Halka Dergi’nin 8. sayısında Kürt Meselesi ve barış üzerine hazırladığımız dosya için Zeki Kılıçaslan, 1993-1996 yılları arasında Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmış olan Alaattin Aldemir ile yeni başlayan süreç üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Barış meselesine dair sıra dışı ve dikkate değer tespitler barındıran bu kıymetli röportajı ilginize sunuyoruz.
***

Bildiğiniz gibi MHP Genel Başkanının başlattığı girişimi takiben Kürt Meselesi’nde yeni bir süreç başladı. Genel olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin kadim problemlerinden birisi olan etnik probleme Devlet Bahçeli’nin alışılmışın dışındaki ezber bozan çıkışını olumlu ve toplumsal şok terapi hamlesi olarak değerlendiriyorum şahsen. Ki ben birinci açılım sürecinde çekinceli destek vererek üçüncü bir taraf gözetiminde A. Öcalan ile görüşmek gerektiğini, bunun yanı sıra Kürt yurttaşların tüm temsilcileri ile de diyalog kurulması gerektiği önerisini açıklamıştım, 2013’te.
Sizin de içinizden geldiğiniz milliyetçi kesimler süreci nasıl değerlendirmekte?
Hangi milliyetçilikten, hangi milliyetçiler nasıl yaklaşıyor diye açmaya çalışayım. a) Balkanlardan gelenlerin yaklaşımı diyebileceğimiz ulusalcı/antitez olan milliyetçiliği temsil edenler, büyük tepki gösteriyorlar. b) Kırım ve Kafkas göçmenlerinin oluşturduğu “Turancı”, anti-Rusçu, NATOcu milliyetçiler, göçmen karşıtlığı ile karışım yaparak en sert şoku yansıtan olumsuzluğu dile getiriyorlar. c) Anadolu mayasından beslenen medeniyetçi, cihan devleti hafızası ve tecrübesi ile meseleye yaklaşıp yapıcı/onarıcı/gerçekçi bir tutum sergileyen milliyetçiler olumlu bakıyorlar. d) Yıllardır meseleye dair negatif kodlananlar ise şaşkınlık içinde durumu anlamaya çalışıyorlar.
Ama günün sonunda mesele doğru ve samimi olarak izah edilirse, milliyetçilerin kahir ekseriyeti sessizce de olsa ittifakın tarafında olacaklardır.
Sizin de katkıda bulunmaya çalıştığınız önceki süreçle şimdiki sürecin farkı nedir?
Tarihsel süreç içerisinde siyasiler Kürt Meselesi’ni güvenlik bürokrasisine havale ederek inkâr ve görmezden gelme yoluna sapmıştır. Bir önceki açılımda AK Parti ciddi siyasi risk alarak çözüm sürecini tüm acemiliklerine rağmen başlatmış ve fakat sonuca gidilememiştir. Zira devletin belli mekanizmaları ve uluslararası dengeler bu işe taraf değildi. Ayrıca ülkenin batısında yaşayanların “bölüneceğiz” kaygısı çok yüksek iken doğusunda yaşayanlarımızın beklentisi çok aşırı ve meydan okuyucu idi. Şimdi ise daha makul bir yaklaşım ve de zemin var. Pozitifler negatifliklerden fazla günümüzde…
Kürt Meselesi’nde silahın devreden çıkması, küresel güçler ile ilişkiler açısından Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin durumunu nasıl etkiler?
Kesinlikle olumlu etkiler. Çünkü bölgeyi istikrarsızlaştıran güçlerin elindeki çok önemli bir argüman alınmış olur. Bölgeye bütünlük içinde baktığımız zaman görürüz ki Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından sonra devlet dışı silahlı aktörler tasfiye ediliyor. Demek ki son kullanım süreleri dolmuş. Anlaşılan o ki PKK da bunlardan birisi… Ama bu demek değildir ki “inkâr ve imha politikası” ile sonuç alınabilir. Hiç sanmıyorum, Türkiye bölge gücü olacaksa sınırları dışındaki halkların da rızasını gönüllü olarak alma irade ve hamiyetini gösterebilmeli. Bu konuda “ölme-öldürme” sarmalından, “kaybet-kaybet” modelinden çıkılıp “kazan-kazan” modeline geçilmelidir. Bunu da ancak Türkiye yapabilir.
Tarihte bunun örnekleri vardır. Yeni bir barış yüzyılı inşa edilebilir ve bölgenin kaynakları layıkıyla sosyal adalet dairesinde değerlendirilebilirse 10-15 yılda coğrafya ve Avrupa-Asya-Afrika’nın makus kaderi pozitife döndürülebilir.
Devlet ve Kürt hareketi dışındaki barıştan yana güçler sürecin başarıya ulaşması için neler yapabilir?
Sanırım sivil toplumu kast ediyorsunuz? Dört başı mamur bir sivil toplum örgütlenmesi olmadığı ortadadır. Bu sebeple tarikat ve cemaatler bu boşluğu dolduruyor… Buna rağmen olduğu kadarıyla öncelikle barışın/ittifak arayışlarının yanında tavır alınmalıdır. Sütre gerisindeki konforlu alanlardan çıkma cesareti gösterilmelidir. Yani oyun planını kuranların cesaretlendirilmesi, toplum veya bireylerin neler kazanıp neler kaybedebilecekleri herkese anlatılabilmeli. Barış sürecine karşı olabilecek iç ve dış güç odaklarının işi zorlaştırılmalıdır.
Somut örneklendirme yapmak gerekirse partiler de sivil toplum unsuru olduğundan MHP’liler bir Kürt düğününe, DEM’liler bir ülkücü düğününe katılabilirler vs… Sendikalar, odalar, hemşeri derneklerinin bu sürece destek vermeleri ahlaki, vicdani ve toplumsal sorumluluğun gereğidir. Kaçak davranan sonuçları ile karşılaşacaktır.
Bu süreçte en büyük sorumluluk milliyetçilere düşmektedir. Şahsi psikolojik angajmanların, parti ve grup menfaatlerinin, ezber söylemlerin aşılarak toplumun, devletin, coğrafyamızdaki toplulukların menfaatine olana destek vermek gerekiyor.
Ayrıca sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı hamlenin Türk milliyetçilerine iktidar olma yolunu açtığına inanıyorum. Milliyetçilerin stratejik bir akılla ve devlet adamlığı yaklaşımıyla bakabilmeleri gerekir. Sözün özü; ya onurlu bir barışın, büyük ittifakın inşasını sağlayacağız ya da yıkıcı bir savaşla yüz yüze kalıp küresel sömürgecilerin konu mankeni olunacak.
Bu kıymetli röportaj için teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.
* Alaattin Aldemir, 1993-1996 arasında Ülkü Ocakları Genel Başkanı idi. Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nı kurdu. Aldemir CHP’de siyaset yapmaya devam ediyor.





Bir Cevap Yazın