Saramago’nun Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler’i Üzerine

BEDRİ SOYLU

Tamamlanmamış bir roman için kitap kritiği yazısı bir açıdan kolay, çünkü kitaptaki tamamlanmamışlık kritik yazarına, kitap yazarının bıraktığı boşluk üzerine serbest konuşma alanı açıyor. Bir açıdan da zor, zira kehanet yanlışlanması en kolay bilgi ve kehanetlerin bu zayıflığı kitap yazarının bıraktığı boşluğu doldururken dikkatli olmayı gerektiriyor.

Ekşi Sözlük’te Saramago için “edebiyatın tanrısı” diyen bir entry’ye denk gelmiştim. Bence bu hak verilesi bir tespit. Çünkü Saramago kutsal kabul edilenleri karşısına alırken ve hatta yazım kalıplarını da cüretkarca hiçe sayarak, gerçek sorunları edebiyatla tartışabilen bir yazar. Bunu onun kadar başarılı yapabilen çok yazar yok.

Bu kritik yazısında Saramago’nun bitiremediği son romanı üzerine yazacağım, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler üzerine…

Saramago büyük tartışma yaratan Kabil’in ardında yeni bir kitap yazmaya karar verdiğinde bunu notlarında şöyle ifade eder: “Nihayet yeni bir kitap yazabileceğim.” Tamamlayamadığı bu son kitabı için eskiden beri kafasına takılan bir soruya odaklanır. “Silah fabrikalarında neden grev olmaz?” sorusudur bu. Notlarında ayrıca özellikle İspanya iç savaşı sırasında ölümlere engel olan silah sabotajlarından bahseder. Fabrikalarda üretilen bazı bombalar ve silahlar işçiler tarafından bilerek işlevsiz şekilde imal edilmiştir. Bazı silahların içinde işçilerin işçi sınıfına kendi dillerinde gönderdiği notlar da yer alır. 

1.Dünya Savaşı’nın iki önemli tarafı olan Fransa’da ve Almanya’da işçiler gayet örgütlüydüler, ayrıca güçlü sendikal yapılara da sahiptiler. Birbirleriyle asla savaşmayacakları düşünülen, savaşmayı geçelim devrimler beklenen bu iki ülkenin emekçi halkları büyük bir savaşın kurbanı oldular. Savaştan önce ve sonra ise savaşa cephe alan politik önderler hedefteydi.

Yazarın odağına giren bu “detay” neden çok önemli?

Marksist yazın işçi sınıfı ile enternasyonal olmayı eşgüdümlü değerlendirir, doğru olanı da budur. İşçi olmak ve enternasyonal olmak asla birbirinden ayrı düşünülmez. Başka halkların acıları işçi sınıfının meselesidir. Bu tutum işçi sınıfının kapitalizme karşı siyasal özne olabilmesinin olmazsa olmazıdır. Ancak özellikle ulusal burjuvaların emperyalizm ile yayılma arzuları bu biraradalığı tek cümle içinde kurmayı neredeyse imkânsızlaştırdı. Dilleri ve kültürleri farklı bile olsa, birbirlerinden çok onları sömüren yapılarla mücadele etmek gibi rasyonel hedeflere rağmen, Avrupa uluslarının işçileri hem cephede birbirleriyle savaştılar hem de birbirlerine karşı silahlar ürettiler. Modern zamanlarda silah fabrikalarında hiç grev yaşanmamasını işçi sınıfının enternasyonal bağının kırılmasıyla çok ilişkili bir durum olarak söyleyebiliriz. Hâlâ birçok ülkede “stratejik öneme sahip” sektörlerde grev yapmak yasalarla engellenmiştir. Silah sanayi bir “ulusal güvenlik” konusu olarak öne sürüldüğünden grev yapmak bu sektörde söz konusu değildir.

1.Dünya Savaşı’nın iki önemli tarafı olan Fransa’da ve Almanya’da işçiler gayet örgütlüydüler, ayrıca güçlü sendikal yapılara da sahiptiler. Birbirleriyle asla savaşmayacakları düşünülen, savaşmayı geçelim devrimler beklenen bu iki ülkenin emekçi halkları büyük bir savaşın kurbanı oldular. Savaştan önce ve sonra ise savaşa cephe alan politik önderler hedefteydi. Fransa’da 20. yüzyıl başında sosyalistleri birleştiren ve ufukta görünen savaşa karşı barışı ısrarla savunan Jean Jaures Temmuz 1914’te deli olduğu söylenen bir şoven tarafından katledildi. Jaures barış için etkili nutuklar atardı. Katledilmesinin arkasında savaşı arzulayanların parmağı olduğunu kanıtlayamayız belki ama bugünden bakınca buna eminiz. Almanya’da ise başka bir görüntüyle karşılaşıyoruz. 1. Dünya Savaşı’na verdiği destek yüzünden Kautsky “hain”leşti. Ancak savaştan sonra “savaşa hayır” diyen cephede yer almış olan Liebknecht ve Luksemburg katledilmiş olmalarına rağmen önderliklerini koruyorlar. Üstelik arzuladıkları Alman Devrimi yenilmişken. 

Bugün hâlâ bu insanları güzel anıyorsak biraz da savaşa hayır diyen ve enternasyonalizme sadık olan işçilerin barış sesini yükselten insanlar olmalarından kaynaklanıyor. Ancak milenyum çağında artık bu soru neredeyse sorulmaz bir şekilde duruyor. Yalnızlaşan ve güvencesizleştirilen işçi sınıfına mensup insanlar olarak sadece savunma sanayinde değil birçok çalışma alanında grev yapamaz hale gelmiş durumdayız. Savaş siyasetlerinin koltuk değneği gibi sermaye düzeninin beslediği bir zamanda silah sanayinde çalışan işçilerin sesleri artık hiç çıkmıyor. Silahlar halkları öldürmeye ve sermayenin kasasını doldurmaya devam ediyor.

***

Saramago notlarında net şekilde vurgulamasa da kitabı yazdıran ikinci muharrik de şu: Grev yapamayan ancak savaşa hayır derken sınıfına da sadık olan işçiler, engelleyemedikleri savaşlarda nasıl hareket ederler? Yazarın tam olarak nereden okuduğunu hatırlamadığını belirttiği patlamayan bomba detayı şöyledir: “En sık sözü geçen edebi tanıklık, Arturo Barea’nın La forja de un rebelde üçlüsünün son cildi olan La llama‘da görülür. Madrid’e fırlatılan bir top mermisi patlamaz; bir topçu düzeneği sökünce içinde kâğıt bir rulo görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir: “Yoldaşlar, korkmayın, Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi.” İspanyol, Alman, İtalyan ve Portekizli işçiler İspanya İç Savaşı’nda silahları sabote ederek risk aldılar, içine dayanışma yüklü mesajlar yerleştirdiler ve bu mesajlar İspanyol coğrafyasının çok çeşitli yerlerine ulaştı: Madrid, Jaen, Alicante, Sagunto, Caceres, Badajoz…” (Fernando Gomez Aguilera, sf. 84-85, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler)

Grev yapamayan, kendisine dayatılan fiili koşullar içinde insan kalmak için müdahalelerde bulunan, sermayenin ve kendi kısa vadeli çıkarları için ruhunu satmayı hazmedemeyen işçiler nasıl dönüşür? Bu soru bütün katmanlarıyla birlikte yaşadığımız çağın insanına dair destansı bir dönüşüm anlatısı potansiyelini taşıyor. Çünkü her çağda böyleleri oldu ve bu insanların kayda geçmeyen sabotajları pek de anlatılmadı.

Kitabın baş karakteri sorgulama özelliklerini yitirmiş görülen, köklü bir silah şirketinde muhasebeci olarak çalışan ve terfi arzusuyla yaşayan Artur Paz Semedo adında birisidir. Bir gün bir filmde kafasına takılan bir soruyu, ayrı yaşadığı (artık ayrıldığı ama resmen boşanmadığı) eşiyle paylaşıyor. Ayrıldığı eşi Felicia bu konuda çalıştığı şirketin arşivlerine bakma fikrini ona aşılıyor.

Gözümüze düşen ve kahramanlaştırılarak anlatılan bazı hikayeler var. Ancak bunlar da daha çok liberal dünyanın güzellemesine hizmet maksadı taşıyor. Otoriter yönetimlerin zalimliklerine ve güçlenmesine karşı anlamlı “sivil itaatsizlik edimleri” olarak servis edildiler. Bu anlatılarda sermaye sınıfının kirli hesapları bahis konusu edilmiyor. Ya da İşçilerin sınıf refleksiyle sergiledikleri insanlık görüntüleri manipüle edilerek aktarılıyor. Politik atmosferi kalıcı şekilde dönüştürecek rezonanslar önemsiz gösteriliyor.

Eksik haliyle, kitap ne anlatıyor?

Kitabın baş karakteri sorgulama özelliklerini yitirmiş görülen, köklü bir silah şirketinde muhasebeci olarak çalışan ve terfi arzusuyla yaşayan Artur Paz Semedo adında birisidir. Bir gün bir filmde kafasına takılan bir soruyu, ayrı yaşadığı (artık ayrıldığı ama resmen boşanmadığı) eşiyle paylaşıyor. Ayrıldığı eşi Felicia bu konuda çalıştığı şirketin arşivlerine bakma fikrini ona aşılıyor. Artur bu vesileyle şirket yönetimine şirketin eski arşivlerine bakmanın, şirketin yönetim kültürüne olumlu bilgiler sağlayacağını öne sürerek arşivde bir araştırma yapabilmek için izin istiyor. İzni alıp araştırmalara başlıyor. Özellikle İspanya’yı ilgilendiren savaşların yoğun olduğu 1930lu yıllardaki kayıtlarla ilgilenmek istediğini belirtiyor. Kitap maalesef heyecanın başladığı yerde bitiyor. Yazar kitabı tamamlayamadan vefat ediyor.

Notlarında izleğe dair bazı vurgular var. Artur’un olumlu bir dönüşüm geçireceğini, eşiyle barışacağını, sonra yine ruhunu satarak sermaye sınıfı tarafından satın alınacağını ve Felicia’nın bu nedenle onu terk edeceğini tasarlıyor yazar.

Failleşmek isteyen, sermaye düzeninin kovanına çomak sokan ve barışı arzulayan işçiler bugün nerede?

Her yerdeyiz. Biz, işçiler, emekçiler, ezilenler bu büyük dünyada yalnız değiliz ama çaresiz hissettiğimiz bir gerçek. Attığımız küçük taşların, dikkate değer görülmez diye düşündüğümüz müdahalelerin dünyayı ne şekilde güzelleştirdiğini pek kestiremiyoruz. Edebiyat ve kültür alanı bize bunun için yeteri kadar hizmet etmiyor. Kendi hikayemizi yazmadığımız müddetçe böyle gitmeye de devam edecek gibi duruyor. Saramago maalesef bitiremediği kitabıyla, hakkı hâlâ verilerek anlatılmayı hak eden bir görüntüyü yazmaya niyetlenmiş.

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin