülistan’ın sadece bir yerinde Sa’dî’nin şöyle dediğini de görüyoruz gerçi: “Sırtında kaftan, altında Arap atı, başında Mısır keteninden sarık bulunan şişman bir ahmak gördüm. Birisi dedi ki:
-Sadi, şu cahil hayvanın üstündeki süslü ipeği nasıl buluyorsun?
-İnsan kılığında bir eşek. Öküz gibi böğüren bir dana!
Güzel bir yüz bin kaftandan iyidir.
Denilemez buna insan;
olsa olsa bir hayvan.
Benzese de dıştan cübbesi sarığıyla adama.
Araştır üstünü başını,
varını, yoğunu,
malını, mülkünü.
Bulamazsın helal bir şey
dökmekten başka kanını” Kaynak: Sa’di, Gülistan, (terc. Mahmud Kanar), Ayrıntı Yay., 2018, İstanbul, sf. 339.
[31] Abdurrahman Güzel, “Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal’da Dört Kapı-Kırk Makam”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Merkezi, sayı 41 Yaz- Ağusstos 2007, s. 19-159, 62.
[32] Burhan Can, “Münâzara-iDervîş ü Ganî Örneğinde ‘Zenginin Gözünden Fakirlik’”, ed. Emine Gürsoy Naskali, a.g.e., s. 445-459, 447.
[33] Abdullaeva, a.g.e., s. 261.
[34] Mohammed Reza Nikfar, a.g.e., s. 322.
[35] Türkiye’de STK ve dinî cemaatlerin yoksullara bakış açılarının “kendilerinden” olmalarına, Ülgener’in deyimiyle “en yakın içtimâî kadrolara (iç ahlaka)” göre şekillendiği de malumdur.
[36] Necmi Erdoğan, Yoksulluk Halleri: Türkiye’de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri, ed. Necmi Erdoğan, İletişim Yayınları, 2011, İstanbul





Bir Cevap Yazın