BURAK KALPAKLIOĞLU
14 Haziran’da başlayan ve 24 ülkenin milli takımlarının mücadele ettiği Avrupa Futbol Şampiyonası (Euro 2024) futbolseverleri pek tatmin etmedi. Özellikle son yıllarda futbol sahalarında oyunun iyice formüle döndüğü, bireysel yeteneklerin ve fark yaratan oyuncu sayısının azaldığı ve bu tarz oyuncuların yeteneklerinden faydalanıp onlara alan açmaktansa rakip takımın hata yapmasının bir taktik olarak benimsendiği bu dönemde Euro 2024 turnuvası da futbolun bu sıkıcı dönüşümünden nasibini aldı. Birkaç heyecanlı nefes kesen maç ve birkaç heyecan yaratan yetenekli oyuncu dışında maçlar genelde monoton savunma ağırlıklı oyun kurgularıyla geçti. Tabi hiç yıldız oyuncu da yok değildi özellikle birkaç genç yetenek turnuvaya damgasını vurdu diyebiliriz. İspanya Milli Takımından 16’lık yıldız adayı Lamine Yamal, 22’lik Nico Williams ve Türkiye Milli Takımından 19 yaşındaki Arda Güler turnuvadaki dikkat çeken genç yıldızların en önde gelenlerinden oldular. Umarız ki bu genç yıldızlar futbolun içine düştüğü bu girdaptan çıkmasına daha uzun yıllar katkıda bulunurlar.

Tabi Avrupa Futbol şampiyonası ve milli takımlar deyince ulus kimliklerini ve milliyetçilik meselesinden bahsetmeden olmaz. Futbol üzerine bugüne kadar yazılmış en dikkat çekici kitaplardan birisini yazmış olan Simon Kuper’in de dediği gibi “Futbolun Asla Sadece Futbol” olmadığını çok daha fazlası olduğunu bu turnuvada da görmüş olduk. Aslında turnuvanın büyüklüğüne oranla “sahalarda görmek istemediğimiz” çok fazla bir olayın yaşandığını söyleyemeyiz. Ancak yine de rakip milli takımın marşını ıslıklamak ya da rakip milli takımın taraftarların eğlendiği mekanları basmak gibi olaylar da yaşanmadı değil. Ancak turnuvayı sadece kötü olaylarla anmak da haksızlık olur. Taraftarların Almanya sokaklarında formalarıyla oluşturdukları rengarenk görüntüler, özellikle Hollandalı ve Türkiyeli taraftarların maç günlerinde tribünlerde ve sokaklardaki performansları ve genç yaşlı demeden tribünleri dolduran farklı milletlerden binlerce taraftarı bir ay boyunca izlemek futbolseverler açısından oldukça keyifliydi. Ancak futbol tabi bu güzelliklerle de sınırlı bir oyun değil. Futbol hayatın bir yansımasıdır diyebiliriz.
Çok farklı coğrafyalarda yeşil sahanın dışındaki siyasi, kültürel, etnik çatışmalar futbol sahalarına yansımış ve taraftarlar arasında da kendisine yer bulmuştur. Futbolun geniş kitleler üzerindeki bu etkisini otoriter-totaliter liderler de fark etmiş ve futbolu kitleleri kontrol ve disipline etmede de bir araç olarak kullanmışlardır. Özellikle iki dünya savaşı arası dönemde ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra futbol ile milliyetçilik arasındaki yakınlaşma ülkelerin milli takımları arasındaki karşılaşmalarda ortaya çıkmaya başlamıştı. Örneğin dünyada ve Avrupa’da milliyetçilik rüzgarının sert estiği dönemde Almanya ve İngiltere milli takımları 14 Mayıs 1938’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda karşı karşıya gelmişti. Bu karşılaşma öncesinde İngiliz devletinin emriyle İngiliz oyuncuların müsabaka öncesi Nazi selamı vermesi uzun dönem boyunca hafızalardan silinmemişti. Futbol 1900lü yıllarda öyle güçlü bir sosyal fenomen haline gelmişti ki iki devlet arasında savaş sebebi olmuştu. Daha öncesinde de ilişkileri gerilimli olan Honduras ile El Salvador Dünya Kupası elemelerinde karşı karşıya gelmiş kupa biletini El Salvador almış ve bu karşılaşma iki ülke arasındaki gerilimi daha da tırmandırmıştı. 1969’da iki ülke yüz saat süren bir savaşa girmiş ve 2.100 kişi hayatını kaybetmişti. İki ülke arasındaki bu savaş tarihe “Futbol Savaşı” olarak geçmişti.
Çok farklı coğrafyalarda yeşil sahanın dışındaki siyasi, kültürel, etnik çatışmalar futbol sahalarına yansımış ve taraftarlar arasında da kendisine yer bulmuştur. Futbolun geniş kitleler üzerindeki bu etkisini otoriter-totaliter liderler de fark etmiş ve futbolu kitleleri kontrol ve disipline etmede de bir araç olarak kullanmışlardır.
Bunlara ek olarak birçok farklı ülkede futbol kulüplerinin toplumdaki politik, etnik ve sınıfsal çatışmaların da bir yansıması ve sembolü olduğu söylenebilir. Bunların en bilinen ve en eski örneklerinden biri İspanya’da krallığı temsil eden Real Madrid ve Katalonya bölgesini temsil eden Barcelona kulüpleri arasındaki rekabet… İspanya’nın en önde gelen iki kulübünün karşılaştığı maçlar sadece iki futbol takımının karşılaşması değil aynı zamanda İspanya’nın başkentinin yani merkezi rejimi ile özerk Katalonya bölgesinin karşılaşmasıdır. İspanyol diktatör Franco’nun iktidarından beri bu iki kulübün karşılaşması oldukça politik bir anlama sahip ve bütün dünyadaki futbolseverlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. Barcelona taraftarları için stadyumları Nou Camp merkezi rejime muhalefet için bir imkân olmuştur. Franco’nun iktidarının üzerinden 49 yıl geçmesine rağmen, bugün Real Madrid ve Barcelona rekabeti hâlâ aynı politik anlamını korumaktadır.
İskoçya derbisi olan Glasgow Rangers ve Celtic kulüpleri arasındaki rekabet de oldukça eski ve ateşlidir. Protestanların kulübü olan Glasgow Rangers ve Katoliklerin kulübü olan Celtic arasındaki rekabet mezhep temellidir. 100 yıldan fazla bir geçmişe sahip olan bu rekabet öylesine ateşlidir ki, yakın zamana kadar iki kulüp birbirlerinden oyuncu transfer etmemişlerdir. Son zamanlarda bu gerilimin biraz daha azaldığı söylenebilirse de “Old Firm” olarak adlandırılan bu derbi taraftarlar ve kulüpler açısından diğer maçlardan çok daha önemlidir. Mezhepsel gerilimin yanında zengin Glasgow taraftarı ve çoğunluğunu işçi sınıfının oluşturduğu Celtic taraftarları arasında sınıfsal bir çatışmanın olduğunu da söyleyebiliriz. Bu karşılaşmalarda hâlâ yer yer Rangers taraftarlarının Celtic taraftarlarına hitaben “sizin hâlâ paranız yok” şarkısını söylerler. (Kuper, 2022, s.317)
Futbolun beşiği olan İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da ve özellikle Güney Amerika ülkelerinde benzer kimlik çatışmalarının futbola yansıdığı örnekleri çoğaltmak mümkün. Türkiye örnekliğine baktığımızda ise, futbol özellikle 80lerden bu yana batılılaşmaya çalışan bir ülkenin aynı zamanda batı ile hesaplaşmasının alanlarından birisidir. Özellikle Avrupa’da Türk kulüplerinin elde ettiği başarılar gazete manşetleri üzerinden okunduğunda Batılılaşma ile hesaplaşmanın birçok örneğine rastlanabilir. Örneğin 90lı yıllarda Galatasaray’ın Avrupa’da elde ettiği başarılar ve 2000 yılında UEFA kupasını kazanması ve Türkiye’ye ilk kez Avrupa’dan kupa gelmesi gazetelerde “Avrupa’nın Fethi” manşetleriyle okuyuculara duyurulmuştu. Burada Avrupa’nın fethedilen bir yer olarak sunulması Türkiye’nin batılılaşma geçmişine ilişkin oldukça manidardır. Yine Galatasaray örneğinden baktığımızda kulübün maçlarında “Avrupa Avrupa duy sesimizi, işte bu Cimbom’un ayak sesleri” tezahüratlarıyla taraftarlar takımlarına Avrupa maçlarında destek vermişlerdir, hâlâ da veriyorlar. Buradaki örnekleri diğer kulüplerin başarıları üzerinden çoğaltmak da mümkün. Dolayısıyla, diğer ülkelerdeki örnekler gibi Türkiye’de de kendi özel batılılaşma (ya da modernleşme) tarihi içerisinde futbol oldukça politik bir anlama sahip. Özellikle Avrupa Futbol Şampiyonası gibi Milli Takımın ülkeyi Avrupa’da temsil ettiği bir turnuva toplumun milli duygularındaki yoğunluğunda bir artışa da yol açtı. Bu duygu yoğunluğunun sadece Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek tabii ki de doğru olmaz, ancak şurası bir gerçek diğer spor organizasyonlarına kıyasla, futbol için uluslararası turnuvalarda toplumdaki milli duyguların ve milliyetçilik dozajının çok daha fazla arttığını söyleyebiliriz.
Bu turnuvada Merih Demiral’ın gol sevinci olarak bozkurt işareti yapması ve bunun üzerine iki maç ceza alması turnuvaya damga vurdu. Türkiye’de yaşanan haksızlık duygusu ve bunun üzerinden oluşan sosyal medya mobilizasyonu bu turnuvayı önceki turnuvalardan daha farklı kıldı. Futbol yine sadece futbol olarak kalmamış, futbol olmaktan çıkmış ve bir anda bizim hakkımızı yiyen çifte standart uygulayan Avrupa ile hesaplaşmamızın bir arenası haline dönüşmüştü.
Bu turnuvada Merih Demiral’ın gol sevinci olarak bozkurt işareti yapması ve bunun üzerine iki maç ceza alması turnuvaya damga vurdu. Türkiye’de yaşanan haksızlık duygusu ve bunun üzerinden oluşan sosyal medya mobilizasyonu bu turnuvayı önceki turnuvalardan daha farklı kıldı. Futbol yine sadece futbol olarak kalmamış, futbol olmaktan çıkmış ve bir anda bizim hakkımızı yiyen çifte standart uygulayan Avrupa ile hesaplaşmamızın bir arenası haline dönüşmüştü. Bu olay özelinde en ilginç olan nokta Merih Demiral’ın bozkurt selamının Türkiye’de çok geniş kesimler tarafından sahiplenilmesi ve bu olay üzerinden UEFA tarafından çok ciddi mağduriyete maruz kalındığı algısıydı. Bozkurt işaretinin Türkiye’de birleştirici bir sembol olmasından tutun, bunun tarihimizde yeri olan çok eski bir ifade olduğu yorumları dahi yapıldı. Bozkurt işaretinin bu kadar sahiplenilmiş olmasında futbolun yarattığı çekim gücünün etkisi yadsınamayacak bir gerçek sanırım. Türkiye’de yükselen milliyetçilik rüzgarının etkisi olsa dahi futbolun dışında hayatın başka bir alanında bu işaretin bu kadar geniş bir kitle tarafından hoşgörüyle karşılanması görülecek şey değildi. Dolayısıyla Merih Demiral örnekliğinde de futbol ve milliyetçilik ilişkisinin etkisinin ne kadar güçlü olduğunu görmüş olduk. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, futbol müsabakalarında siyasi sembollerin kullanılmasına karşı yaptırım uygulayan futbolun patronu UEFA’nın Çetnik selamı yapan Sırbistanlı futbolculara ve 2006 yılında attığı golden sonra Nazi selamı veren Lukas Podolski’ye ceza vermemesi örnekleri bu kurumun adalet terazisine ilişkin haklı bir güvensizlik ve öfkenin oluşmasına yol açtı.
Kaynaklar:
Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, İthaki Yayınları, İstanbul, 2022.





Bir Cevap Yazın