FATMA BOSTAN ÜNSAL
Türkiye, Kürt Meselesi ile ilgili yeni bir sürece girdi. Bu yazıda Türkiye’nin genel sorun çözme kabiliyeti göz önüne alınarak, özelde Kürt Meselesi’ne yönelik yaptıklarına ve yapamadıklarına bir önceki barış süreci ile karşılaştırmalı olarak değinilecek ve bu dönemin fırsatları, riskleri, özel şartları göz önüne alınacaktır.

[Kaynak: https://www.singulart.com/en/artworks/yaroslav-yasenev-big-bright-painting-peace-pop-art-urban-street-art-expressionism-peace-peace-symbol-1672761%5D
Tam ismi konmadığı için “süreç” olarak değerlendireceğimiz bu durumun en önemli farkı, belki de siyasetin normal işlevinin ötesinde “derin”lerle ilişkili olarak algılanan MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirilmesidir. Türkiye için çok uzun yıllar askeri ve yargı bürokrasisinin etkili olduğu “vesayet demokrasisi” hâkimdi. Bu çerçevede halkın %85 oranında karşı olduğu başörtüsü yasağı uygulanabilmiş ve başörtülü kadınlar eğitim, çalışma ve siyaset alanından tümüyle dışlanabilmiş, sosyal yaşamı büyük ölçüde kısıtlanabilmişti. Bu düzeyde sosyal destekten mahrum bir problemi bile vesayet altındaki siyaset çözememişti. Bu vesayetin siyasi ayağı gibi görülen MHP, seçmen profiline ve hatta kendi partisinde siyaset yapan muhafazâkar görüntülü politikacılarına rağmen 28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu’nda hazırlanan, irticanın öncelikli tehdit olarak belirtildiği “kırmızı kitap” çerçevesinde başörtüsü yasağının önde gelen destekçisi olmuştu. Bu çerçevede 1999 seçimlerinde başörtülü olarak milletvekili seçilen Nesrin Ünal Hanım’a başörtülü olarak Meclis’e gelirse MHP’den ihraç edileceği söylenmişti. Meclis’in diğer başörtülü milletvekili Merve Kavakçı’yı Türk vatandaşlığından çıkartan Bakanlar Kurulu Kararında ise Başbakan Yardımcısı olarak Devlet Bahçeli’nin imzası vardı. Zamanla MHP bu tavrından vazgeçti, hakkında hâlâ başörtüsüne karşı olduğu algısı bulunsa da CHP farklı bir tavır içine girdi ve süreç içinde bu sorun ortadan kalktı.
Yukarıda örnek verdiğim Türkiye’de siyasetin normal işleyişi ile sorun çöz(e)me(me) karakteri, Kürt Meselesi için de haydi haydi geçerlidir. Toplumsal desteğin bu sorunu çözme konusunda çok düşük olduğu, “barış” ifadesini kullanmanın bile “terörizmi” savunmakla eş değer görüldüğü bir ortamda ayrıca görünmeyen etkin aktörlerin devreye girmesiyle çözüm çabaları çeşitli kereler başarısızlıkla neticelendi. Bir önceki “Kürt Açılımı” sürecinde dönemin ana muhalefet partisi CHP ve diğer muhalefet partisi MHP bu sürece açıkça karşıydı; toplumsal destek bu konuda başlangıçta zayıf olsa da siyasetin yönlendirmesi ile %75’lere yükselmiş ama çözüm süreci başarılı olamamış ve en iyimser tabirle buzdolabına kaldırılmıştı.
Önceki çözüm sürecinden farklı olarak MHP’nin süreci başlatması ve bir başkasının dile getirmesi halinde en iyi ihtimalle “marjinal” görülmesine yol açacak olan “Öcalan’a yönelik tecridin kalkması, kendisinin muhatap olarak görülmesi gerektiği” ifadelerini rahatlıkla kullanabilmesi yeni dönemin artısıdır. Yine ana muhalefet partisi CHP’nin değişen sosyo-politik şartlar nedeniyle Kürt seçmenin desteğini “kent uzlaşısı” gibi çeşitli politikalarla alabilmesi, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHPli adaya verilen yüksek oy, ayrıca yeni sürecin CHP’nin önceki süreçte de adres gösterdiği “Meclis” odaklı olması bu dönemde ana muhalefet partisinin çözüme yatkın olmasını sağlayan şartları oluşturmaktadır. Fakat bu durum aynı zamanda iktidar partisinin destek kaybı anlamına geldiği için bu yakınlığı cezalandıracak tedbirler -kent uzlaşısı ile seçimleri kazanan siyasilere yönelik gözaltı uygulamaları gibi- barış sürecini zayıflatacak riskler barındırmaktadır.
Bu sürecin bir başka özelliği ise Türkiye’nin dışında gelişen şartların bu sorunu çözme konusunda adeta zorlamasıdır. Türkiye’nin çok partili hayata geçişi göz önüne alalım. Uzun yıllar tek parti iktidarının olduğu hatta “parti devleti” gibi bir dönem geçirmiş olan Türkiye’de, çok partili hayata geçişi kolaylaştıracak bir politik iklim olmamasına rağmen ülkenin kendisini içinde görmek istediği liberal demokratik cepheyle uyumlu olmak için kendini nasıl zorlayabildiğini bugün daha iyi anlayabiliyoruz.
Önceki çözüm sürecinden farklı olarak MHP’nin süreci başlatması ve bir başkasının dile getirmesi halinde en iyi ihtimalle “marjinal” görülmesine yol açacak olan “Öcalan’a yönelik tecridin kalkması, kendisinin muhatap olarak görülmesi gerektiği” ifadelerini rahatlıkla kullanabilmesi yeni dönemin artısıdır. Yine ana muhalefet partisi CHP’nin değişen sosyo-politik şartlar nedeniyle Kürt seçmenin desteğini “kent uzlaşısı” gibi çeşitli politikalarla alabilmesi, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHPli adaya verilen yüksek oy, ayrıca yeni sürecin CHP’nin önceki süreçte de adres gösterdiği “Meclis” odaklı olması bu dönemde ana muhalefet partisinin çözüme yatkın olmasını sağlayan şartları oluşturmaktadır.
Bugün yeni sürecin buna benzer bir dış desteği olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce Türkiye geçmiş yüz yılı sorgulamasını gerektiren bir durumla karşı karşıyadır. Yüz yıl önce güney sınırlarımız çizilirken Türkiye’nin resmi politikası Musul/Kerkük bölgesinde plebisit yapılmasıydı. O dönemde Türklerle Kürtlerin beraber yaşamak isteyeceğinden herkes çok emin olduğu için Türkiye plebisit yapma taraftarı iken İngiltere “yöre halkının plebisit yapma yeterliliğine sahip olmadığı” gerekçesi ile bu teklife yanaşmamıştı. Bugün ABD Başkanı Trump’ın “Türklerle Kürtler doğal düşmandır” ifadesini kullanabiliyor olması, Türkiye’nin başka hiçbir hususu öne sürmeden, uyguladığı politikaları yeniden düşünmesinin gerekliliğini gösteren bir ifadedir.
Bu genel geriye gidişe ilave olarak Esad sonrası Suriye’deki politik durum Türkiye’nin Kürt Meselesi’ni çözmesini gerektiriyor. Bilindiği gibi Suriye’de birbirine hem muhtaç hem de rekabet halinde olan çok sayıda grup bulunmaktadır: Artık başkentinde hüküm ferma olan Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik desteğine sahip bir siyasi güç olan Heyet Tahrir eş-Şam, Rojava’da yani Suriye’nin ve Fırat’ın doğusunda yer alan ve belki de askeri olarak merkezi Suriye güçlerinden daha büyük güce sahip Suriye Demokratik Güçleri, güneydeki Dürziler ve batıdaki Aleviler…
Bir önceki çözüm sürecinin akamete uğramasının sebeplerinden biri olarak da gösterilen Rojava’daki politik durum Türkiye’nin önüne yine gelmiştir. Suriye’nin neredeyse üçte birini, bu coğrafyadaki diğer etnik unsurlarla birlikte fiili olarak yöneten, bölgede güç sahibi olan ülkelerin desteğine sahip ve her şeyden önemlisi Türkiye’deki Kürt akrabalarının kendilerinin iyi durumunu önceleyen, onlara dikkat kesilmiş bir bölge olan Rojava’da, Türkiye hem etik olarak hem de reel politik şartlar gereği barışı öncelemek durumundadır. İsrail’in Gazze’de ve diğer yerlerde Filistinlilere yönelik olarak herkesin gözü önünde korkunç katliamları yapabiliyor olması uluslararası hukuk ve düzene haklı olarak güvensizlik duymayı gerektiriyorsa da nihai anlamda kazançlı çıkamaması, gücün bu düzeyde kullanımının bile politik anlamda büyük sonuçlar doğurmadaki başarısızlığını göz önüne sermektedir. İsrail lobisinin ABD Kongresi’nde yani ABD siyasi hayatı ve üniversite, medya üzerindeki gücüne rağmen, İsrail Başbakanı hakkında savaş suçlusu olarak yakalama kararı çıkarılması gücün kullanımını tümüyle bertaraf etmese bile oldukça kısıtlamakta, barış politikalarının uygulanmasını teşvik eder görünmektedir. Bu itibarla Türkiye’nin içeride Kürt Mesele’sini çözmesi ile ancak bölgede güçlü olabilecek olması bu sürecin barındırdığı fırsatlardan biridir.
Bir önceki çözüm sürecinin akamete uğramasının sebeplerinden biri olarak da gösterilen Rojava’daki politik durum Türkiye’nin önüne yine gelmiştir. Suriye’nin neredeyse üçte birini, bu coğrafyadaki diğer etnik unsurlarla birlikte fiili olarak yöneten, bölgede güç sahibi olan ülkelerin desteğine sahip ve her şeyden önemlisi Türkiye’deki Kürt akrabalarının kendilerinin iyi durumunu önceleyen, onlara dikkat kesilmiş bir bölge olan Rojava’da, Türkiye hem etik olarak hem de reel politik şartlar gereği barışı öncelemek durumundadır.
Elbette bu potansiyel fırsatlar buna uygun politikalar eşliğinde gerçekleşebilecektir. Şimdi devrilmiş olan Esad’a, muhalefeti dikkate alma tavsiyeleri yapan Türkiye’de muhalif seçilmişlere yapılan “yargı” tacizi, sürecin gelişimi için uygun politikalar olmadığı gibi barış sürecine her zaman en yüksek desteği sağlamış kesimi sürece karşı aşırı endişeli, umutsuz hale getirmektedir. Siyasi partiler ve hatta siyasetin dışındaki güçlerin bu süreçte olumlu tavır alması sürecin artılarını oluştururken önceki “açılım süreci”nden farklı olarak demokratik alanın gittikçe daralıyor olması risk oluşturmaktadır.
Türkiye’nin yıllardır onbinlerce insanını kaybettiği ve milyarlarca dolarlık ekonomik kayba uğramasına sebep olan Kürt Meselesi’ni, “bu süreçte” riskleri minimalize ederek, fırsatları hayata geçirerek ve sorunlarını çözerek geleceğini kurtarması temenni ve duası ile.
* Fatma Bostan Ünsal, Hak İnisiyatifi Derneği Genel Başkanı.





Bir Cevap Yazın