BEDRİ SOYLU
6 Şubat depremleri üzerinden iki yıl geçti. Geçen iki yılda yaralarımızı saramadık. Hâlâ insanlar evsiz ve kentler darmadağın. Geçen iki yıl içerisinde hiçbir yönetici istifa etmedi. Mahkemeler tatmin edici cezalar vermedi, sorumlu müteahhitler pişkince savunmalar verdiler. İktidar ve sorumlular yerli yerindeler. Bununla birlikte depremden sonra başka büyük facialar daha yaşadık. Bolu’da turizm bakanlığının yetki sorumluluğunda olan ve denetlenmeyen bir otelde 79 kişi yangın nedeniyle can verdi, yangın güvenliği denetlemelerinden geçmeyen devasa bir otelde. Bakan yerinde duruyor. Soruşturma başka suçluları bulma gayretlerini gözümüze sokarcasına ilerliyor.

[Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c72zwdw2328o]
Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve fay hattının tam üstünde yer alması nedeniyle en çok Hatay’ı etkileyen depremler bütün Türkiye’yi ve tabi Suriye’yi etkiledi. Birçoklarımız için bir dönüm noktası oldu. Sıradan insanlar olarak tek başına kaldığımızda herkes kadar zayıf olduğumuzu ve büyük olayların sebep olabileceklerini depremlerle birlikte yakinen gördük. Halkını gözeten bir devlet ortalarda yoktu. Hâlâ yaralarımıza değen ve hayallerimiz öldüren çokça hadise yaşanmaya devam ediyor. Kendi hesabıma Roboski katliamını, 10 Ekim katliamını, Soma katliamını, Cizre ve Silopi’deki katliamları, 2016 yılındaki darbeyi, pandemi kapatmalarını, İsrail’in Gazze soykırımını vb. olayları aklımdan çıkarabildiğimi söyleyemem. Bu gibi hadiselerin çoğu bizim için dünyanın daha güzel bir yer olabileceğine dair umutları körelten etkileri de taşıyor. Açıkçası Kahramanmaraş depremlerine kadar şahit olduğum birçok şey Türkiye için umudumu yitirmeme neden olmamıştı. Bir şekilde bu toplumda geleceğe dair güzel şeylerin olabileceğine inanmaya devam ettim. Tabi bu inanç asla kuru bir temenniden ibaret olmadı. İçinde gayret barındırmayan hiçbir temenni karşılık bulmaz. Bir şeylerin değişmesi için mutlaka emek vermek gerekir. Ancak depremlerle birlikte yaşadığım hayal kırıklığı, bir şeylere emek verme heyecanımı kıracak bir etkiye neden olmuştu.
Geceleri bazen durduk yere uykum bölünür, kısa bir uyanırım. Bazılarında bir yakınımın başına bir şeyler gelmiş olur. Bu nedenle uykum yerli yersiz bölününce hep tedirgin olurum. Deprem gecesi de böyle olmuştu. İş yerine geldiğimde bir saatten fazla yol yapmış olmama rağmen uykum açılmamıştı. Yoldayken haberle falan bakmadım. İş yerine vardığımda bir arkadaşım ciddi bir felaketin yaşandığını söyledi. Önce abarttığını düşündüm ve hızlıca olan biteni anlamak için bilgisayarın başına geçtim. Ciddi bir felaket yaşanıyordu. Ayrıca doğduğum ve akrabalarımın çoğunun yaşadığı şehir çok ciddi etkilenmişti. O gün ve o hafta en yoğun haftalarımdan biriydi ve bir sürü işim vardı. İzin alamayacağım kadar yoğun bir mesai dönemi idi. Deprem bölgesine gitmeliydim ancak elim kolum da bağlıydı. Cuma’ya kadar bir yandan deprem bölgesine dair haberleri takip ederken bir yandan işleri bitirmeye odaklandım.
Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve fay hattının tam üstünde yer alması nedeniyle en çok Hatay’ı etkileyen depremler bütün Türkiye’yi ve tabi Suriye’yi etkiledi. Birçoklarımız için bir dönüm noktası oldu. Sıradan insanlar olarak tek başına kaldığımızda herkes kadar zayıf olduğumuzu ve büyük olayların sebep olabileceklerini depremlerle birlikte yakinen gördük. Halkını gözeten bir devlet ortalarda yoktu. Hâlâ yaralarımıza değen ve hayallerimiz öldüren çokça hadise yaşanmaya devam ediyor.
O hafta sonu için uçak bileti aldım. Henüz biletler bölgeye gitmek isteyenler için ücretsiz değildi. Hafta sonu bir gece vakti, kış ortasında Malatya Havaalanına vardım. Akrabaları gördüm, bazı mal kayıpları vardı, yakın akrabalarım arasında can kaybı yoktu. Malatya’dan hızlıca geçip Adıyaman’a gittim. Şehirde bağımsız ve mobil bir ekiple çalışmalara katıldım. Bir hafta kadar oralardaydım, iznim bitince dönmek zorundaydım. Deprem bölgesinde daha önce benzerine hiç karşılaşmadığım bir kaos vardı. Soğuk hava, yıkık evler, kurtarılmayı bekleyen insanlar, en temel ihtiyaçların bile lüks kaçtığı bir ortam… Mesela çadır dağıtan araçlara pompalı silahlarla ateş açıldığına dair şeyler konuşuluyordu. Beraber dolaştığım ekipten bir arkadaş bizzat arabasının saldırıya maruz kaldığını ve bu nedenle silah taşıdığını söylüyordu. Neticede hem Malatya’da hem de Adıyaman’da karşılaştıklarımın etkisinden uzun süre kurtulamadım. Birkaç ay ciddi odaklanma sorunları yaşadım. Bir süre beni bu denli etkileyen şeyin temelde ne olduğunu anlamaya ve sindirmeye çalıştım.
Beni bu denli hayal kırıklığına uğratan şey savunmasızlık hissiydi. Böyle bir durum yaşandığında dayanışabileceğim kimselerin olmaması korkusunu uzun süre üzerimden atamadım. Depremlerden sonra şahit olduğum şey, bu ülkede irade sergileme kabiliyeti olan ve gücünü dayanışmaya yaslayan bir toplumun olmadığıydı. Yani bir saldırıya maruz kaldığımızda başımıza her şey gelebilirdi. Sergilenen dayanışma pratikleri ise ancak günü kurtarmaya yarayacak kadardı. Uzun vadeli bir projeksiyonun ve irade teşekkülünün pek de kolay olmadığını gördük. Günü de ne kadar kurtarabildiğimizi ölenlerin ardından kaldıramadığımız cenazelerden bile anlayabiliriz. İyi insanlar olma gayreti dışında bir büyük dönüşümü sağlama kabiliyetimizin neredeyse hiç olmadığını deprem sonrasında gayet iyi müşahede ettik. Sermayenin çıkarı için halka saldıran ve çok fazla enstrümanı olan bir organizasyon ve buna cevap/siyaset üretemeyen bir halk vardı. Yaşanan yıkımla birlikte düşünülünce benim iyimserliğimin son kırıntıları böyle gitti.
O hafta sonu için uçak bileti aldım. Henüz biletler bölgeye gitmek isteyenler için ücretsiz değildi. Hafta sonu bir gece vakti, kış ortasında Malatya Havaalanına vardım. Akrabaları gördüm, bazı mal kayıpları vardı, yakın akrabalarım arasında can kaybı yoktu. Malatya’dan hızlıca geçip Adıyaman’a gittim. Şehirde bağımsız ve mobil bir ekiple çalışmalara katıldım. Bir hafta kadar oralardaydım, iznim bitince dönmek zorundaydım. Deprem bölgesinde daha önce benzerine hiç karşılaşmadığım bir kaos vardı. Soğuk hava, yıkık evler, kurtarılmayı bekleyen insanlar, en temel ihtiyaçların bile lüks kaçtığı bir ortam…
Depremlerin üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ halka saldıran bu düzeneğe bir cevap/karşılık üretme kabiliyeti ya da arzusu sergileyen bir görüntü ortada yok. Hemen herkes kendini kurtarma peşinde ve çok basitçe ortaklaşa yapılabilecek işler için bile insanların enerjileri kalmamış. Bencillik sıradanlaşmış. Siyaset iddiası taşıyan sol yapılar ise büyük oranda hâlâ feodal beylik görüntüsü veriyor. Yani özetle, iki yılın sonunda, bize saldırmaktan başka meselesi olmayan insanların necasetlerini konuşmaktan fazlasını yapmıyoruz. Yani gerçek anlamda bir ders çıkartmamışız. Haliyle insanları diri diri yaksalar da kimsenin kılı kıpırdamıyor. Sadece bir toplum olma vasfını kaybetmemişiz, tehlike anında ölü taklidi yapan kertenkelelere, kafasını kuma gömen deve kuşlarına dönmüşüz.
Bu çıkmaz sokak gibi görünen durumdan çıkış elbette mümkün. Ancak öncelikle bize gerçeği kabullenme olanağı sağlayacak bir özeleştiri sürecini işletmemiz gerekiyor. Yoksa meselesi sadece halka saldırmak olan bir düzeneğe buğzederek nefes harcamaya devam edeceğiz.





Bir Cevap Yazın