Neo-kolonyalizmin “Yeşil” Yüzü

SERHAT AKBAL

 “Toprak ve/veya davranışlar üzerindeki kontrol ilişkisi”[1] olarak ifade edebileceğimiz kolonyalizm/sömürgecilik, Batı merkezli tarihin başlangıç olarak işaret ettiği 15. yüzyılın çok daha öncesine dayanmaktadır. Başka topraklara yerleştirilen/yerleşen ancak Roma yurttaşı sayılmaya devam eden ve İmparatorluk ile ilişkilerini sürdüren Romalıları ifade etmek için kullanılan colonia (koloni) sözcüğü, Roma İmparatorluğu döneminden itibaren “sömürge” anlamında kullanılmıştır[2]. Bir coğrafyanın fethedilmesi ve kaynaklarının kazanç elde etmek amaçlı sömürülmesinin izlerini, Ermenistan’dan Atlantik’e kadar uzanan Roma’da; Ege, Marmara, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında Hellenlerde ve Doğu Avrupa’dan Asya’ya uzanan Moğollarda takip etmek mümkündür. İnsanlık tarihi boyunca izini sürebileceğimiz emperyalizmin daha dinamik ve aynı zamanda çok boyutlu bir yansıması olarak doğan “klasik” kolonyalizm ya da Batı sömürgeciliği ise 15. yüzyıldan itibaren Afrika’da, Asya’da, Avustralya’da ve Amerika’da politik, kültürel ve iktisadi sömürü yöntemleriyle var olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren kurumsallaşan ve kolonileştirilen bölgenin kaynaklarına, emek gücüne, piyasasına, kültürüne, dinine, diline ve çevresine müdahale edecek şekilde genişleyen sömürgeciliğin yeni bir form kazandığını söyleyebiliriz. Neo-kolonyalizm olarak ifade edilebilecek bu süreç, sömürge devlet ve koloni arasındaki ilişki biçiminin değişmesini ve sömürge devlet tarafından koloninin ekonomik, ideolojik ve kültürel yayılma alanı olarak kabul edilmesini kapsamaktadır.

Tarihsel olarak süregelen sömürü düzeni, sömürülen bölgedeki doğal kaynakların, üretimin, işgücünün, ham maddenin ve her türlü değerli madenin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kuzeye akması şeklinde gerçekleşmektedir. Ekonomik bağlamda kurulan kolonyal ilişkilere paralel olarak ekolojik sömürü de her daim ve çeşitli yöntemlerle kendini göstermektedir.

Nkrumah’ı takip ederek[3], günümüzde çıplak sömürgeciliğin kamufle şekilde dünyanın farklı coğrafyalarında -bilhassa Afrika’da- varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bağımsızlık mücadelelerinde, kıtada çeşitli ülkelerde ortaya çıkan etnik-kabileler arası çatışmalarda, ticaret ve kalkınma yardımlarında, insani yardım operasyonlarında, ekonomik yatırımlarda, tarımsal üretimde, bankacılık ve finans sisteminde, ekonomik ortaklık anlaşmalarında, dinî organizasyonların çalışmalarında ve daha pek çok alanda neo-kolonyalizmin devamlılığı izlenebilir. Uygulayanlar için sorumluluk doğurmayan bir güç ve buna maruz kalanlar için kontrolsüz bir sömürü sağlayan bu sistem, vahşi kapitalizmin kendini sürekli olarak yeniden üretebilmesinin zeminini yaratmaktadır.

Tarihsel olarak süregelen sömürü düzeni, sömürülen bölgedeki doğal kaynakların, üretimin, işgücünün, ham maddenin ve her türlü değerli madenin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kuzeye akması şeklinde gerçekleşmektedir [4]. Ekonomik bağlamda kurulan kolonyal ilişkilere paralel olarak ekolojik sömürü[5] de her daim ve çeşitli yöntemlerle kendini göstermektedir. Afrika kıtasında; toprak gaspları yoluyla yerli halkların mülksüzleştirilmesi ve yerinden edilmesi, millî parklar aracılığıyla bölge ekolojisi üzerinde uygulanan “koruma” politikaları, uluslararası şirketler tarafından yürütülen madencilik faaliyetleri, yüksek kâr sağlayan tarım ürünlerinin teşviki, ormansızlaştırma, alternatif enerji kaynağı arayışı ve yatırımları bu kapsamda sömürgeci güçler tarafından uygulanan yöntemlerden yalnızca bazılarıdır.

Kongo’da bir altın madeninde çalışan işçiler. [Kaynak: Finbarr O’Reilly/REUTERS]

Plantasyon

Ticari amaçla tek tip kâr payı yüksek tarım ürünü yetiştiriciliği şeklinde tanımlanabilecek plantasyonlar, sömürgeci güçler tarafından kolonyal dönemin başat uygulamalarından biri olmuştur. Kahve, şeker kamışı, pamuk, tütün, palmiye, pirinç, manyok, vanilya, kauçuk vs. ürünler kolonyal dönemde kıtalar arasında taşınarak o bölgenin besin ve üretim zincirine dahil edilmiştir. Yerli halka ait toprakların satın alınması, ormanlık alanların tahrip edilerek üretime açılması ve yerli halkın köleleştirilmesi şeklinde ilerleyen sistem neticesinde Afrika kıtası -günümüzde kıtanın en önemli tarımsal ürünlerinden olan- mısır, patates, domates, kakao, vanilya, papaya, yer fıstığı, kauçuk vs. ürünlerin ekilmesi ve buradan elde edilen zenginliğin Batı’ya aktarılması için kullanılmıştır. Benzer şekilde Amerika kıtasının pirinç, elma, muz, kahve, pamuk, şeker kamışı gibi ürünlerle tanışması da kıtadaki koloniler aracılığıyla olmuştur.

Plantasyonlara sadece ekonomik temelli bakmak yanlış ve eksik bir bakış açısı olacaktır zira doğrudan ve dolaylı olarak politik ve çevresel pek çok sonucu olmuştur. Örneğin; Afrika kıtasında mısır plantasyonlarının kurulmasını takiben, mısırdan elde edilen unun depolanabilir olması sayesinde merkezi devletlerin kurulması ve güçlenmesi[6], sömürgeci güçlerin kolonilerini sağlamlaştırması ve köle ticaretinin hızlanması gibi politik etkiler olmuştur. Benzer şekilde koloniler aracılığıyla Güney Amerika’dan dünyaya yayılan patatesin de özellikle Avrupa tarihinde politik ve ekonomik açıdan önemli bir konumu vardır.

1870 sonrası dönem, maden üretiminde sömürgecilerin Afrika ekonomisine tümüyle hâkim oldukları bir görünüm arz etmektedir. Madenciliğin beyazlar tarafından yürütüldüğü ve yerel ekonominin tümüyle kontrol edildiği bir dönemdir. 1935’e kadar Afrika’ya yönelen yabancı sermayenin büyük ölçüde madencilik sektörüne yatırım yaptığı, buradan elde edilen kârın yine madencilik sektörünü genişletmek üzere kıtaya döndüğü bir süreç yaşanmıştır.

Neo-kolonyal perspektifle baktığımızda, günümüzde Afrika’daki yaygın üretim şeklinin büyük plantasyonlardan küçük çiftliklere kaydığını söyleyebiliriz. Bunun temel nedeni, zorla çalıştırmanın ve köleliğin ortadan kalkmasıyla oluşan iş gücü açığı ve yerli halkların plantasyonda çalışmak istememesidir. Buna ek olarak, tarım teknolojilerindeki gelişmeler, küçük çiftliklerden ürün almanın maliyetinin daha düşük olması ve değişen ihtiyaçlar plantasyon kullanmadan ürün üretmeyi ve ihraç etmeyi kolaylaştırmaktadır. Ancak kolonyal süreçte kurulan plantasyon sistemi ve tek tip tarım ürününe bağlı ekonominin hâlâ bazı Afrika ülkeleri için geçerli olduğu söylenebilir.

Britanya koloni döneminde tütün plantasyonları kurulan Zimbabwe, bugün Çin, Hindistan, Brezilya, ABD ve Endonezya’nın ardından dünyanın en büyük 4. ve Afrika’nın en büyük tütün üreticisi konumundadır. Ülkede uzun zamandır GSYİH’nın ortalama %15’i tütünden elde edilmektedir ve kayıtlı işgücünün 1/3’üne denk gelen 3 milyondan fazla insan geçimini tütün tarımı aracılığıyla sağlamaktadır[7]. İngiliz sömürgecilerin 19. yüzyılın sonunda bölgeyi işgal etmesi ve ABD kolonilerinden elde edilen tütüne bağımlılığı kırmak için bu bölgede tütün plantasyonları kurmasının üzerinden yaklaşık 140 yıl geçti ancak Zimbabwe’nin tütün tarımına bağımlılığı devam etti(rildi).

Zimbabwe’de tütün plantasyonları aracılığıyla kurumsallaşan sömürgeciler, tütün arzını ve ticaretini kontrol etmek için Rhodesia Tobacco Association (daha sonra Zimbabwe Tobacco Association olacak) ve günümüzde de varlığı devam eden pek çok yapı kurdular. Zimbabwe’de 1980’e dek ucuz işgücüne ve beyaz kolonicilerin tekeline dayalı üretim sistemi, devrim sonrasında değişmiş ve devrim hükümeti tarafından adaletsiz toprak dağılımını düzenlemek amaçlı pek çok tarım reformu uygulanmıştır ancak bölgenin tütün üretimine olan bağımlılığı hiçbir zaman kırılamamıştır. Toprak reformları ve bağımsızlığın Batı’da yarattığı huzursuzluk neticesinde Zimbabwe yıllar süren ekonomik ve politik yaptırımlara maruz kalmıştır. Bu noktada önemli bir “partner” olarak devreye giren Çin, tütün endüstrisinin ayakta kalması için gereken desteği sağlamıştır.

Dünyanın en büyük tütün üreticisi olan Çin’in bölgedeki stratejik yatırımları ve Batı’nın “esirgediği” ekonomik destekleri sunması, neo-kolonyal ilişkilerin seyrinin değiştiğini ancak varlığının devam ettiğini göstermesi anlamında önemlidir. Dünya’nın en büyük tütün üreticisi konumundaki China National Tobacco Corporation aracılığıyla uygulanan sözleşme sistemi (çiftçilere kredi olarak tohum, gübre, gıda, iş gücü, yakacak ve para verilmesi ve karşılığında ürünlerin Çinli firmaya satılması yükümlülüğü) günümüzde Zimbabwe’de üretilen mahsulün %95’ini finanse eder duruma gelmiştir. Zimbabwe’de tütün kurutma sistemi elektrik, kömür ve oduna bağımlıdır. Diğerlerine göre daha ucuz olması sebebiyle odun tercih edilirken, bu durum ciddi oranda ormanların yok olmasına yol açmıştır. Her yıl ülkedeki ormansızlaşmanın yaklaşık %20’sinin bu nedenle olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, tütün tarımı ülkedeki ormansızlaşmaya ve buna bağlı olarak iklim değişikliğine de etki etmektedir.

Zimbabwe’de tütün üretimi ve tütün tarımına bağlı ekonomik yapı, meta üretimi etrafında dönen güç ilişkileri, küresel ihracat ve neo-kolonyal sistemin öncelikleri ve ihtiyaçları bağlamında okunmalıdır. Meta olarak tütün, Zimbabwe’de üreticileri/köylüleri kontrol etmek için sömürgeci güçler tarafından her daim araçsallaştırılmış ve üretim ilişkilerini yapılandırmada önemli bir konumda olmuştur.

Madencilik

Bilindiği üzere sömürgeciliğin temel amacı işgal edilen bölgedeki zenginlikleri elde etmektir. Bu bağlamda Afrika’da kolonyal dönemin yerleşik uygulamalarından birisi de sömürülen bölgedeki yeraltı kaynaklarının ucuz işgücü ya da köle emeği ile çıkartılarak Batı’ya aktarılmasıdır. Sömürgeci şirketler aracılığıyla işletilen bu sistem, dünyanın farklı bölgelerinde olduğu gibi Afrika’da da değerli taş ve minerallerin bulunduğu en ücra köşelere kadar uzanan bir görünüm sergilemektedir. Neo-kolonyal ilişkilerin günümüzde de devam ettiği Afrika’da pek çok yabancı şirket madencilik faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmekte ve yerli halkı emek ve kaynaklar yönünden sömürmektedir.

Sömürgecilik, en temelde “medeniyet” fikrine dayanmaktadır ve bu fikre göre doğa “vahşi” ve “ilkel”olanı temsil eder ve yönetilmeye/ korunmaya muhtaçtır. Dolayısıyla doğa, onu korumaya muktedir “medeni” beyazlar tarafından vahşi ve ilkel insanlardan da korunmalıdır.

Afrika kıtası, altın, bakır, elmas, boksit, lityum, petrol, kobalt, fosfat, platin grubu metaller, zirkonyum ve diğer değerli kaynaklar açısından dünyanın en zengin kıtasıdır. Dünya’daki maden rezervlerinin %30’unun Afrika kıtasında bulunduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca, Dünya’nın en büyük değerli metal rezervlerine sahiptir. Günümüzde Dünya’nın en büyük ikinci maden endüstrisi Afrika kıtasındadır ve kıtadaki pek çok ülke ekonomisi için maden arama ve üretimi çok önemli bir yer tutmaktadır. Pre-kolonyal dönemde de kıtada bazı bölgelerde madencilik yapılmaktaydı ve çıkartılan altın veya değerli taşlar takas yöntemiyle ya da tüccarlara satılmak üzere kıta içerisinde dolaşıma sokulmaktaydı. Bireysel ve geleneksel yöntemlerle (çoğunlukla elle) yapılan bu madencilik, kıtadaki zenginliği sömürmek üzere gelen güçlerin koloniler kurmasıyla birlikte tamamen değişti. Yeraltı kaynakları bakımından zengin bölgelerin öğrenilmesi ve kolonileştirilmesini takiben, sömürgeci güçler üretimi merkezileştirip makineleştirdi, mülkiyet ve işgücü kalıpları ırksal olarak keskin bir şekilde bölündü. Beyazların gözetmen ya da vasıflı işçi olarak çalıştığı, siyahların -bilhassa maden bölgelerine zorla getirilen köleler ya da yüksek kazanç vaadiyle kandırılan göçmenler- ise kazıcı olarak çok zor şartlarda çalıştığı bir sistem inşa edildi. 1871’in sonunda Kimberley’de[8] (Güney Afrika’da 210.000 nüfuslu bir şehir) geniş bir alana yayılmış çok uluslu maden kampında yaklaşık 50.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.

1870 sonrası dönem, maden üretiminde sömürgecilerin Afrika ekonomisine tümüyle hâkim oldukları bir görünüm arz etmektedir [9]. Madenciliğin beyazlar tarafından yürütüldüğü ve yerel ekonominin tümüyle kontrol edildiği bir dönemdir. 1935’e kadar Afrika’ya yönelen yabancı sermayenin büyük ölçüde madencilik sektörüne yatırım yaptığı, buradan elde edilen kârın yine madencilik sektörünü genişletmek üzere kıtaya döndüğü bir süreç yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sömürgeciler kolonilerdeki stratejilerini değiştirmiş ve savaş sonrası kalkınma sürecinin bir parçası olarak koloni madenciliğini görmüşlerdir ve daha müdahaleci politikalar benimsemişlerdir.

Afrika kıtasında bağımsızlık mücadeleleri sonrasında kurulan ulus-devletler de kalkınma sürecinde madenciliğin önemli bir işlevi olacağı düşünmüşse de bu sektördeki kaynaklar Batı tarafından sömürülmeye devam etmiştir. Günümüzde, Afrika’daki 54 ülkeden 24’ü ihracat gelirlerinin %75’inden fazlasını madencilik ve minerallerden elde etmektedir. Maden rantına olan bu yüksek bağımlılık, Afrika’da arzu edilen kalkınmaya ve sürdürülebilir ekonomik büyümeye dönüşmemiştir. Öte yandan, Afrikalı liderler çoğunlukla sömürgecilerin elinde “araç” olarak kalmış ve madencilik temelli ekonomi yoluyla neo-kolonyal hakimiyeti -farkında olmadan- kolaylaştırmışlardır. Aynı liderler, vatandaşlara yönelik sonuçları ne olursa olsun, ikili maden bazlı kalkınma anlaşmalarını sürdürmüşlerdir. 1980 sonrasında, uluslararası finans kuruluşları (özellikle Dünya Bankası ve IMF), Afrikalı devletlere madenleri elden çıkarmaları ve yabancı yatırımcıları çekmek için ‘elverişli bir ortam’ sağlamaya odaklanmaları yönünde tavsiyeler (ve bunun için ekonomik teşvikler) vermiştir. Bu sayede devlet kontrolünde olan madenler de yabancı sermayeye altın tepside sunulmuş ve neo-kolonyal sömürü ilişkileri varlığını güçlendirmiştir. Afrika hükümetlerinin mevcut madencilik modelini tersine çevirmek için 2009’da hayata geçirdiği Afrika Madencilik Vizyonu (Africa Mining Vision) da henüz istenen başarıya ulaşamamıştır[10].

Günümüzde madencilik endüstrisinde devam eden sömürü ilişkilerinin önemli bir kısmı şüphesiz Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DRC) gerçekleşmektedir. Başta bakır, kobalt, altın, koltan ve elmas olmak üzere kıymetli madenler bakımından oldukça zengin olan ülkede, kaynakların işletilmesi ve tedariki pek çok uluslararası şirket tarafından yapılmaktadır. Elektrikli araçlar ve akıllı telefonlar da dahil olmak üzere geniş bir ürün yelpazesine güç veren lityum-iyon pillerin üretiminde kilit bir unsur olan kobalt, bu ülkedeki zengin kobalt kaynaklarının değerini her gün arttırmaktadır. Buna paralel, ülkedeki endüstriyel ölçekli kobalt ve bakır madenlerinin günden güne genişletilmesi, tüm toplulukların zorla tahliye edilmesine, çocuk işçiliğine, cinsel saldırılara, kundaklamalara ve ağır insan hakları ihlallerine yol açmaktadır [11].

Dünyadaki kobalt madenciliğinin %70’inden fazlası burada gerçekleşmektedir ve bu endüstrinin yaklaşık %80’i başta Çinliler olmak üzere yabancı sermaye tarafından yönetilmektedir. Zengin yer altı kaynaklarına rağmen, ülke halkı bu kaynaklardan elde edilen zenginliğe sahip değildir. Demokratik Kongo’da küçük ölçekli madencilik, ülkedeki üretimin %20’sini karşılamaktadır ve başta çocuklar olmak üzere her yaştan insanı ağır koşullar altında çalışmaya mecbur bırakmaktadır. Kobalt madenciliği yapan 255.000 Kongolunun 40.000’i çocuktur ve ülkedeki küçük ölçekli madencilik günde 2 dolardan daha az kazandırmaktadır[12]. 2023 yılında ülkenin maden pazarı yaklaşık 130 milyar dolar değerine ulaşmıştır ve 2030 yılına kadar 200 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. Öte yandan ülkeye her yıl madencilik sektörü için yaklaşık 2 milyar dolar doğrudan yabancı yatırımı gelmektedir. Aynı anda hem dünyanın en fakiri hem de en zengini olan ülke halkının %62’si (60 milyon insan) günde 2,15 dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır.  BM İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde (2023) 192 ülke arasında 180. sırada yer almaktadır. Nüfusun dörtte üçü yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır ve çocuk ölümlerinde en kötü 11. ülke konumundadır.

Kolonyal dönemde sömürgeci devletin doğrudan yönettiği koruma alanları, günümüzde Afrikalı devletlerle çok yakın çalışan STK’lar, şirketler ve ağlar aracılığıyla yönetilmektedir. “Koruma endüstrisi” millî parklara yaptıkları finansman desteğiyle ve hükümetlerle imzaladıkları anlaşmalarla görünmez olmayı başarmakta ve hiçbir sorumluluğu üzerlerine almamaktadır. Koruma alanlarında imtiyaz kazanmak ve bu imtiyazları kâr sağlayan iş modellerine dönüştürmek ana amaçtır.

2022 yılında Çin, dünyadaki rafine kobaltın %76’sını üretti ve bu üretimin büyük bir bölümü, Demokratik Kongo’daki 19 kobalt madeninden 15’ine sahip olan Chengtun Mining, China Molybdenum, CMOC, Wanbao ve Jinchuan gibi Çinli firmalar tarafından yapıldı. Çinliler tarafından çıkartılan rafine kobalt, lityum-iyon pil üretiminde kullanılmaktadır ve büyük ölçüde Çin’de CATL ve BYD; Güney Kore’de LG Energy Solution, Samsung ve SK Innovation; Japonya’da Panasonic gibi firmalara satılmaktadır. Bu 6 firma, 2021 yılında dünyadaki lityum-iyon şarj edilebilir pillerin %86’sını üretmiştir ve Çinli CATL tek başına küresel payın 1/3’üne sahiptir. Özellikle elektrikli araç ve akıllı telefon sektörü için önemli bir maden olan kobalt, bu sektörlerin büyümesine paralel daha değerli hale gelmektedir. 

2010’da dünyada toplam 17.000 elektrikli araç varken yalnızca 2023 yılında yaklaşık 14 milyon elektrikli araç satışının gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Paris Anlaşması kapsamında karbon emisyonu hedeflerine ulaşabilmek için 2030 yılına kadar en az 100 milyon elektrikli aracın kullanımda olması hedeflenmektedir. Ek olarak, COP26’da 24 ülke tarafından 2040 yılına kadar gazla çalışan araçların satışının tamamen kaldırılacağına dair taahhüt verilmiştir. Dolayısıyla yakın gelecekte “temiz” ve “yeşil” enerji için milyonlarca ton kobalta ihtiyaç duyulacak ve bu talebi karşılamak için yüz binlerce Kongolu kadın, erkek ve çocuk tehlikeli madenlere ve çukurlara inmeye devam edecek. İklim değişikliğine kapı aralayan sanayileşme sürecine hiçbir katkısı bulunmamasına rağmen iklim değişikliğinin ağır bedelini ödemek zorunda kalan Demokratik Kongo gibi ülkeler, iklim değişikliği ile “mücadele” adı altında yine en ağır bedelleri ödemeye mahkûm edilmektedirler. İşte emperyalizmin iki yüzlülüğü burada saklıdır.

Yıllarda sömürülen doğal kaynaklar, hâlâ bir yatırım alanı olarak işlev görmeye devam etmekte ve neo-kolonyalistlerin iştahını kabartmaktadır[13]. Örneğin; dünyanın en büyük madencilik grubu olan BHP Billiton, Avustralya’daki yaklaşık 40 milyar dolarlık projesini yüksek maliyetler nedeniyle iptal etmiş ve yönünü Afrika’ya çevirmiştir. Şu anda 200’den fazla Avustralyalı şirket 37 Afrika ülkesinde 650’den fazla proje yürütmektedir. Özellikle Çin ve Hindistan, kıtanın metal ve mineral sektörüne yönelik yatırımlarını sürekli artırmaktadır. Bu emperyalist yarışta Türkiye de geri kalmamak adına Koç, Cengiz, MNG, Kalyon Holding gibi birçok şirketi aracılığıyla altın ve değerli madenler için Afrika’ya hücum etmektedir[14].

Millî Parklar ve Koruma Alanları

İlk bakışta, doğal yaşamın korunması amacıyla bazı bölgelerin kontrol altına alınması şeklinde masum bir amaç taşıdığı düşünülen millî park ve koruma alanları uygulaması, kolonyal tarihte sömürgeci güç açısından pek çok işleve sahip önemli bir enstrüman olmuştur. Neo-kolonyal bağlamda da bu sömürü ilişkisi millî parklar ve koruma alanları üzerinden kendini yeniden üretmektedir.

Sömürgecilik, en temelde “medeniyet” fikrine dayanmaktadır ve bu fikre göre doğa “vahşi” ve “ilkel” olanı temsil eder ve yönetilmeye/korunmaya muhtaçtır. Dolayısıyla doğa, onu korumaya muktedir “medeni” beyazlar tarafından vahşi ve ilkel insanlardan da korunmalıdır. Bu düşünce, kolonyal dönemde dünyanın pek çok bölgesinde oluşturulan millî park ve koruma alanlarında yoğun şekilde karşılık bulmuştur ancak benzer uygulamaların izini tarihte sürmek mümkündür. Örneğin; 13. yüzyılda Moğolistan’da Kerait halkının kralı tarafından Bogd Han Dağı kutsal bir yer olarak görülmüş ve dağda avlanmak ve ateş yakmak yasaklanmıştır. Dağ koruma altına alınmıştır ve muhafızlar görevlendirilerek bölge sürekli denetlenmiştir. Tarihte çeşitli saiklerle bazı bölgelerin koruma altına alındığı örnekler mevcuttur ancak bunun sistematik bir sömürü aracı olarak kullanılmaya başlanması 19. yüzyıl sonlarına denk gelmektedir. Çünkü bir bölgeyi koruma altına alarak “kurtarmak”, doğanın kime ait olduğunu göstermek ve hiyerarşiyi vurgulamak için bir mesaj olarak görülmüştür.

Kolonyal dönemde 1872’de Yellowstone National Park (ABD) ile başlatılan uygulama, bu yazının kaleme alındığı sırada toplam 250.000 koruma alanına erişmiştir. Yani 2024 itibariyle küresel kara kütlesinin neredeyse %17’si ve küresel su kütlesinin %10’u resmî olarak bir dereceye kadar koruma altındadır[15]. İklim değişikliği tartışmaları bağlamında 2030 yılına dek karaların, tatlı suların ve okyanusların %30’unun koruma altına alınması hedeflenmektedir[16]. Nitekim iklim değişikliği ile mücadele için ortaya konan bu hedefler, neo-kolonyal müdahale yöntemlerinden biri olarak işlev görmektedir. 

1919 yılında ABD gezisinde Yellowstone, Yosemite ve Grand Canyon millî parklarını ziyaret eden Belçika kralı I. Albert, Afrika’daki Belçika kolonisinde benzer bir park oluşturmak istemiş ve 1925 yılında adının verildiği Albert National Park (1969’dan beri Virunga National Park olarak biliniyor) kurulmuştur. Bu park, yıllardır devam eden uygulamanın Afrika’daki öncüsü olmuştur. İlk kurulduğu dönem için parkta daha çok “bilimsel” çalışmaların yürütülmesi için katı bir politika izlenmiştir, turistik amaçlar ise daha sonra eklemlenmiştir. Park için binlerce yerli bölgeden zorla çıkartılmış ve yalnızca birkaç yüz kişilik grup (Pigmeler) parkın “vahşi” yaşam görüntüsüne katkı sunan birer dekor olarak bölgede bırakılmıştır. Doğal yaşam deneyimi, avcılık, bilimsel araştırma ve koleksiyonculuk gibi çeşitli amaçlar için doğal bir laboratuvar olarak kurulmuş bu millî park, zengin Avrupalıların oyun alanı olmanın yanı sıra Afrika’da toprağın en “masum” işgal biçimi olarak karşılık bulmuştur.

Albert National Park’ın kurulmasından bir yıl sonra, 1926 yılında Güney Afrika’da bir başka büyük ulusal park kuruldu: Kruger National Park. Bu parkın kurulmasının arkasındaki kilit isim, İskoçyalı bir toprak sahibi ve bir asker olan, aynı zamanda parkın ilk müdürü olarak görev yapan James Stevenson-Hamilton’dı. Millî park, Güney Afrika’da beyaz milliyetçi birliği güçlendirmek için etkili bir yol olarak gören beyaz hükümet tarafından kuruldu ve Albert National Park’ın aksine, kuruluşundan itibaren bir turizm kaynağı olmayı hedeflemiştir ve bilimsel araştırmalara kaynaklık etmek gibi amaçlar gütmemiştir. Millî parka, o dönemde Güney Afrika Devlet Başkanı olan Afrikaner milliyetçi Paul Kruger’in adı verilmiştir. Böylece, erken dönem yaban hayatı korumanın ardındaki sömürgeci düşüncenin uygun bir örneği olarak, Afrika’nın ilk büyük millî parklarının her ikisi de beyaz adamların adını almıştır. Zira kıtadaki diğer millî park isimlendirmeleri de sömürgecilerin güç ve arzularını sembolize etmek için kullanılmıştır. Örneğin, Kazinga National Park’ın adı 1954 yılında Kraliçe 2. Elizabeth’in sömürge Uganda’ya yaptığı ziyaretin anısına Queen Elizabeth National Park olarak değiştirilmiştir. Millî park isimleri, yerel halkların tarihlerinin ve hafızalarının silinmesine yönelik bir araç olarak hizmet etmiştir[17].

Millî parklar sadece sömürgeciliğin bir ürünü değil, aynı zamanda sömürgeciliği kurumsallaştıran adımlardan birisidir. Doğal zenginlikleri koruma ve sorumlusu olma iddiası, Batılıların gözünde meşruiyet kazandıran bir girişim olmuştur. Öte yandan bu parklar, Afrika’yı İncil’deki “cennet bahçesi” olarak tasvir eden sömürgeci toplumun kimlik mitinin bir ürünüdür [18].

Bugün Afrika’da doğal koruma alanları ve millî parklar üzerinden neo-kolonyal ilişkiler devam etmektedir. Zengin beyaz turistler lüks otellerde konaklayarak atalarından miras millî parklarda hayvanları vurma (silah veya kameralarla) işini yasal olarak sürdürüyorlar[19]. Yerli halklar ise geçimini sürdürmek üzere avlandığında kaçak avcı olarak nitelendirilerek kriminalize edilmekte ve cezaî yaptırıma tabi tutulmaktadır. Milli parkların beyazlar için eğlence alanı fonksiyonu devam ederken, yerli halkların dışlanma pratiği de aynı şekilde sürdürülmektedir. İnsandan arındırılmış doğal alanlar turistlere sunulurken, sınırlı sayıda yerliye doğal alanların güvenliğinin sağlanması için iş imkânı verilmektedir. Silahlı korucularla ve çitlerle korunan parklarda turistlerin güvenle doğayı keşfetmesi sağlanmaktadır. El değmemiş doğa görüntüsü eko-turizm için bir deneyim olarak pazarlanırken, arazinin asıl sahibi yerli halklara ise hediyelik eşyalarıyla ve dans gösterileriyle vahşi yaşam resmini tamamlama görevi düşmektedir.

Kolonyal dönemde sömürgeci devletin doğrudan yönettiği koruma alanları, günümüzde Afrikalı devletlerle çok yakın çalışan STK’lar, şirketler ve ağlar aracılığıyla yönetilmektedir. “Koruma endüstrisi” millî parklara yaptıkları finansman desteğiyle ve hükümetlerle imzaladıkları anlaşmalarla görünmez olmayı başarmakta ve hiçbir sorumluluğu üzerlerine almamaktadır. Koruma alanlarında imtiyaz kazanmak ve bu imtiyazları kâr sağlayan iş modellerine dönüştürmek ana amaçtır. Afrika’da 12 ülkede 22 millî park ve koruma alanını yöneten African Parks Network buna örnektir. Güney Afrika’daki apartheid rejimiyle iş yapan bir enerji holdinginin CEO’su olan Hollandalı milyarder Paul Fentener van Vlissingen tarafından bir vakıf olarak 2000 yılında kurulan yapı, apartheid rejimi sırasındaki faaliyetleriyle lekelenen imajını düzeltmek için 2005 yılında statü değiştirmiş ve “kâr amacı gütmeyen koruma kuruluşu” olarak çalışmalarına devam etmiştir. Günümüzde bu ağ, İtalya’nın yarısı büyüklüğünde (14,7 milyon hektar) bir alanı kontrol etmektedir ve 2030 yılına kadar 30 millî parkı yönetme hedefleri vardır[20]. Faaliyet gösterdiği bölgelerde insanlarla “sosyo-ekonomik dönüşüm” temalı projeler yürütmek, sağlık hizmetleri sunmak, eğitime devam eden çocuklara burs vermek ve yerel toplantılar düzenlemek gibi aslında -yazılı olan- kuruluş amacına denk düşmeyen ancak halkta ve Batı’da sempati oluşturacak çalışmalar yürütmektedir.

Yukarıda bahsi geçen ve Afrika’nın ilk millî parkı olan Virunga National Park da benzer bir durumdadır. Park, devlete bağlı bir kuruluş ile birlikte Virunga Foundation tarafından yönetilmektedir. Londra merkezli olarak kurulmuş ve Avrupa Birliği tarafından fonlanan bu kuruluş, 2040 yılına kadar sürecek kamu-özel sektör ortaklığının bir parçasıdır ve bölgede yaşanan pek çok kriminal olayın sorumlusu olarak görülmektedir. Bu ortaklık yalnızca millî parkın yönetimiyle sınırlı değildir. Bölgede yer alan nehirler üzerinden hidroelektrik santralleri aracılığıyla park içinde ve çevresinde yaşayan yerlilere elektrik satmak ve yeni elektrik üretim santralleri kurmak gibi faaliyetleri de vardır. Vakıf hakkında yerli halkın mülksüzleştirilmesine yol açtığına dair pek çok suçlama vardır [21].

Bugün dünyada en çok bilinen çevre kuruluşlarından biri olan World Wide Fund (WWF) da benzer bir konumdadır. Sadece Afrika’da değil, dünyanın farklı bölgelerinde kolonyal mirası sürdürdüğü gerekçesiyle eleştirilen ve buna karşı “bağımsız” bir inceleme[22] yaptırarak masumiyetini ispat etmeye çalışan WWF, neo-kolonyal ilişkilerin devam ettiği bölgelerde Batı’dakinin tam tersi bir imaja sahiptir. WWF’ye yöneltilen suçlamaların başında, kaçak avcılık gerekçesiyle yerlilere işkence edilmesi ve öldürülmesi; paramiliter güçlere silah ve mühimmat sağlanması; yerlilerin mülksüzleştirilmesi ve topraklarına el konulması; kirleten endüstri (polluting industry) ile işbirliği yapması, onlardan fon alması ve onları meşrulaştırması gelmektedir[23]

Sonuç yerine

Dünya tarihi, topluluklar arasındaki güç ilişkilerinin birinin lehine ve diğerinin aleyhine olduğu durumlarla ortaya çıkan tahakküm biçimlerini gösteren örneklerle doludur. Fiili olarak sömürgecilik dönemi sona ermiş olabilir ancak yeni sömürgecilik biçimlerinin ortaya çıktığı ve sömürü ilişkilerinin üstü örtük olarak devam ettiği gerçeği yadsınamaz. Son yıllarda dillerden düşmeyen iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma, yeşil enerji gibi kavramlar, Afrika’da ve dünyanın çeşitli bölgelerinde kolonyal geçmişe sahip ülkelerde bu sömürü ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanılmaktadır. Bu konu üzerine geniş bir literatür ve aktivizm olmasına rağmen emperyalizm, kendini gizlemeyi başarmakta ve yeni formlarıyla yoksul halkları sömürmeye devam etmektedir. Bu yazıda çevre ve doğal kaynaklar üzerindeki sistematik sömürü ilişkisinin çok küçük bir kısmı bazı sektörler ve örnekler üzerinden sunulmaya çalışılmıştır.


[1] Ronald Horvath, J., “A Definition of Colonialism”, Current Anthropology. 13 (1): 45-57 , 1972.

[2] Ania Loomba, Kolonyalizm/Postkolonyalizm (çev. Mehmet Küçük), Ayrıntı Yayınları, 2000, İstanbul.

[3] Kwame Nkrumah, Neo-Colonialism: The Highest Stage of Imperialism, Heinemann, 1965, London.

[4] A. W. Crosby Jr, The Columbian Exchange: Biological and Cultural Consequences of 1492, Praeger Publishers, 2003, Westport. 

[5] Konu hakkında daha detaylı bir okuma için: A. Agarwal, A. & S. Narain, “Global Warming in an Unequal World: A case of Environmental Colonialism”, Handbook of climate change and India: 81-88, Routledge, 2012.

[6] Bkz. Asante, Dahomey ve Oyo İmparatorlukları. Konu hakkında daha detaylı bir okuma için:

J. McCann, “Maize and Grace: History, Corn, and Africa’s New Landscapes”, 1500-1999, Comparative Studies in Society and History, 43(2): 246–272, 2001.

J. Koputhi, “Food is power”, https://africasacountry.com/2020/04/food-is-power, 2023.

C. L. Johannessen, & J. L. Sorenson, World trade and biological exchanges before 1492, iUniverse, 2009.

[7] Konu hakkında daha detaylı bir okuma için:

E. Doro & S.  Swart, “Beyond Agency: “The African Peasantry, the State, and Tobacco in Southern Rhodesia (Colonial Zimbabwe)”, 1900–80”, The Journal of African History63(1): 55–74, 2022.

[8] İnsan eliyle kazılmış olan dünyanın en büyük madeni (the big hole) burada bulunmaktadır. Afrika kolonyal madencilik tarihi için önemli bir yeri vardır. 1871 yılında açılan 463 metre genişliğe 240 metre derinliğe sahip maden, 1914 yılında kapatılmıştır.

[9] The Northern Miner, “Mining history: African mining on the eve of the colonial period”. https://www.northernminer.com/news/mining-history-african-mining-on-the-eve-of-the-colonial-period/1000779709/, (10.03.2024).

[10] Atta-Quayson Alhassan,. “Africa Strives to Move from Neo-colonial Mining Mode”. Third World Resurgence. 278: 19-20, 2013.

[11] Amnesty International, “Powering Change or Business as Usual?”, https://www.amnesty.org/en/latest/news/2023/09/drc-cobalt-and-copper-mining-for-batteries-leading-to-human-rights-abuses/, (12.03.2024).

[12] M. Fabiola Lawson, “The DRC Mining Industry: Child Labor and Formalization of Small-Scale Mining”, https://www.wilsoncenter.org/blog-post/drc-mining-industry-child-labor-and-formalization-small-scale-mining, (12.03.2024), 2021.

[13] Konu hakkında daha detaylı bir okuma için: S. Kara, Cobalt Red: How the Blood of the Congo Powers our Lives, St. Martin’s Press, 2023.

[14] Bir yatırım fırsatı olarak görülen emperyalist madencilik, reklamlara ve haberlere konu olmaktadır ve “yatırımcılar” Afrika’ya davet edilmektedir. Türkiye’den örnek iki haber için bkz. https://madencilikturkiye.com/afrikada-altin-madenciligi-yatirim-firsati-sizi-bekliyor/, (12.03.2024). https://www.aa.com.tr/tr/yukselen-afrika/maden-cenneti-guney-afrika/854552, (12.03.2024).

[15] International Union for the Conservation of Nature and Natural Resources (IUCN), https://www.iucn.org/our-work/region/asia/our-work/protected-and-conserved-areas, (13.03.2024), 2024.

[16] Conservation Corridor. “What is 30×30?”. https://conservationcorridor.org/what-is-30×30/, (13.03.2024).

[17] K. Legun, & J. C. Keller & M. Carolan & M. M. Bell (ed.), The Cambridge Handbook of Environmental Sociology: Volume 2, Cambridge University Press, 2020. 

[18] R. P. Neumann, Imposing Wilderness: Struggles over Livelihood and Nature Preservation in Africa, University of California Press, 1998, Berkeley.

[19] World Rainforest Movement, “Conservation Concessions as Neo-Colonization: The African Parks Network”, https://www.wrm.org.uy/bulletin-articles/conservation-concessions-as-neo-colonization-the-african-parks-network, (14.03.2024), 2022.

[20] African Parks, “Our Story”, https://www.africanparks.org/about-us/our-story, (14.03.2024).

[21] Zahra Moloo, “Militarised Conservation Threatens DRC’s Indigenous People – Part 1”,

https://www.ipsnews.net/2016/09/militarised-conservation-threatens-drcs-indigenous-people-part-1/, (14.03.2024), 2016.

[22] World Wild Fund, “Embedding Human Rights in Conservation”, https://www.worldwildlife.org/pages/embedding-human-rights-in-conservation, (14.03.2024).

[23] WWF tarafından işlenen suçları ifşa etmek için kurulmuş bir oluşum için bkz. https://www.wtfwwf.org/

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin