Türk’ün Endişesi, Kürd’ün Onuru

SUAT YALÇIN

2013 yılında ilk barış görüşmeleri başladığında bir yazı yazmıştım. Başlığı, “Barış’a dair…” idi ve 3 Nisan 2013 tarihinde yazmış olduğum bu yazıda artık bu topraklarda barışın sağlanacağı günlerin çok yakın olduğunu düşünüyordum. Yazıyı şöyle bir paragrafla bitiriyordum.

“Yani entelektüeller ne derse desin, analistler ne yorum yaparsa yapsın bu barışı halk kuracaktır, binlerce yıldır olduğu gibi. İşte biz de barışın tam da bu istikamet üzerinden kurulmasına katkı sunabiliriz. Daha sonra silahların kalıcı bir şekilde susması, toplumun halleşmesi ve helalleşmesi ve herkesin en azından “Anayasal Vatandaşlık” bazında eşitlenmesi gerekir ki, ondan sonra her şeyi konuşabilelim. Bu yüzden bizlere düşen bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için gerekli desteği vermek barışmayı toplumsallaştırmak, cem kılmak olacaktır.” [1]

Lanny Sommese’ye ait bir çalışma. [Kaynak: https://kspitzhoff.wordpress.com/2013/09/15/graphic-for-change-2/]

3 Nisan 2013 tarihinden bu yana 12 yıl geçmiş, bu ülke defalarca seçim geçirmiş, bir darbe girişimi atlatmış, temsili demokrasi sisteminin olmazsa olmazı olan parlamenter sistemden “kendine has” Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmiş, Suriye’de rejim değişmiş, yurt içi ve yurt dışı çatışmalarda onlarca insanımızı kaybetmişiz. Büyük bir ekonomik krizin içinde boğuşuyoruz. Rusya, Ukrayna’ya savaş açmış, Gazze’de İsrail, soykırım yapmaktayken, dünyanın da içinden geçtiği bu karmaşık dönemde barış rüyalarımız bir daha hiç tekrarlanmayacak gibiydi. Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim tarihinde MHP’nin meclis grup toplantısında yaptığı bir konuşma ile Öcalan’a PKK’yı dağıtıp, silahları bırakmak koşulu ile kendisinin gelip TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşabileceğini ve kendisinin “umut hakkı”ndan yararlanabileceğini söylemesiyle birlikte başka bir gündemin içine girdik. Ben 60’lı yaşlarıma gelene kadar birçok şey gördüm ama belki de bu kadar ters köşe olduğum bir konuşma daha olmamıştır. Şu anda Türkiye’de böyle bir konuşmayı Devlet Bahçeli haricinde kim yapsaydı herhalde çoktan hakkında soruşturma açılmış ve gözaltına alınmış olurdu. Ama görünen o ki, “Devlet” kurumları ile birlikte bir makas değişimi içinde ve bu makas değişiminin işaret fişeğini de Türkiye’de belki de bu konuda en son konuşacak kişi üzerinden veriyor. Şu anda siyaset arenasında durmadan görüşmeler yapılıyor. Heyetler, İmralı, Ankara, Edirne hattında gidip geliyorlar. Fakat bir yandan da DEM Parti ve CHP belediyelerine kayyumlar atanıyor, soruşturmalar sürüyor. Sanki bir yandan yumuşama ve müzakere adımları atılırken, birileri de bu süreci çıkmaza sokacak hamleler yapıyor. Şu anda görünen o ki, Suriye’de meydana gelen yeni durum Türkiye’yi böyle bir durum değişikliğine itmiştir.

Şu anda siyaset arenasında durmadan görüşmeler yapılıyor. Heyetler, İmralı, Ankara, Edirne hattında gidip geliyorlar. Fakat bir yandan da DEM Parti ve CHP belediyelerine kayyumlar atanıyor, soruşturmalar sürüyor. Sanki bir yandan yumuşama ve müzakere adımları atılırken, birileri de bu süreci çıkmaza sokacak hamleler yapıyor. Şu anda görünen o ki, Suriye’de meydana gelen yeni durum Türkiye’yi böyle bir durum değişikliğine itmiştir.

Ne oldu da?..

Peki ne oluyor da böyle bir pozisyon değişikliğine gerek duyuluyor ve bunun öncülüğünü Devlet Bahçeli yapıyor. Tabi bu işin iç politikaya dönük yönünü de göz ardı etmeden, 2011 yılından bu yana yani Suriye iç savaşından bugünlere kronolojik bir okuma yaparak bugünkü pozisyonlara bakmaya çalışalım.

15 Mart 2011 tarihinde Suriye’de rejim karşıtı gösteriler düzenlenmeye başlanıyor ve gösteriler giderek yaygınlaşmaya ve artmaya başlıyordu. Nisan ayında artık rejim gösterilere müdahale etmeye başlamıştı. Suriye iç savaşı başlıyordu. Suriye’de rejime bağlı ordu ile silahlı isyancılar arasındaki çatışmalar yaygınlaşarak devam ediyordu.

Bu arada Rojava’da, YPG’ye bağlı Kürt güçleri otonom bir bölgede kendi özerkliklerini ilan ediyorlar ve bölgede yaşayan Arap aşiretleriyle birlikte özerk bir bölge kuruyorlardı.

Sıkışık bir durumda olan Suriye rejiminden taraf olarak Lübnan Hizbullah’ı 2013 yılında savaşa giriyordu. Bu hamle ile birlikte savaşın gidişatı rejim lehine dengelenmeye başlıyordu. Ardından rejim İran ve Suriye’den yardım istiyor ve onlar da savaşa Suriye’den taraf olarak katılıyorlardı ve bu durum dengeleri rejimden yana değiştiriyordu.

Bu arada ABD, Suriye’de SDG’den yana bir tutum takınmaya başlayınca, SDG’nin eli çok güçleniyordu. Muhalif güçlere ise Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye destek veriyordu. Uzun, süre bu dengede ve daha çok rejimin daha büyük bir bölge ve nüfusu kontrol ettiği şekilde süren bu savaş esnasında hem muhalifler hem de rejim yoğun insan hakları ihlalleri gerçekleştiriyorlardı. Peki ne oldu da dengeler bir anda bozulup rejim 15 günde teslim olmak zorunda kaldı ve Esad kaçtı. Suriye rejimi Irak Baas rejiminin yıkılması gibi bir anda yıkılmıştı.

Aşağıdaki maddelerde sıraladığım gibi;

  1. Bu şekilde denge devam ederken Rusya 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’yı işgal etmeye başlıyordu. Aslında 2014 yılında başlayan Rusya-Ukrayna anlaşmazlığı, önce Kırım’ın tek taraflı ilhakı ile başlıyordu. 24 Şubat 2022’de Ukrayna işgali ile birlikte sıcak savaş başlıyordu. Büyük bir mülteci akını Avrupa’ya doğru oluyordu. Bu arada Suriye’den ise özellikle Türkiye’ye büyük miktarda mülteci geliyordu. Dolayısıyla Rusya esas gücünü Ukrayna üzerine yoğunlaştırdığı için Suriye’deki güçleri sembolik olarak kalıyordu.
  2. Kasım Süleymani, İran’ın Devrim Muhafızları’ndandı ve Suriye iç savaşı sırasında bölgede görevlendirilmişti. Muhaliflere karşı gerçekleştirdiği operasyonlarda önemli işler gerçekleştirmiş ve rejimin ayakta durabilmesinin en önemli isimlerden biri olmuştu. 3 Ocak 2020’de ABD’nin bombalı saldırısı sonucu öldürüldü. Böylece rejimin İran adına en önemli unsuru denklem dışı kalıyordu.
  3. İran ise bir yandan koalisyon güçlerinin İsrail’i koruma içgüdüleri ve müdahaleleri nedeniyle güç kaybederken, diğer taraftan da özellikle Mahsa Amini’nin Ahlak Polisi tarafından başörtüsüne karşı çıktığı gerekçesiyle gözaltına alınıp işkence ile öldürülmesi üzerine büyük olaylar başlıyordu. 16 Eylül 2022’de Amini’nin öldürülmesinin ardından İran’da aslında daha önce İran Devrimi’nden yana tavır alan esnafların bile, bu isyan ve protesto hareketine destek vermesi ile olay İran rejimi açısından son derece vahim bir hal alıyordu. Bu olaylar İran rejiminin kendi iç meselelerine gömülmesine yol açıyordu.
  4. 7 Kasım 2023 tarihinde Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları “Aksa Tufanı” adını verdikleri bir operasyonla İsrail’e karşı bir eylem yapıyorlardı. Bu eylem özellikle Avrupa ve Amerika medyası tarafından sivil güçlere yapılmış ve insanlara işkence ve katliam yapıldığına dair birtakım görüntülerle servis edilince İsrail için uzun zamandır arayıp da bulamadığı bir bahane ortaya çıkıyor ve İsrail, Hamas’ın terör örgütü olduğu bahanesiyle Gazze şeridinde soykırım uygulamaya girişiyordu. “Uygar Dünya’nın” gözleri önünde ve onayıyla büyük bir insanlık dramı ortaya çıkıyordu.
  5. İsrail bir yandan Gazze şeridinde böyle bir katliam yaparken bir yandan da Hamas’a açıktan destek veren iki unsura karşı eylemler yapıyordu. Özellikle ellerinde olan teknolojik alt yapıyla hareket ederek, Hamas’ın önemli liderlerini suikastlarla öldürürken, 27 Eylül 2024 tarihinde Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah’ı bir hava saldırısında öldürüyordu. Bu olaydan 4 ay önce ise İran Cumhurbaşkanı Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan, hâlâ sebebinin açıklanmadığı bir helikopter kazası sonucu ölüyorlardı.
  6. 17 Eylül tarihinde ise Lübnan’da Hizbullah üyeleri ve gönüllülerine karşı büyük bir operasyon yapılıyor ve özellikle ceplerinde bulunan çağrı cihazları birer patlayıcı gibi patlatılıyor. Birçok personel hem yaralanıyor hem de kendi aralarındaki iletişim kesiliyordu. Gerçi sonradan toparlanma emaresi gösterseler de Hizbullah’a büyük bir darbe indiriliyordu. Nasrallah suikastı, bu eylemin ardından gerçekleşiyordu.
  7. Bu arada rejim büyük bir ekonomik çıkmaz yaşamaya başlıyor, kendine sadakatle bağlı ordu mensuplarının dahi maaşlarını ödeyemeyecek duruma geliyordu.
  8. Önce Rusya’nın Suriye’den çekilmesi ardından İran ve Lübnan Hizbullah’ına yapılan bu operasyonlar sonucunda Suriye rejimi savunmasız kalıyordu. İşte bu ortamda ve İsrail’in Golan tepelerine yaptığı operasyonların ardından HTŞ daha önce değişik gruplarda yer alan muhalif grupların birleşmesiyle harekete başlıyor ve çok kısa bir süre içinde 27 Kasım’da Halep’ten hareket ederek, 7 Aralık günü Şam’a giriyorlardı. Suriye rejimi tıpkı Irak gibi bir anda teslim oluyor, Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçtığı bildiriliyordu.

2011 yılından itibaren başlayan Suriye direnişi, iç savaşı ve Suriye’de rejimin çökmesiyle sonuçlanan 13 yıllık sürece bakılınca görülüyor ki, aslında başlangıç itibariyle çok kısa sürede biteceği öngörülen bir savaş, Lübnan Hizbullah’ı, İran ve Rusya’nın verdiği destek nedeniyle bu kadar sürmüş ve bu unsurların çeşitli nedenlerle desteğinin çekilmesi veya aldıkları darbeler sonucu 7 Aralık 2024 günü başka bir evreye geçmiştir. Suriye’de iki güç kalmıştır. Birisi İslamcı Sünni Kuvvetler, ikincisi de Kürt güçlerinin etkin olduğu Suriye Demokratik Güçleri.

Şu anda iki tarafın yeni bir Suriye kurulması yönünde görüşmeler yaptıkları söyleniyor. Bu arada daha da önemli bir gelişme ise İsrail’in artık Suriye üzerinde daha etkin bir rol oynayacak olması öngörülüyor. Çünkü bir yandan halen Suriye’de bulunan ABD güçleri vasıtasıyla SDG ile ilişkilerini güçlendirecekleri düşünülüyor diğer yandan şu anda iktidara gelen Sünni güçlerin İran’a ve Suriye’deki Nusayrilere dönük antipatileri bu öngörüyü besliyor. Yeni gelenlerin İsrail ile açıktan herhangi bir problemi görünmüyor. Tıpkı bölgedeki diğer Sünni devletler gibi…

2011 yılından itibaren başlayan Suriye direnişi, iç savaşı ve Suriye’de rejimin çökmesiyle sonuçlanan 13 yıllık sürece bakılınca görülüyor ki, aslında başlangıç itibariyle çok kısa sürede biteceği öngörülen bir savaş, Lübnan Hizbullah’ı, İran ve Rusya’nın verdiği destek nedeniyle bu kadar sürmüş ve bu unsurların çeşitli nedenlerle desteğinin çekilmesi veya aldıkları darbeler sonucu 7 Aralık 2024 günü başka bir evreye geçmiştir.

Sonuç

Türkiye hükümetinin bu yeni durumda, bir yandan PKK önderliğindeki YPG ve PYD’nin başını çektiği SDG’nin orada özerk bir yapı kurmasından rahatsız olurken, diğer yandan ise Kürtlerin İsrail ve ABD ile bu kadar yakınlaşmasından rahatsız olduğu görülmektedir. Özellikle son dönemde Kürt gençleri arasında beliren İsrail sempatisi ve bölgede bulunan Müslüman devletlere karşı oluşan nefreti orta ve uzun vadede Türkiye’de Kürt Meselesi’nde başka bir handikap olarak düşünülüyor. İşte bu nedenle Devlet Bahçeli bir şekilde ön alarak İsrail ile Kürt hareketi arasındaki bu yakınlaşmanın önüne geçmek ve Suriye’de kurulabilecek bir Kürt özerk yapısını engellemek istemektedir. O nedenle, öncelikli olarak güçlü bir şekilde Türk-Kürt kardeşliği vurgusuyla silahların bir an önce bırakılarak yeni bir statünün önünü açmaya çalışıyor ve demokratik açılımı da sembolik olarak Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı”ndan yararlanması üzerinden kuruyor.

Silahların tümüyle toprağa gömülmesi, Türkiye’de özellikle sivil toplumun ön plana geçmesini sağlayacaktır ve ülkemizde yeni bir demokratik rejim için umutlarımız artık daha kuvvetli bir hale gelecektir. Bu ise yeni bir konjonktürün bizi beklediğini göstermektedir.

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günlerinden bu zamana kadar ülkede devamlı olarak her mecrada belirtilen ve insanlarımızın bütün bir hayatları boyunca duydukları endişeyi gidermek, yani “bölünme ve büyük tavizler vermek” gibi algılanacak söylemler ve eylemlerden uzak durmak, diğer yandan ise özellikle Türk’ün son evi olarak gördüğü Anadolu’da huzur içinde yaşayacağının garantisi ile halkı bu işin içerisine olabildiğince sokmak gerekiyor.

İşler silah bırakma noktasını geçerek yeni bir demokratik rejimin kurulması noktasına gelirse burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey “Türk’ün endişesini giderecek, Kürd’ün onurunu koruyacak” bir barışın inşa edilmesinin gerekliliğidir.

Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günlerinden bu zamana kadar ülkede devamlı olarak her mecrada belirtilen ve insanlarımızın bütün bir hayatları boyunca duydukları endişeyi gidermek, yani “bölünme ve büyük tavizler vermek” gibi algılanacak söylemler ve eylemlerden uzak durmak, diğer yandan ise özellikle Türk’ün son evi olarak gördüğü Anadolu’da huzur içinde yaşayacağının garantisi ile halkı bu işin içerisine olabildiğince sokmak gerekiyor. Bunun için de Türklerin barış meselesinde azami desteğini gözeterek konunun toplumsallaşmasını sağlamak olmazsa olmaz bir şart olarak görünüyor. Diğer yandan ise Kürtlere dönük olarak yapılacak şey ise, 40 yıldan fazladır süren bu çatışmalı ortamdan çıkarken onları herhangi bir şey için mecbur etmek değil, gönüllü bir şekilde ve onurlu bir barışın kabulüne yönelik bir rıza tesisini gerçekleştirmek gerekiyor. Hafızalarında hâlâ canlı olarak duran örneğin “köyleri boşaltmak”, “tezek yedirmek”, “dillerinin medeni bir dil olmadığını öne çıkarmak” gibi olguların bütün Kürt halkı için geldiği anlamları görmek gerekiyor. İnsanların onurlarını inciten yaklaşımlardan uzaklaşarak barışın tesisi gerekiyor. Bu ise yukarıda belirttiğim gibi, Türk’ün endişesini giderecek, Kürd’ün onurunu zedelemeyecek bir yerden geçiyor.

Yazının başlarında sıraladığım nedenlerle birlikte, en geç 2028 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir kez daha Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığının önünü açmak için de bu “Barış görüşmeleri” yapılıyor olabilir. Benim açımdan nedeni ne olursa olsun, ister ülkenin kendi şartlarının zorlaması, isterse uluslararası konjonktürdeki değişimlerin sonucunda oluşan şartlar olsun, yapılacak barışın ve sonrasının sağlıklı yürüyebilmesi için yukarıda belirttiğim hassasiyetler gözetilmelidir.

Ve son olarak 2013 yılındaki yazdığım yazıda da belirttiğim gibi Türkiye Halkı “Anayasal Vatandaşlık” temelinde halleşmeli ve helalleşmelidir.

Dipnotlar:

[1] Suat Yalçın, “Barışa dair…”, Link: https://www.emekveadalet.org/notlar/barisa-dair/

Bir Cevap Yazın

halka dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin