Hegemonyanın Bitmeyen İnşası: Gramsci’den Miras Kalanlar

AKANDA TAŞTEKİN

Antik Yunancada ‘otorite, lider, egemen’ anlamlarındaki ‘hēgemon’ köküne uzanan hegemonya kavramının siyasi ağırlık kazandığı günden bugüne yüklü bir tarihi var. O dönemde yönetme yöntemleri, iktidar ve bilgiyi ifade eden hegemonya, 1850lerden itibaren modernleşen devletlerdeki yönetim biçimlerine bir referans olarak kavramsallaştırılıyor. (Fontana, 2008, s.80-84) Daha sonraları Plehanov, Lenin ve Troçki gibi Rus sosyalistleri kavramı burjuvazi ve proletaryanın öncü rolünü tanımlarken kullanıyor. (Haimson, 1966; Boothman and Fontana, 2008) Hegemonya kavramının kullanım biçimleri farklılaşsa da bu dönemde sosyalist harekette temel kaygı işçi sınıfının hegemonyasını kurma tartışmaları çerçevesinde şekilleniyor. Kelimenin etimolojisi ya da ‘soykütüğünü’ takip etmek çetrefilli bir iş ancak nihayetinde bugün hegemonya kavramına yapılan çoğu referansta akıllara düşen ilk isim Marksist filozof ve teorisyen Antonio Francesco Gramsci. Gramsci hegemonyayı ‘rıza ile üstünlük kurmak’ olarak tanımlarken o güne dek yapılmış hegemonya tartışmalarını da altüst eden yeni bir çerçeve sunuyor.

Gramsci için yapılmış bir illüstrasyon. [Kaynak: https://www.plutobooks.com ]

Kavramın Gramsci’yle birlikte geçirdiği dönüşümü anlamak için dönemin tarihsel konjonktürüne göz atmak zaruri. Gramsci’nin hegemonya kavramının olgunlaştığı dönem, yani emperyalizm ve finans kapital dönemi, ulus devletlerin de ideolojik olarak kendini inşa ettiği bir dönem. Bir yandan ulus devletlerin yükselişi, İtalyan faşizmi, bürokrasi ve merkezileşmenin ivme kazanması, işçi sınıfındaki hareketlilik ve bu bağlamda kitle siyasetinin olgunlaşması, diğer yandan ise Gramsci’nin bu dönemde içinde yer aldığı siyasi hareket ve birikime getirdiği eleştiriler, Lenin’den ödünç aldığı hegemonya kavramını kuramsallaştırmasında oldukça etkili oldu. Gramscici hegemonyanın teorik temelleri tam da iki dünya savaşı arasındaki bu kasvetli dönemde somutlaştı. Kapitalist sistemin hem siyasi hem de ekonomik olarak bütüncül bir güce erdiği, somutlaştığı, tekelleştiği, alternatifinin hayal dahi edilemeyeceği bir süreçti bu. Dünya tarihi 19. yüzyılın sonlarında ulus devletlerin yükselişine, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da güçlü bir ivmeyle bunun pekişmesine tanıklık etti. Eğitim ve sağlık sisteminin kitleselleşmesi, merkezileşmesi, bürokratikleşmesi, ‘refah devleti’ kavramı ve sosyal devlet denilen olgunun nüveleri bu dönemde atıldı. Ulus devletler artık ‘ulus’un kılcal damarlarına kadar nüfuz eden yapılar haline gelmişti. Mantık dört işlem matematiğe dayalıydı: Bürokrasi ne kadar kurumsallaşırsa nüfusu yönetmek ve artı değer üretmek o kadar kolaylaşacaktı.

Başka bir deyişle ekonomik faktörler ve sınıf çatışmaları önkoşul faktörler olsa da sosyalist bir devrim için yeterli değildi. Bu nedenle, ekonomik faktörlerin devrimleri üreten kritik faktörlerden daha az önemli olmadığı bilinciyle siyasi, ideolojik ve kültürel denklemlere odaklanmak gerekiyordu.

Gramsci kapitalizmin bu incelikli dönüşümü ve kurumsallaşmasını sıkı sıkıya tahlil edebilmişti. Ekonomiyi merkeze koyan ve ikincil herhangi bir değişkeni önemsizleştiren kuramsal tartışmaların karşısında durdu. (Bobbio, 1979, s.24) İkinci Enternasyonal’in ekonomik krizlerin ve sınıf savaşının proletarya lehine sonuçlanacağı doktrinini ve Kautsky’nin Marksizm yorumunu doğrudan reddetti. Bu Marksist yoruma göre kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte proleter devrimin kaçınılmaz olduğu iddia ediliyordu. (Kautsky, 2022) Kautsky’nin ekonomizmi Marksist teorinin son derece indirgemeci bir yorumuydu. Dahası, bu indirgemeci eğilim siyaset ve ideolojiye herhangi bir otonomi tanımıyor, siyaset ve ideolojiyi kati suretle ekonomiye tabi kılıyordu. (Mouffe, 1979, s.173-176) Gramsci ise bir başka gerçekliğe inanıyordu. Alman devrimci ve siyasetçi Friedrich Engels’in Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’inin üçüncü Almanca baskısına yazdığı önsözde belirttiği gibi, Karl Marx Fransa’ya özgü sınıf çatışmalarının dinamiklerini analiz edebilmiş ve sınıf çatışmalarının aşağı yukarı benzer bir anlatı örgüsüne sahip olduğunu fark edebilmişti. (Marx, 1972, s.8-9) Marx’ın bu çalışması, sınıf çatışmalarının karmaşık, sofistike ve dolayımlı yapısını; farklı ekonomik, ideolojik ve siyasi bağlamlarının değiştirici gücünü ve farklı koşulların biricikliğini ortaya koyuyordu. Gramsci de Marksist teoriyi bu şekilde savunuyor ve Marx’ın her koşulda kendine özgü okuma biçimine itibar ediyordu. Başka bir deyişle ekonomik faktörler ve sınıf çatışmaları önkoşul faktörler olsa da sosyalist bir devrim için yeterli değildi. Bu nedenle, ekonomik faktörlerin devrimleri üreten kritik faktörlerden daha az önemli olmadığı bilinciyle siyasi, ideolojik ve kültürel denklemlere odaklanmak gerekiyordu. Gramsci’ye göre ancak o zaman işçi hareketinin son derece güçlü ve belirleyici olduğu Almanya ve İtalya’da neden insanların faşizme gönül verdiğini ya da sosyalist devrimin neden kapitalizmin en vahşi haliyle vücut bulduğu dönemin Avrupasında değil de Rusya’da gerçekleştiğini anlamak mümkün olabilirdi.

Rusya’daki sosyalist devrim, ortodoks Marksistlerin asla hayal edemeyeceği bir sonuç doğurdu; sosyalist sonucu getiren siyasi müdahaleydi. Lenin’in ekonomi temelli bir güçlü ekonomik yönelimli perspektifin sorgulanması açısından çok önemliydi ve daha sonra Gramsci hegemonya teorisini inşa ederken Lenin’in Kautsky’nin ekonomizmine yönelik eleştirilerinin yanı sıra siyasi pratiklerinin de izini sürdü. (Shandro, 2004, s.4) Hegemonya kavramı bu dönemsellik içinde tam da bu çerçevede şekilleniyordu: Kapitalist üretim tarzını devirebilecek devrimci stratejiyi inşa etmek ve iktidarı ele geçirmek ancak hegemonik araçlarla mümkündü ve hegemonik araçlar sadece doğrudan şiddet değil, aynı zamanda zora karşı rıza, tepeden inme kurallara karşı ‘kendiliğindenlik’, diktatörlüğe karşı ise ‘demokrasi’ydi. (Shandro, s.4-6) Eğer sosyalistler iktidara gelmek istiyorlarsa işçi sınıfının hegemonyasını inşa etmek zorundalardı – Bu hegemonya sadece siyasi değil aynı zamanda ideolojik ve kültürel, sadece yukarıdan aşağıya değil aynı zamanda aşağıdan yukarıya da olmalıydı. İşte Lenin bu hegemonya inşasını örtük olarak işlerken bu hegemonyayı eleştirel bir perspektifte somutlaştıran, kuramsallaştıran ve bir noktada ölümsüzleştiren Gramsci oldu. Elbette Gramscici hegemonyanın kavramsal olarak Lenin’in tarif ettiği işçi-köylü ittifakı ve kitleselleşme çerçevesinden oldukça farklılaştığını göz ardı etmek hatalı olacaktır. (Shandro, s.205)

Peki ya ‘sivil toplum’un özerkliği?

Kapitalist sistemin devlet ve sivil toplumla birlikte siyasi ve kültürel hegemonyayı nasıl inşa ettiğini anlamlandırırken Gramsci üstyapıyı iki temel düzeyle tanımladı; birincisi siyasi iktidar ya da devlet, ikincisi ise genellikle ‘özel’ olarak adlandırılan sivil toplumdu. (Gramsci, 1992, s.12) Ancak Gramsci siyasal toplum ve sivil toplumu birbirinden keskin bir çizgiyle ayırmadı. Devleti sadece hükümet aygıtı değil, aynı zamanda hegemonyanın özel aygıtı ya da sivil toplum olarak tanımladı. (s.261) Gramsci, siyasal toplum ile sivil toplumu organik ve diyalektik bir ilişki içinde tahayyül etti. Sivil toplum kitle iletişim araçları, gazete ve radyolar, kültürel dernekler, spor kulüpleri, özel okullar, sendikalar, siyasi partiler, kısacası tüm kültürel ve toplumsal kurum ve pratikleri içeriyordu. Sivil toplum siyasal toplumun kabulü için vazgeçilmezdi. Devlet politikaları ancak bu politikaların sivil toplum nezdinde rızası sağlandığında sürdürülebilirdi. Bu kabul, egemenin hegemonyasını kuran kabuldü.

O halde sivil toplum, ekonomik yapı ile devlet arasında yer alan ve toplumsal cinsiyet, ırk ve din gibi doğrudan sınıfsal nitelik taşımayan ve sınıf mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olmayan diğer mücadele biçimlerine açık bir alandı. Başka bir deyişle, sivil toplum farklı türden tahakküm, güç ilişkileri ve genel olarak sınıfların hem ekonomik, hem siyasi hem de ideolojik düzeyde hegemonya mücadelesi verdiği bir çatışma alanıydı.

Burada Gramsci çalışan teorisyenlerin sıklıkla karşılaştığı temel bir sorun ortaya çıktı; Gramsci için sivil toplum ve siyasal toplum ayrımı ne kadar keskin ve belirleyiciydi? Gramsci’ye yönelik farklı yorumlamalar ve çelişkilerin ilk nedeni Gramsci’nin çalışmalarının önemli bir kısmının kendisinin mahkumiyeti esnasında yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Benito Mussolini ve faşizm eleştirileri nedeniyle hapse atılırken en ünlü eseri olan Hapishane Defterleri’ni ölümüyle sonuçlanacak olan mahkûmiyet yıllarında yazdı. Gramsci’nin bıraktığı miras, onu okuyanların, tartışanların ve teorize edenlerin sıklıkla getirdiği bir eleştiriye maruz kaldı: Metinler parçalı ve dağınıktı, sistematik değildi. Dahası, bazı terminolojik belirsizlikler mevcuttu. Ancak diğer yandan hapishanedeki koşulları ve iki savaş arası dönemin baskılarıyla yazılmış olduğu da göz önünde bulundurulmalıydı.

Bu bağlamda Gramsci’nin sivil toplumunu sadece emek ve sermaye arasındaki bir çelişki alanı olarak düşünmek son derece yanıltıcı. Gramsci “özel” olarak tanımladığı sivil topluma sadece kültürel örgütleri ya da medyayı değil, örneğin aile mefhumunu da dahil etti. (Hall et al., 1985, s.8) O halde sivil toplum, ekonomik yapı ile devlet arasında yer alan ve toplumsal cinsiyet, ırk ve din gibi doğrudan sınıfsal nitelik taşımayan ve sınıf mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olmayan diğer mücadele biçimlerine açık bir alandı. Başka bir deyişle, sivil toplum farklı türden tahakküm, güç ilişkileri ve genel olarak sınıfların hem ekonomik, hem siyasi hem de ideolojik düzeyde hegemonya mücadelesi verdiği bir çatışma alanıydı. Sivil toplumun sınırlarını çizen, var olma koşullarını belirleyen siyasal toplum, yani devletti, ama bu hiçbir özerkliği olmayan, devlet yapısına tabi bir tahakküm ilişkisi değildi. Gramsci sivil topluma ‘verilen’ özerkliğin altını çizdi: Partiler, sendikalar ve kültürel derneklerin otoritesini tanıdı ve egemen sınıfın hegemonyasına dahil etti. (Gramsci, 1992, s.54) Teorik olarak yeniden ifade etmek gerekirse Gramsci’nin ifadesiyle “bütüncül devlet” sadece teknik hükümet aygıtı ve yasal kurumlar anlamında değil, sivil toplum ve politik toplumun birleşimi olarak da tanımlandı. (s.267)

O halde Gramscici bir perspektifte sivil toplum ve siyasi toplumu birbirine nüfuz eden, birbirini bütünleyen, güçlendiren, organik ve diyalektik bir ilişki içerisinde tanımlamak yanlış olmayacaktır. ‘Bütünleyici devlet’ kavramı bu iki toplumu düğümler. Sivil toplum, devletin eğitim, kültür ve din alanlarında incelikli olarak iktidar kullanım biçimlerini işletebildiği bir alan iken siyasal toplum ordusu, hapishanesi ve hukuk sistemiyle devletin zorlayıcı aygıtı olarak faaliyet gösterir. (Chandhoke, 1995, s.149) Chandhoke buna paralel olarak devletin kriz anlarında ceza kanunları ve kurumlarıyla bedenleri disipline ettiğini, haricinde ise sivil toplumun devletin zorlayıcı gücüne doğrudan ihtiyaç duymadan zihni uysal tuttuğunu ve disipline ettiğini söyler. (s.149) Gramsci’nin de baskıcı, doğrudan zor ve şiddet kullanımına dayalı, kitleleri kapsamayan, “demokratik” olmayan bir devleti hegemonik olarak zayıf ve başarısız bulacağını söylemek yanlış olmaz. Bu noktada kitlelerin rızasını alamamak Gramsci için bir başarısızlık öyküsüdür.

AKP ve toplumsal muhalefet: Hegemonyanın altını oymak mümkün mü?

Gramsci’nin hegemonya kavramsallaştırması siyasette, sosyal bilimlerde, kültürel çalışmalarda geriye koca bir uzlaşmazlık mirası bıraktı. Bu uzlaşmazlığın odağı sadece çalışmalarıyla sınırlı kalmadı; Gramsci üzerine daha sonra yapılan çalışmalarda Gramsci’nin klasik Marksist mi, post-Marksist mi, ‘kültürcü’ mü olduğu hep tartışılageldi. Misal Althusser kendisini yeterince sistematik olamamakla eleştirdi, başka çevrelerde bunun tam zıddı olarak siyasal-sivil toplum ikiliğinin fazla yapısal olduğuna dair itirazlar yükseldi. Hegemonya kavramı da bitmek bilmeyen bir tartışma konusu oldu. Burada hegemonya kavramsallaştırmasına yönelen tüm eleştirileri hakkıyla tartışmak elbette mümkün değil. Ancak bu hegemonyanın daha pratik bir düzeyde bize ne anlattığıyla kısaca ilgilenmek Türkiye siyasetindeki hegemonik refleksleri kavramak açısından faydalı olabilir.

Yakın dönem Türkiye siyasi tarihinde bugünün siyasi ve kültürel hegemonyasının nasıl konsolide edildiğini anlamlandırmak için AKP iktidarının oldukça gerisine dönmek gerekiyor. Bugün güncel siyasetteki her soruna “AKP hükümeti” teşhisi koymak, AKP’nin miras aldığı ve devam ettirdiği devletin resmi ideolojisine dair yapılabilecek tahlilleri ıskalıyor. Konu Kürt meselesine ya da Suriye topraklarına Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) yerleştirmeye geldiğinde AKP-CHP ayrımı silikleşiyor; kırmızı çizgilerin dokunulmazlığının herkes farkında. Ancak menfaat doğrultusunda değişiklikler de mümkün, yani esneme payı her zaman var. Bana kalırsa AKP dönemi kendi hegemonik gücünün inşasında eğer diğerlerinden bir miktar farklılaşabildiyse bunu aşındırdığı tüm değerler ile başardı. Dün evet dediğine bugün hayır diyebilecek esneklikte bir siyaset yürütüyor ve buna “dönemin koşulları” deyip geçiliyor. AKP bugün keskin stratejik manevraları ve tutarsız siyasi dönüşlerini kitlesine kanıksatmış durumda. Tam da son dönemdeki İsrail-Filistin krizi AKP’nin dış politikadaki geniş manevralarına iyi bir örnek. Bu örnek aynı zamanda Gramscici bir sivil toplumun Türkiye’de şu anda var olup olamadığına dair okkalı bir soru olarak karşımıza çıkıyor.

Gramsci’nin hegemonya kavramsallaştırması siyasette, sosyal bilimlerde, kültürel çalışmalarda geriye koca bir uzlaşmazlık mirası bıraktı. Bu uzlaşmazlığın odağı sadece çalışmalarıyla sınırlı kalmadı; Gramsci üzerine daha sonra yapılan çalışmalarda Gramsci’nin klasik Marksist mi, post-Marksist mi, ‘kültürcü’ mü olduğu hep tartışılageldi.

Diğer yandan feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, öğrenci hareketleri, sığınmacılarla dayanışma platformları, Filistin’e destek eylemleri, grevler ve işçi eylemleri gibi karşı-hegemonik mücadele alanları Türkiye’de ivme kazanıyor. Dönem dönem bu toplumsal muhalefet ve hareketlilik sönükleşse de bu eylemlerin yaptırım gücü azımsanamayacak kadar hayati. Türkiye’nin İsrail’le ticari anlaşmalarını askıya almak zorunda bırakılması tam da bu eylemlerin uyguladığı toplumsal basınçla mümkün oluyor. Ancak Türkiye, Gezi döneminin iktidarda tırmandırdığı histerik korku ile sokağa çıkmanın kriminalize edildiği, eylemlerin yasaklandığı, slogan atmanın dahi suç sayıldığı bir atmosfere sürüklenmiş durumda. İktidar baskı ve şiddet yoluyla tüm karşı-hegemonik mücadele alanlarının tepesine bindi. Sivil toplum odağında medya ve basın da tamamen kuşatılmış durumda. Tüm baskıya rağmen eleştirel yayımcılık faaliyeti sürdürme gayretinde olan herkesin önüne ise türlü siyasi ve finansal bariyerler çekiliyor.

Politik ve kültürel hegemonik üstünlüğü sarsmak kolay değil. Mevcut Türkiye koşullarında yıkıcı bir toplumsal muhalefet mevziisi olgunlaşamadı. Buna ek olarak sivil toplumun ve toplumsal muhalefetin varlık gösterebildiği direngen alanlar özellikle 2015 yılından beri epey budandı. AKP hükümeti sivil toplum reflekslerini fazlasıyla yıpratmış olsa da 1 Mayıs’ta Taksim’i zorlayan, Filistin için sokaklara dökülen, sokak hayvanlarıyla ilgili yasal düzenleme için her gün meydanlarda buluşanların direncini kıramadığı kesin. Hegemonik güç bir yandan kemikleşmiş kurallar ve normlar üzerinde yükselirken gövde gösterisi yapıyor; medyasıyla, basın yayın organlarıyla, kültürel kurumlarıyla, sivil toplum örgütleriyle iktidarının meşruiyetini yeniden ve yeniden inşa ediyor. Diğer yandan ise bu gövde karşı-hegemonik müdahalelerin sürekli olarak tehdidi altında. Sığınmacılar meselesi, yoksulluğun derinleşmesi, işsizlik gibi kriz başlıkları deprem etkisi yaratıyor. Bu alanları zorlayan her türlü karşı-müdahale ve karşı-hegemonya mücadelesi ise iktidarın kırılganlığını ve değişimin imkânını hatırlatıyor.

Kaynaklar:

Norberto Bobbio, “Gramsci and the conception of civil society”, Gramsci and Marxist theory (Ed. Chantal Mouffe), Routledge & Kegan Paul, Londra-Boston, 24, 1979. 

Derek Boothman, “Hegemony: Political and Linguistic Sources for Gramsci’s Concept of Hegemony”, Hegemony: Studies in consensus and coercion, (Ed. Richard Howson ve Kylie Smith), Routledge-Taylor & Francis, 2008.

Neera Chandhoke, “Civil Society, The Hegelian, Marxian and Gramscian Traditions” State and Civil Society: explorations in political theory, Sage Publications, New Delhi, 148-154, 1995.

Erika Engstrom ve Ralph Beliveau, Gramsci and media literacy: Critically thinking about TV and the movies, Lexington Books, Londra, 2021.

Benedetto Fontana, “Hegemony and power in Gramsci” Hegemony: Studies in consensus and coercion (Ed. Richard Howson ve Kylie Smith), Routledge-Taylor & Francis, 2008.

Antonio Gramsci, “Notes on Italian history”, Selections from the prison notebooks (Ed. Quintin Hoare & Geoffrey Nowell-Smith), International Publishers, New York, 54, 1992.

Antonio Gramsci, “Problems of history and culture” Selections from the prison notebooks, Lawrence & Wishart, Londra, 1999.

Leopold H. Haimson, The Russian Marxists and the Origins of Bolshevism, Beacon Press, Boston, 1966.

Karl Kautsky, The class struggle (Erfurt program) (1892), Charles H. Kerr Publishing, 14-18. 2022.

Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, Progress Publishers, Moskova, 8-9, 1972.

Chantal Mouffe, “Hegemony and ideology in Gramsci”, Gramsci and Marxist theory (Ed. Chantal Mouffe), Routledge & Kegan Paul, Londra-Boston, sf. 173-176, 1979.

Alan Shandro, Lenin and the logic of hegemony: Political practice and theory in the class struggle, Brill, Leiden, 2004.

Akanda Taştekin, Journalism in exile: Critical journalism of diaspora from Turkey in the European Mediascape, Yüksek lisans tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2024.

“Hegemonyanın Bitmeyen İnşası: Gramsci’den Miras Kalanlar” için bir yanıt

  1. […] Hegemonyanın Bitmeyen İnşası: Gramsci’den Miras Kalanlar (Akanda Taştekin – 15.08.2024) […]

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin