SEHER AKÇINAR
Türkiye’de Kürt Meselesi, etnik, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla uzun yıllardır tartışılan bir konu olmuştur. Sadece etnik bir kimlik meselesi olmaktan öte, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutları olan bir yapıya sahiptir. Dil ve kültürel haklar, ekonomik kalkınma ve bölgesel eşitsizlikler, siyasi temsil ve katılım, güvenlik politikaları, toplumsal barış ve bir halkın kendi kaderini tayin hakkı gibi konular öne çıkmıştır. Meseleye muhafazakâr/dindar kesimin yaklaşımı hem İslam kardeşliği söylemi hem de milliyetçi refleksler üzerinden şekillenmiştir ve çoğu zaman çelişkiler ve pragmatizm üzerine kurulmuştur. Bir yandan “ümmetçilik” vurgusu yapılırken, diğer yandan resmi politikalara paralel bir şekilde Kürt kimliğinin bastırılmasına göz yumulmuştur. Bu bağlamda sorunun çözümü İslami hareketler için önemli bir sınav teşkil etmiştir ve farklı perspektiflere sahip bir yapıya bürünmüştür. Zaman zaman Kürt kimliğinin ve taleplerinin, İslam’ın evrensel değerleriyle uyumlu olduğu savunulmuş, zaman zaman ise bu mesele devletin bütünlüğü ve güvenliği açısından bir tehdit olarak görülmüştür.

[Kaynak: https://www.polonyadayiz.com/polonyali-illustrasyon-sanatcisi-igor-morski/]
İslam’ın erken dönemlerinde ümmetçilik, Müslümanların ortak değerler etrafında birleşmesi ve etnik ya da coğrafi sınır tanımadan tüm Müslümanları tek bir toplum olarak görme anlayışına dayanıyordu. Bu anlayış, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına kadar önemli bir siyasal ve kültürel çerçeve sunmuş, özellikle Osmanlı’nın çok uluslu yapısı içinde etnik kimliklerin ön plana çıkmaması gerektiği savunulmuştur. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden günümüze kadar uzanan süreçte hem İslami kimlik hem de Kürt kimliği çeşitli dönüşümler geçirmiştir. Kürtler, Osmanlı İmparatorluğu’nda çoğunlukla İslami bir kimlik içinde değerlendirilmiş ve merkezi yönetime sadık kalan gruplar olarak görülmüştür. Halifelik kurumunun varlığı, Osmanlı yönetiminin Kürtleri ümmetin bir parçası olarak kabul etmesine zemin hazırlamış ve Kürt aşiretleriyle çeşitli ittifaklar kurulmuştur. Bununla birlikte, 19. yüzyılda milliyetçilik akımlarının yükselmesiyle ümmetçilik anlayışı yerini giderek daha fazla devletçi bir perspektife bırakmaya başlamıştır. Genellikle “ümmetçilik” vurgusu yaparak etnik ayrımları reddeden bir söylem geliştirilmiş olsa da pratikte Türk-İslam sentezi ekseninde şekillenen milliyetçi-muhafazakâr anlayış, Kürt Meselesi’ne dair adaletli bir çözüm üretmekten uzak kalmıştır. 20. yüzyılın başlarından itibaren, ulus-devletlerin yükselmesi ve milliyetçilik akımlarının güç kazanmasıyla İslami düşüncede de köklü bir değişim yaşanmış; bu değişim, ümmetçilikten devletçi yaklaşımlara doğru bir kaymaya neden olmuştur.
Cumhuriyetin kurucuları, Türk milliyetçiliği ekseninde bir ulus-devlet inşa etmeye çalışırken, Kürt kimliğinin ve taleplerinin karşılanması noktasında ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu süreçte, Kürtler hem etnik hem de dinî kimlikleriyle siyasal ve toplumsal yapıya entegre edilmeye çalışılmış, Kürtlerin kendilerini “Türk” kimliğiyle özdeşleştirmeleri istenmiştir. Tek parti döneminde uygulanan politikalar, Kürtleri yalnızca etnik bir baskı altında bırakmakla kalmamış, aynı zamanda dinî özgürlükler açısından da büyük kayıplara yol açmıştır.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte benimsenen laiklik ilkesi ve ulus-devlet anlayışı, beraberinde İslami kimlik ve Kürt kimliğinin yeni bir bağlamda yeniden tanımlanmasını sağlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle Kemalist ideolojiyle birlikte milliyetçilik önemli bir yer tutmaya başlamış ve etnik kimlikler ile milliyetçi duygular daha fazla önem kazanmıştır. Bu dönemde, İslami kesim içinde de devletçi bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği görüşü yayılmaya başlamıştır. Ancak bu devletçi yaklaşım, çoğu zaman ümmetçilikten tamamen kopmuş değildir. Cumhuriyetin kurucuları, Türk milliyetçiliği ekseninde bir ulus-devlet inşa etmeye çalışırken, Kürt kimliğinin ve taleplerinin karşılanması noktasında ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu süreçte, Kürtler hem etnik hem de dinî kimlikleriyle siyasal ve toplumsal yapıya entegre edilmeye çalışılmış, Kürtlerin kendilerini “Türk” kimliğiyle özdeşleştirmeleri istenmiştir. Tek parti döneminde uygulanan politikalar, Kürtleri yalnızca etnik bir baskı altında bırakmakla kalmamış, aynı zamanda dinî özgürlükler açısından da büyük kayıplara yol açmıştır. Bu durum, Kürtlerin hem etnik hem de dinî kimlikleri üzerinden bir baskı sürecine maruz kalmalarına neden olmuştur. İslami kesim ve Kürtler, geleneksel medrese kültürü, tekke ve zaviyelerin kapatılması, modernleşme sürecinin etkileri gibi ortak tarihsel deneyimlere sahip olup, kimlik politikalarının merkezinde yer almakta ve tanınma talepleri bulunmaktadır. 1950’lerden itibaren çok partili hayata geçişle birlikte İslami kesimin siyasi ve toplumsal görünürlüğü artmış, bu dönemde dinî cemaatlerin modern eğitim kurumlarıyla ilişkilenmesi, İslami düşüncenin entelektüel bir zemine taşınması, kentleşmeyle birlikte değişen dinî yaşam pratikleri ve İslami sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkışı gibi gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönüşüm, İslami kesimin moderniteyle kurduğu ilişkiyi de yeniden şekillendirmiştir.
İslami kesim Türkiye’de uzun yıllar boyunca ümmetçilik anlayışını benimsemiş, yani tüm Müslümanları bir bütün olarak görmüş ve etnik kimlikleri ön plana çıkarmadan İslam’ın evrensel değerleri çerçevesinde toplumsal birlikteliği savunmuştur. Kürtler de tıpkı diğer Müslüman halklar gibi, İslam’ın ortak paydasında birleşen bir parça olarak görülmüştür. İslami kesimdeki bazı gruplar, Kürtlerin kültürel haklarının tanınması gerektiğini savunmuş, hatta bazıları Kürtlerin anadilinde eğitim alması gibi talepleri desteklemiştir. İslami sivil toplum kuruluşları (STK’lar), Kürt sorununa dair daha duyarlı bir söylem geliştirmiş olsa da bu çabalar genellikle sınırlı kalmıştır. Dönemin Refah Partisi gibi İslami hareketler, Kürt Meselesi’ne dair kısmen daha ılımlı bir tutum geliştirse de resmi politikalardan tam anlamıyla bağımsız bir söylem geliştirememişlerdir.
1980 darbesi sonrası yükselen Türk-İslam sentezi, İslami kesimde milliyetçi eğilimleri güçlendirmiş ve Kürt Meselesi’nin bir “terör” meselesi olarak görülmesine yol açmıştır. İslamcı söylemler geliştiren bazı gruplar, Kürt sorununu Batı’nın bir oyunu veya bölücülük hareketi olarak tanımlayarak meselenin siyasal ve sosyolojik boyutlarını göz ardı etmişlerdir. Bu yaklaşım, ümmetçi bir çözüm üretmek yerine devletçi refleksleri besleyen bir tutum oluşturmuştur. Bu tutumla genellikle “devletin ve toplumun bütünlüğünü tehdit etmeyen” bir perspektiften bakmakta, bu perspektifin gereği olarak Kürtlerin “dinî kimlik” üzerinden daha çok asimilasyonla karışık bir entegrasyonunu savunmuştur. Devletin bekası gerekçesiyle Kürt Meselesi’ni daha çok güvenlik ve iç barış perspektifinden ele almış ve sorunun çözülmesi için merkezi hükümetin güçlü müdahalelerini savunmuşlardır. Bu bağlamda 1990’ların sonunda AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, İslami kesimin Kürt sorununa bakışı daha esnek bir hal almış ve çözüm süreci gibi girişimlerle yeni politikalar geliştirilmiştir. 2000’li yılların başında “Müslüman kardeşlik” vurgusuyla Kürt sorununun çözümüne dair umut veren adımlar atılmıştır. Ancak çözüm sürecinin bitmesiyle birlikte, İslami kesimin önemli bir bölümü devletçi-milliyetçi söyleme daha fazla yaklaşmıştır. Çeşitli İslami STK’lar, Kürt sorununa dair resmi devlet söylemini destekleyen bir pozisyon alarak, İslami kesimin devlet politikalarına entegre olduğunu göstermişlerdir. Özellikle 2015 sonrası dönemde, Kürt kimliğini ve taleplerini dinî referanslarla reddeden bir söylem ön plana çıkmıştır.
1980 darbesi sonrası yükselen Türk-İslam sentezi, İslami kesimde milliyetçi eğilimleri güçlendirmiş ve Kürt Meselesi’nin bir “terör” meselesi olarak görülmesine yol açmıştır. İslamcı söylemler geliştiren bazı gruplar, Kürt sorununu Batı’nın bir oyunu veya bölücülük hareketi olarak tanımlayarak meselenin siyasal ve sosyolojik boyutlarını göz ardı etmişlerdir. Bu yaklaşım, ümmetçi bir çözüm üretmek yerine devletçi refleksleri besleyen bir tutum oluşturmuştur.
Ümmetçilikteki Kürtlerin de İslam birliğine katkı sağladığı, dinî ve kültürel haklarının tanınması gerektiği ve onları ümmetin bir parçası olarak kabul etmenin öneminin savunulduğu anlayış, yerini “devletin ve ulusal bütünlüğün korunması” için milliyetçilik temelinde baskı, zor ve asimilasyon uygulamalarına bırakmıştır. Bu anlayış, zamanla modern Türkiye’de milliyetçi söylemlerin güç kazanması ve Türk kimliğinin egemen hale gelmesi gibi nedenlerle şekillenmiş ve İslami kesimin milliyetçilik eksenli bir zemine kaymasına yol açmıştır. Bu durum, özellikle Kürtlerin kültürel hakları, dil hakları ve egemenlik hakları konusunda bir gerilim yaratmıştır.
Sonuç olarak, Türkiye’de İslami kesimin Kürt Meselesi’ne yönelik tutumu tarihsel süreç içinde önemli değişiklikler göstermiştir. Osmanlı döneminde ümmetçilik eksenli bir yaklaşım hâkimken, Cumhuriyet ile birlikte Kürt kimliği büyük ölçüde yok sayılmış ve asimilasyon politikaları uygulanmıştır. İslami kesimin büyük bir bölümü, milliyetçi reflekslerle devlet politikalarına entegre olmuş ve Kürt kimliğine yönelik adaletli bir yaklaşım geliştirememiştir. AK Parti dönemiyle birlikte bazı politikalar esnekleşmişse de 2015 sonrası tekrar resmi devlet politikasının çizgisine kaymış ve İslami kesimin büyük bir kısmı, Kürt Meselesi’nde çözüm yerine güvenlikçi politikaları desteklemeye yönelmiştir. İslami kesim için iktidarda İslamcı bir yapının oluşu ümmetin “devletçi” bir refleks benimsemesini meşru kılmıştır. Bu yüzden bu dönemde İslami kesimdeki ümmetçilik ve devletçilik yaklaşımlarının birbirinden tamamen ayrıldığını söylemek mümkün değildir. Bu durum, özellikle Kürt Meselesi gibi toplumsal ve siyasal açıdan hassas bir konuda daha belirgin hale gelmiştir. Bu değişimin temelinde, ümmetçilik ve devletçilik anlayışları arasındaki gerilimde devletçiliğin kazanması yatmaktadır. Ümmetçilik, Kürtlerin kültürel haklarını savunurken, devletçilik genellikle merkeziyetçi ve homojen bir devlet anlayışını benimsemiştir. İslami kesimde ümmetçilikten devletçilik yönünde gerçekleşen dönüşüm, sadece ideolojik bir değişim değil, aynı zamanda Kürt Meselesi gibi siyasal sorunların çözümü bağlamında da önemli bir çıkmaz oluşturmuş, çözümsüzlük politikaları geliştirmiştir. Aynı zamanda Kürt halkının ezici çoğunluğunun dindar oluşu göz önünde bulundurulduğunda ümmetin, Kürdün dindarlığını görmezden gelişi milliyetçilikle harmanlanmış Kur’an ve sünnetullaha aykırı ayrımcı ve ayrılıkçı bir ümmetçilik anlayışını doğurmuştur. Ve maalesef devletin ulusal kimliği İslam’ın evrensel değerlerine galebe çalmıştır. Bu yüzden günümüzde Kürtler nezdinde İslamcılık Kürt Meselesi’nin çözümünde etkin bir paradigma olarak itibar görmemektedir.
Aynı zamanda Kürt halkının ezici çoğunluğunun dindar oluşu göz önünde bulundurulduğunda ümmetin, Kürdün dindarlığını görmezden gelişi milliyetçilikle harmanlanmış Kur’an ve sünnetullaha aykırı ayrımcı ve ayrılıkçı bir ümmetçilik anlayışını doğurmuştur. Ve maalesef devletin ulusal kimliği İslam’ın evrensel değerlerine galebe çalmıştır. Bu yüzden günümüzde Kürtler nezdinde İslamcılık Kürt Meselesi’nin çözümünde etkin bir paradigma olarak itibar görmemektedir.
İslami kesim açısından Kürt Meselesi’nin çözümü için, İslami kesimin milliyetçi reflekslerden arınarak hak temelli bir yaklaşım geliştirmesi ve Kur’an ve sünnet merkezli bir “ümmet kardeşliği” söylemi inşa etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, İslami kesimde Kürt Meselesi’ne yönelik çelişkili ve pragmatik tutumlar devam edecek, adaletli bir çözüm üretilemeyecektir. İslami kesim için sivil toplum alanındaki iş birlikleri, ortak demokratikleşme talepleri, çoğulcu toplum anlayışının gelişmesi ve kimlik politikalarının dönüşümü gibi ortak talepler toplumsal barış ve demokratikleşme açısından yeni fırsatlar sunacak ve ümmetin milliyetçi reflekslerden arınmasını sağlayacaktır. Allah adildir ve adaleti sağlayandır. İslami kesim bu konuda hakkın şahitliğini yapsa da yapmasa da Kürtler hak, adalet ve özgülük ekseninde bir gün mutlaka olmaları gereken yerde olacaklardır. Bu sınav Kürtlerin değil İslami kesimin sınavıdır. Kürtler hak, özgürlük ve adaletin sağlanması konusunda Kâbe kuşatılacağı zaman Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib’in “Kâbe’nin sahibi Allah’tır ve O onu şüphesiz koruyacaktır, ben develerimin sahibiyim onları arıyorum” dediği yerdedir, İslami kesim ise Halife Ömer’in “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa hesabı benden sorulur” dediği cümlenin imtihanını verdiği ve Kürdü ümmetin yetimi kıldığı yerdedir.
* Seher Akçınar, 25. Dönem HDP Erzurum Milletvekili, sosyolog.





Bir Cevap Yazın