Bir Tutkal Olarak Milliyetçi Hegemonya

FEYZA PINAR KILINÇ

Gramsci’ye göre egemen sınıflar hakimiyetlerini yalnızca sahip oldukları zor ve güce dayalı bir devlet organizasyonu ile değil, aynı zamanda kendi çıkarlarının ötesine geçen entelektüel, ahlaki ve kültürel bir liderlik ve rıza ile kurarlar. Bu liderlik ve rıza; güç ve zora eşlik ettiği müddetçe iktidarlarını koruyabilirler. Bu anlamda hegemonya, devletin organizasyonel yapısının ötesine geçmesi sivil toplum alanında çeşitli kurumlar, fikirler ve ağlarla ilişkiye girilerek, topluma liderlik edilmesiyle inşa edilir. Toplumun farklı katmanlarında ideolojinin her yeri kaplayan örtüsünü örten ve tekrar tekrar rıza üretmeyi sağlayan şey hegemonyadır. Ve modern devletler toplumlarda rıza üreten yapıların temelini hegemonya araçları ile oluşturur.

Hegemonya çeşitli sivil toplum araçlarıyla, bir toplumun tarihsel şartlarına ve gerekliliklerine göre farklı şekillerde inşa edilebilir. Sendika, parti ve diğer toplumsal grupların yükselen talepleri ve devletin sivil toplum üzerindeki artan etkisi hegemonya üretme stratejilerini de dönüştürür. Kimi zaman hâkim sınıf kendi çıkarlarından kısmen vazgeçerek egemenliğini korumak adına diğer sınıfların taleplerini karşılayacak reformlar yapar. Hâkim sınıfın kendi çıkarlarından kısmen feragat ederek razı ettiği farklı sınıfları kendi iktidarına eklemlemesi ve bu gruplarla kurduğu uzlaşıya Gramsci tarihsel blok ismini vermektedir. Tarihsel blokların oluşması, egemenlik stratejilerini bütüncül bir şekilde dönüştürür ve kimi tarihsel momentlerde hâkim sınıfın çıkarlarına ters hareket ettiği görülür. Ancak tarihsel bloğun bu pazarlık hali toplum nezdinde iktidarın uzlaşmacı ve evrensel ve ulusal ilerlemeyi temsil eden bir iktidar olduğu izlenimini pekiştirir.

Fransis Bacon’a ait Self-Portrait

Şüphesiz ki Gramsci’nin bu analizi, mekanik Marksizm’in ekonomizm ve tarihsel determinizme bağlı okumalarının pençesine düştüğü ‘devleti ve iktidarı egemen sınıfın ekonomik çıkarlarına göre düzenlenmiş bir aygıttan ibaret görme’ indirgemeciliğini aşma amacı taşır. Ona göre modern devlet sivil toplum ve politik toplumu kaplayan, çok katmanlı bir nüfuza sahiptir. Ancak bu teorik çerçevenin en önemli katkısı, modern devletin iktidar stratejisini “hâkim sınıfın toplumu kendi çıkarları doğrultusunda kusursuz bir biçimde güdümlemesi” olarak ele almamasıdır. Devlet tam etki kapasitesine ulaşmış bir hegemonya kurduğunda, bu hegemonya toplumdaki düşman ve muhalif grupları egemen grubun iktidarına eklemlemeyi başarmış, etkisini kolektif bir rızaya ve ortak bir iradeye dayandırmış olacaktır. Ancak tam kapasitesine ulaşmış bir hegemonya kusursuz bir güdümleme ya da bir yanlış bilinç hali değildir. Gramsci’nin düşüncesinde rıza, çelişkileri ve tutarsızlıkları birlikte barındırır. Tüm bu teorik çerçeve Türkiye’de İslamcı bir politik hareketin, nasıl çelişkiler ve tutarsızlıklarla örülü bir biçimde milliyetçi hegemonya aracılığıyla rıza ürettiğini anlamak açısından önemli bir tablo oluşturmaktadır. Dikkatli bir okur (ya da daha önce Cihan Tuğal ismini duymuş birileri), şimdiden bu teorik yapbozu Türkiye bağlamına yerleştirmekte zorlanmayacaktır fakat tabloyu milliyetçi hegemonyayı anlamak açısından da daha açık bir biçimde ortaya koymakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Her ne kadar Türkiye siyasetinde dönem dönem farklı ideolojik cephelerin popülerlik kazandığı, güç akümüle ettiği görülse de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi olarak Kemalizm, Türkiye’nin merkezini milliyetçilik ilkesi ile tayin etmiştir. Türkiye siyasetinin çeperlerine itilmiş, sistem dışı bir ideoloji olarak addedilmiş İslamcılık ise 90larda kitlesel seferberliğini genişletmiş ve sivil toplumun çeşitli alanlarında nüfuzunu artırmıştır. Ne var ki 90ların sonuyla birlikte İslamcıların artan toplumsal entegrasyonu sonucunda İslamcılık da sistemin uyumlu bir parçası haline gelmeye başlamıştır. Cihan Tuğal tarafından Gramşiyan teorik çerçeveyle ilişkili olarak “pasif devrim” olarak tanımlanan bu süreç, ismiyle müsemma olarak gerçek bir devrimi imlememektedir. Önceleri sistem dışı bırakılan İslamcılık edindiği kitlesel seferberliğin politik pazarlık gücüyle hem sistemde iktidar bloğunun başına geçmiş hem de sistem içi bir siyaset güder hale gelmiştir. Böylece İslamcılığın sistemi değiştirme tehdidi taşıyan devrimci gücü sistem içi hale getirilerek pasifize edilmiştir. Bu pasif devrimin etkisiyle İslamcı hareket daha önceleri sistem dışı bırakılmış kitlelerin sesi olan politik konumundan, sistemin yerleşik kurallarına ve rejimin sınırlarına tabi hale gelmiş, rejim ile bir sentez oluşturmuştur.

Ne var ki 90ların sonuyla birlikte İslamcıların artan toplumsal entegrasyonu sonucunda İslamcılık da sistemin uyumlu bir parçası haline gelmeye başlamıştır. Cihan Tuğal tarafından Gramşiyan teorik çerçeveyle ilişkili olarak “pasif devrim” olarak tanımlanan bu süreç, ismiyle müsemma olarak gerçek bir devrimi imlememektedir.

Bu sentezin ilk oluşum sürecine, AKP’nin ilk dönemlerine bakıldığında, ekonomik olarak neoliberal, özgürlükler anlamında muhafazakâr demokrat bir politik konumlanma ile çeşitli politik grupları kendi iktidar bloğuna angaje eden bir siyasetin yürütüldüğü görülmektedir. Bu süreçte İslamcılığın artan mobilizasyonuyla birlikte AKP iktidarına destek artmış; yıldan yıla artan oy oranı, sivil toplum alanında genişleyen etkinliği ve dominasyonu AKP’nin toplumsal liderlik pozisyonunu elde etmesini sağlamıştır. Peki bir iktidar bloğu, rıza üretme kapasitesi ve toplumsal liderlik gücü tehlikeye girerse ne yapar? Yüzünü nereye döner? Elbette rejimin merkezine, milliyetçiliğe.

Cumhuriyet rejiminin temellerini atan Kemalist ideolojinin sivil toplumun her köşesine tohumlarını saçtığı milliyetçilik, tüm tarihsel ilerleme ve gerilemelerine rağmen, sahip olduğu merkezi konumunu Türkiye’de korumuştur. Gramşiyan kavramlarla ifade edecek olursak milliyetçi hegemonya sivil toplumun sosyal, entelektüel, ahlaki ve politik alanlarında her zaman var olmuş ve çeşitli sentezlerle Türkiye’de etkisini sürdürmüştür. Milliyetçi doktrin, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemlerinde rejimin bir garantisi, ortak irade ve rıza yaratmanın en önemli fikri kaynağı olarak kurulmuş ve milliyetçi hegemonya rejimin eğitim kurumlarının inşasından, entelektüellerinin yaratımına, anayasal düzenden askeri düzene her aşamada kurucu bir rol oynamıştır.

Türkiye’de yetişen bir çocuk eğitiminin ilk yıllarından itibaren milliyetçi doktrinle şöyle ya da böyle tanışmıştır. Rejimin entelektüellerinden öğrendiği yüksek kültürde, ulusal dilinde, milli edebiyatında, okulunda öğrendiği “doğru” düşünme biçimlerinde, milli ahlaki kodlarında, yer ve mekanla ilişkilenmesini, ben ve bizi kurmasını sağlayan milli tarih anlatısında milliyetçilik ideolojisinin tohumları farklı veçheleriyle yer alır. Gramsci’nin hegemonyayı sivil toplumun her alanında farklı seviyelerde ve yoğunluklarda işleyen bir düşünsel ve toplumsal liderlik olarak tanımlaması, salt politik alana hapsetmemesi milliyetçiliğin toplumsal etki alanını anlamak ve mevcut milliyetçi hegemonyayı tarihselleştirerek anlamlandırmak açısında mühimdir. Milliyetçilik, rejimin rıza üretme potansiyeli olarak sivil toplumun her köşesine yerleştirdiği bir tohumdur, kimi zaman toprak altında dursa da uygun zamanda, ihtiyaç halinde yeşermek üzere zamanını ve sulanmasını bekler.

Türkiye’de siyasetin ana hattını belirleyen Kemalist devrimin karşısında yer alan, ideolojisi ve sistem dışılığı ile ‘karşı devrim’ olma potansiyeli taşıyan bir bloğun dönüp dolaşıp vardığı yerin Kemalist ideoloji ile üç aşağı beş yukarı aynı yere düşmesi, yine milliyetçi söyleme kendini endekslemesi elbette tesadüf değil. “Karşı devrimcilikten” pasif devrime giden süreçte AKP iktidarı tavizler vererek farklı toplumsal kesimleri kendisine eklemlemesine ve bu süreçte nispi kazanımlar elde etmesine rağmen bir noktada nüfuzunu ve ortak irade yaratma kapasitesini kaybetti. İşte bu noktada toplumsal ve tarihsel olarak en güçlü olan, beri durulması adeta mümkün olmayan milliyetçilik ile sentez, AKP’nin iktidarının korumasını sağladı. Böylece AKP, politik alanda azalan itibar ve desteğini, özellikle de yeni jenerasyonlara sunamadığı politik, ahlaki ve entelektüel liderliğini; halihazırda tohumları ekili olan bir milliyetçi hegemonya ile ikame etme yoluna gitti.

Türkiye’de yetişen bir çocuk eğitiminin ilk yıllarından itibaren milliyetçi doktrinle şöyle ya da böyle tanışmıştır. Rejimin entelektüellerinden öğrendiği yüksek kültürde, ulusal dilinde, milli edebiyatında, okulunda öğrendiği “doğru” düşünme biçimlerinde, milli ahlaki kodlarında, yer ve mekanla ilişkilenmesini, ben ve bizi kurmasını sağlayan milli tarih anlatısında milliyetçilik ideolojisinin tohumları farklı veçheleriyle yer alır.

AKP’nin siyasi ve kültürel liderliği elde etmek istediği, kitlesel seferberliğe dayandığı karşı devrimci moment; iktidara geldiği ve rejimle işbirliği içine girdiği, bununla birlikte rejimde nispi değişimler gerçekleştirebildiği bir pasif devrim momentine dönüşmüştür. Bu pasif devrim momenti nihayetinde, AKP’nin, eskiden karşısında yer aldığı kurucu ideolojinin kaynaklarından biri olan milliyetçi hegemonyaya sırtını dayadığı bir iktidar bloğuna dönüşmesine sebep olmuştur. İslamcılığın sunması beklenen yeni bir çeşit toplumsal birlik ya da ulus kavramının yarattığı karşıtlıklar içerisine sıkışmamış yeni bir sivil toplum inşası, AKP’nin yıldan yıla ivme kazanan millileşme süreci ile sular altına gömülmüş oldu. Çözüm sürecinin bitişinden, düzen içi muhalefetle ilişkilenme biçimine, Gezi olaylarından, 15 Temmuz’a kadar birçok örnek üzerinden okunabilecek olan yerli ve millileşme süreci, İslamcı karşı devrim hayalinin, muhafazakâr milliyetçi bir rejim tahkimine dönüşmesine sebep oldu. Gelinen noktanın milliyetçi hegemonyanın bir başarısı olduğunu, iktidardan ana muhalefete bütün düzen içi siyasetin makbul sınırlarını da milliyetçi hegemonyanın belirlediğini söylesek ileri gitmiş olmayız. Bugün milliyetçi hegemonyanın zemini oluşturduğu bir düzlemde giderek daha fazla sisteme entegre olan İslamcılık ya da AKP siyaseti ise günün sonunda “ne Kemalizm’den ileri gitmiş ne de Kemalizm’in gerisine düşmüştür.” [1]

[1] “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz Kemalizm’den geriye düşmeyiz.” Yalçın Küçük.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin